Spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Spor etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2011 Perşembe

Yeaaaaaaaaaaaaaaaaah!

5 Nisan 2011 Salı

Novi Sad, Özgürlük Köprüsü & Divac

"Novi Sad’da sabaha karşı bir gece kulübü, yolculuğa Ankara’dan beraber başladığım arkadaşlarım ziyadesiyle içtiği için, biraz da onlara göz kulak olmak amacıyla nispeten daha ayık durumdayım. Organizasyon kartımı sarhoş bir Hırvat’a kaptırmadan önce ayakta durmakta zorlanan biri kartın üzerindeki Türkiye bayrağını görüp, nereden olduğumu soruyor. Ankara’dan geldiğimi söylüyorum, kartın üzerindeki yazıyı da işaret ederek. “Üniversitenin nerede olduğunu değil, asıl olarak nereden olduğunu söyle bana.” diyor. Kendisinin bu şaşırtan ilgisini, onun kafasının fazla güzel olmasına mı yormalıyım yoksa bir Türk’ün orada ne aradığını anlamaya çalışmasına mı ama Konya cevabını vermemle şaşkınlığım başka bir boyuta ulaşıyor. Ağzından hiç düşünmeden çıkan “Kızılyıldız, sizin kıçınızı tekmelemişti.” cümlesi eminim ki bu ülkedeki basketbol bilgisi en üst seviyedeki pek çok kişiye bile pek bir şey ifade etmiyordur. Benim basketbolla olan ilişkimde de önemli bir yeri olan, artık mazide kalmış olan Kombassan Konyaspor 98’de Koraç’ta çeyrek finalde Kızılyıldız’a elenmişti. Grupta liderliği averajla kaybettiği ve deplasmanda mağlup ettiği Verona finalde Kızılyıldız’ı finalde geçip kupayı kaldırmıştı. Benim yarama tuz basan adamın, bunu sarhoşken hatırlayabilmesinden daha inanılmaz olan muhakkak ki bunu bilmesi, hatta öyle bir durumdayken hatırlayabilecek kadar kaç sene öncesine dair belki de çok önemli olmayan bir detayı hatırlayabilmesiydi."

Yukarıda geçen hikaye her ne kadar inanması oldukça zor da olsa benim için çok özel bir deneyim olan Sırbistan yolculuğumun en renkli anıydı belki de. Beş yıl önce sırf yakın bir arkadaşımın ailesinin Karadağ göçmeni olduğu için gidiyor olduğu ve bana “sen de gelsene” demesi üzerine ani bir şekilde, düşünülmeden alınmış bir kararın hayatımdaki pek çok özel anıya sahip olan bir seyahati beraberinde getireceğini düşünmemiştim. Daha önce etraftan oralara giden bile yokken, pek çok seçeneğin arasından niye bunu seçtiğimi bilmeden, kafamda pek çok soru işareti ile gittiğim Sırbistan’dan, oralara gitmeme vesile olan ESTIEM adlı organizasyona katılmamda belki de en büyük pay sahibi olan kişinin vaktinde söylediğinde çok da inanmadığım ama gerçekliğine sonra şahit olduğum “Şu anda Avrupa’nın 25 ülkesinin 66 kentinde kapısını çaldığımda, bana bir kahve ikram edecek dostlarım var.” sözü öğrendiğim pek çok şeyin yanında bana kalan en önemli miras o günlerden.

İlk başta katılacağımız aktivite dolayısıyla Novi Sad’a geçtiğimizde bize karşı nasıl davranacağından biraz kuşkulu olduğumuz ama bizi sıcak bir şekilde karşılarken biraz heyecanlı biraz da endişeli bir yerel toplulukla karşılaştık. Aslında heyecan ve endişenin bir arada olması onların durumunu düşününce gayet anlaşılabilirdi. Önceki yıl organizasyonun genel kurulunda şok edici bir şekilde üyelik talepleri reddedilmişti. Lyon’daki o genel kurulda onların talebinin reddedildiğinin açıklandığı anda oluşan şok sessizliğini izleyince insanların böylesine bir şok tepkisi verdiğine pek az şahit olduğum geliyor hala aklıma. Üyelerin üçte ikisinden negatif oy almak organizasyonun şartları dahilinde rastlanması kolay bir şey değildi. Novi Sadlıların kendi hataları da vardı belki süreçte ama baskın güce sahip Alman üyelerden birine karşı böyle bir durum eminim ki asla gerçekleşmezdi. Daha sonra bunun önemli ölçüde, diğer öğrenci gruplarının Sırbistan’dan gelmesinden kaynaklandığını öğrendim. Belki diğer ambargolar kalkalı çok olmuştu ama sosyal ambargo devam ediyor gibiydi. Haliyle böyle bir sonuç sonrası tekrar girdikleri deneme süresinde kendilerini olabildiğince iyi göstermeye çalışmanın heyecanının yanında baskının yarattığı bir endişe de hakimdi.

Bu kısmen dışlanmışlık durumu, şehirdeki puslu havayla birleşince eksiksiz bir resmi andıran insanlardaki umutsuzluk duygusunun yanında çok da bahsetmeye değer bir şey değil belki de. Bizdeki üniversiteli gençler onların yanında adeta Polyanna kalır. Ülkenin en önemli okullarının en değerli bölümlerinden birinde olmalarına rağmen, Sırbistan sınırları içerisinde iyi bir gelecek beklentisi oldukça az. Konuştuğum pek çok kişinin aklında kapağı bir şekilde Atlantik’in karşı tarafına atmak vardı ki birkaç tanesi de bu emeline ulaştı. Onların bile bu kadar umutsuz olmalarını o coğrafyanın son yirmi yılda uluslar arası alanda neyle gündeme geldiklerini düşününce anlamak mümkün.
Novi Sad, 300 bin civarındaki nüfusuyla ülkenin Belgrad’tan sonraki en büyük şehri olmasının ötesinde ülkenin en gelişmiş bölgesi olan Vojvodina’nın da yönetim merkezi. Gerçekten de anlatıldığı gibi insanları daha hoşgörülü, daha sakin. Mesela Belgrad’ta tanıştığımız, Türk olduğumuzu öğrenen pek çok kişi gibi ilk cümlesi “You ruled us for 500 years.” değil. Buna karşın Belgrad küçük bir İstanbul prototipi gibi, küçük ölçekli bir boğaz olarak harika görüntüsü ile Tuna nehri bile mevcut. Novi Sad’ta çok fazla olmasa da Belgrad’ta caddeler ünlü markaların mağazalarıyla, restoranlarıyla dolu. “mavi” en çok el yakanlardan hatta. Sosyalist rejim sonrası savaş etkilerine rağmen değişimin çok hızlı olduğundan bahsediyor insanlar. Domuz eti yemek istemediğimiz için kısmen güvenebildiğimiz McDonalds’ı ziyaret etmişliğimiz olsa da bundan çok da hoşnut kaldığımı iddia edemem. Mesela, bu etkinin görece çok daha az bulaştığını duyduğum, okuduğum Saraybosna pek çok sebep haricinde sırf bunun için bile gidilecek yerler listemde ilk sıralarda. Tanjevic’in de dediği gibi kendini önce Yugoslav hisseden herkesin belki de öncelikli memleketi olarak görmesi gerektiği yer olarak betimlediği o yer benim için artık çok daha değerli gördüklerimden sonra. Şu anda savaş etkileri de ön planda olsa da, zamanında çok daha geniş bir kitlenin iyi kötü evine ekmek götürebildiği günlere duyduğu özlemi düşününce duruma insanın canı sıkılmıyor değil. Kötü kardeş olarak ün salmalarına karşın Sırplar’ın çok ciddi bir kısmı eski Yugoslavya çatısı altında olmayı tercih eder durumda.
Tümünü YaslaAşırı milliyetçileri bir yana bırakınca Yugoslavya’nın dağılma sürecinde yaşananlardan ve sonrasındaki sonuçlardan hala büyük üzüntü duyuyor insanlar ki çoğunlukla konuştuğum kitlenin yirmilerinde olup, o dönemlere dair çok da bir şey hatırlamadığını da belirteyim. Kendilerini Sırp’tan çok daha fazla Yugoslav olarak tanımlayan bu insanlar, pek çok akraba ve arkadaşlarıyla ayrı kalmış ailelerin bireyleri artık. Once Brothers’taki gibi binlerce hikaye var oralarda. Güçlü ve bir arada bir ülke oldukları günleri, büyüklerinden dinledikleri Tito dönemini özlüyorlar. Üzüntü ne kadar 90’ların başında yaşananlar ve sonrasındaki sonuçları hakkındaki hislerini yansıtmak için belki de en uygun kelimeyse, kızgınlık da 99’daki NATO operasyonunu onların hislerine dair belki de en iyi tanımlayan kelime. Novi Sad, Belgrad’tan sonra en çok hasar gören yerlerden biriydi. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan Tuna üzerindeki üç köprünün tamamı ve petrol rafinerisi başta pek çok kilit önem taşıyan yer bombalanmıştı. Etrafta hala savaşın izleri hemen her yerde görünmekte, o dönem yaşadıkları sıkıntıları aktarmak adına sadece arkadaşım Sloboda’nın söyledikleri bile yeter gibi aslında: “Etraftaki binalar bombalanıyordu ve ben ders çalışmaya çalışıyordum, bu neredeyse bir ay boyunca rutin bir olaydı, hemen yanımızdaki bina bombalandığında anormal bir durum gibi gelmemişti ve fazla tepki vermemiştim hatta.”
Ülke özellikle de ekonomik olarak toparlanma sürecine devam ederken, halkın da morali açısından bazı sosyal olaylarla onlara umut aşılanmaya çalışıyor. Novi Sad’ın sembollerinden biri olan ve bombalanan köprülerin en büyüğü Özgürlük Köprüsü (Liberty Bridge) ateşkesten sonra eskisinden daha da görkemli bir şekilde inşa edilmiş ve tüm Novi Sadlılar için özel bir anlam taşıyor. Avrupa’nın en büyük kalelerinden Petrovaradin’de her yaz büyük bir müzik festivali düzenleniyor ve adı “EXIT”, her türlü olumsuz kavramdan kaçışı simgelemesi için verilmiş bu ad. İnsanların hayatında çok önemli bir yer tutan ve benim de ilgimi özellikle çeken bir başka kavram olması nedeniyle spor, özellikle basketbol pek çok sohbetin konusuydu. Şu sıralar Partizan taraftarı ile daha çok biliniyor olsalar da herkesin ilgisini gördükten sonra en başta anlattığım anı kısmen normalleşiyor. Elime aldığım her iki spor gazetesinde de 2-3 sayfa sadece Adriyatik Ligi’ndeki bütün maçların istatistik tablosunun olduğu bir ülkede doğal olarak Dejan Tomasevic’in serbest atış yüzdesinin nasıl düzeleceği gibi konular hakkında herkesin bir fikri var neredeyse. En temel konu ise tabi ki milli takım. Son iki yıldır işler düzelmiş olsa da o aralar hiç alışık olmadıkları bir durumdaydılar. Artık kimsenin milli takım için oynamak istememesinden dert yanıyorlardı.
Belgrad’a geçtiğimizde şanslıydım ki basketbol federasyonunu da görme şansına sahip oldum. Yolculuğa en başından başlamama sebebi olan arkadaşım, birkaç ay önce Türkiye’deki Kadınlar Avrupa Şampiyonası’nda Sırbistan&Karadağ’ın mihmandarlığını yapmıştı. Kafile sorumlusu federasyon asbaşkanı da ona gelirse mutlaka uğramasını tembihlemişti. Adam bizleri çok sıcak karşıladı ve güzel olduğunu sandığım bir muhabbet başladı. Sanıyordum zira adam İngilizce bilmediği için Sırpça devam eden muhabbete biraz Fransız kaldım, sormak istediğim hiçbir şeyi de soramadım haliyle. Gerçi o anda iki üç katlı, görece ufak, gayet mütevazı federasyon binasına girdiğimden beri ülke basketbolunun tarihinden karelerle dolu duvarlardan kendimi alamamıştı. Sonradan öğrendiğim ve havadan sudan kısmının dışında kalan tek şey, asbaşkanın yazın Japonya’da kimlerin oynayıp oynamayacağını teker teker söylediğiydi. O aralar çıkan haberlerde durumu belirsiz olarak görünen oyuncuların durumunu birkaç ay önce öğrenmiş olduk, adam durum bayağı kötü dediğinde ben çok da inanmamıştım ama dediği çıktı daha sonra. Bense hala duvarlarda gördüklerimle hatırlıyorum bu ziyareti.

O gezi sayesinde kazandığım belki de en değerli dostum olan Mladen’le sohbetlerimiz sonrasında sporun ülkedeki konumunu daha iyi anlama şansı buldum. Ortalama bir sporsever Sırp gibi pek çok spora ilgi duyan biri Mladen, hatta dünya tatlısı kız arkadaşı Maja da onun gibi, açıkçası kıskanılmayacak gibi değil. Partizan-Kızılyıldız olayına hiç bulaşmamış, Novi Sad’ın takımlarını destekleyen, bunun yanında Ermal Kuqo’da da gördüğümüz gibi Balkanlarda oldukça popüler bir takım olan AC Milan’ın sıkı bir destekçisi ama hepsinden de öte milli takımların pek çok daldaki iddiası onu tatmin etmeye yetiyor. Tanışmamızdan bir yıl sonra Novi Sad’a tekrar gittiğimde bütün bir haftayı toplantılarla geçirdiğimizde fırsat bulamadığım soruları birkaç ay sonra bizim yaptığımız bir organizasyon için Ankara’ya geldiğinde sorabildim ancak. Aslında o gelmeden iki gün önce olan Beşiktaş-Porto maçına da gitme planımız vardı ama Q7’yi daha sonra tekrar Dolmabahçe’ye getiren o gün statta olamadığımız için sınav takvimime de hala öfkeliyim. Zira Westfalen’e ayak bastığı gün Borussia Dortmund’a 90+’da galibiyet getirmiş o ayaklar, benzerini bizim için de yapabilirdi belki. Gerçi kendisini Beşiktaş taraftarı yapmakla iyi mi yaptım kötü mü ben de bilmiyorum, ne gerek vardı onun da canını sıkmaya. Son şampiyonluğu Maja ile o Vojvodina’da rahatça kutlarken, Ankara’da gittiğimiz her yerden bizi uzaklaştıran polisler sayesinde Mladen’i kıskanmak için bir nedene de sahip olduğumuz gece dışında ona da pek faydamız olmadı zira. Sohbetimize nasıl girmiştik hatırlamıyorum ama konu hemen Novak Djokovic’e geldi. O zamanlar ATP sıralamasında üçüncü sıraya çıkan Nole’nin çıkışını anlatırken, ülkedeki bütün gazetelerin, televizyonların, dergilerin odağının bir anda odağı haline geldiğinden bahsetti. Tenis yakın bir tarihe kadar Dünya’nın en iyileri arasında oldukları pek çok alandan biri değilken ve en iyi oldukları alanlarda işler eskisi gibi değilken, Djoker’in bu kadar popüler olmasına şaşmamalı aslında. O aralar çok yakın bir tarihte hem Federer’i hem de Nadal’ı mağlup ederek Montreal’de şampiyon olmuştu, o zaman durumun ne olduğunu sorduğumda ise elini kaldırabileceği en yüksek noktaya kaldırarak “God!” dedi. Üç ay sonra Djokovic Avustralya’da ilk Grand Slam’ini kazandıktan sonra neler olduğunu düşünemiyorum bile. Şu aralar 1 numara olma yolunda ilerliyorken herhalde parti kurup, Belgrad 1.Bölge’den de aday olsa başbakanlığı alır gibi geliyor. Bunun dışında, spor kültürü bize göre pek çok açıdan gelişmiş bir yer olsa da yerel kahramanlar onlar için de çok önemli, birkaç yıldır Nemanja Vidic etkisiyle herkes Manchester United’lı olmuş mesela bir dönem herkesin Sacramento Kings’li olduğu gibi.

Basketbol milli takımlarının o günkü durumuna gelince konu, ister istemez eski kadrolarını saymaya başlıyor. Eskiden ne kadar üstün olduklarını ne kadar üst seviyede oyuncuya sahip olduklarından bahsediyor. Pek çok Sırp gibi onun da aklından acaba Yugoslavya dağılmamış olsaydı, Barcelona’da Dream Team’e karşı koyabilirler miydi sorusu zaman zaman geçiyor. O dönemki durumda özellikle olgunlaşmadan NBA’e giden pek çok oyuncunun milli takıma karşı kayıtsız kalmasına karşı tepkiliydi ama önceki Avrupa Şampiyonası’nda şampiyonluk bekledikleri takımın Novi Sad’tan Belgrad’a geçemeyişi sonrasındaki tepkinin yanında bunun da çok anlamı yok. Zeljko Obradovic, oyuncuları için birbirlerinden nefret ediyorlar, her gece dışarıdalar demişti. Bir gece gittiğimiz mekanda önceki yıl organizasyonda gönüllü olarak çalışan arkadaşlar, özellikle Vladimir Radmanovic ve Marko Jaric’in her gece orada olduğunu söylemişlerdi. Radmanovic’in kısa bir süre sonra Lakers’a gelişini öğrendiğim an aklıma ilk bu geldi ve ellerim yüzümdeydi. Gerçi, özellikle oraya gelen hanımlara verdiğimiz notlar ortalamada dokuzun bile bayağı üzerinde olduğu için onları suçlamak da zor geliyor bana. Marko Jaric’in Adriana Lima öncesi özellikle İtalya günlerinde yaptığı CV’sinin şu anki eşinden geri kalmayacak isimlerle dolu olduğunu düşününce ona hak versem de Radmanovic hıyarı sırf yancı olarak ne çıkarsam kar mantığı gütmüş gibi geliyor bana. Geyiği bir tarafa bırakırsak asıl sorun eskisi gibi oyuncu yetiştirme kaynaklarının bulunmayışı. Hala belki de Avrupa’daki bir numaralı üretim yeri olsa da Sırbistan’da değişen rejim sonrası altyapılar, eskisi gibi bir devlet desteği olmayınca büyük zarar görmüş. Tanjevic’in Avrupa’nın en elit koçlarından biri olduğu dönemde ailesini geçindirecek bir iş bulamaması nedeniyle İtalya macerasının başlaması ve geçenlerde Nikola Vujcic’in bir röportajında bahsettiği gibi antrenörlerin başka işlerde çalışmaları şu an o coğrafyadaki durumun bir nevi en dramatik örnekleri. Mladen’e hala Hırvatistan’ı basketbolda yenmek mi en büyük zevk diye sorduğumda ise, artık Fransa’yı voleybolda yenmenin daha ilgi çekici olduğunu Hırvatları zaten her zaman yendiklerini söylüyor. Sinan Erdem’deki son kapışmalarında bile turnuvadaki en iyi oyunlarını oynayan Hırvatistan’ın en kötü basketbolunu oynayan Sırbistan’ı geçememesi rekabet kavramının ne durumda olduğunu gösteriyor. Tartışmalı kazandıkları kupaları sorduğumda ise bir yanda gülerken kıvırmayı da ihmal etmiyor. Belki ortadaki birkaç pozisyonda bizim lehimize çıkmış olabilir bazı düdükler ama biz hep çok iyi bir takımdık diyor. 11 Eylül gecesi Mladen’e sataşmak içimden geçmedi değil ama duruma en makul yaklaşacak adamlardan biri bile bunu diyorsa, Kerem Tunçeri’nin ayağı ya da Ömer Aşık’a yapılan faul gibi durumlara aşırı takmalarını anlamak mümkün. Dinime küfreden Müslüman olsa lafının Sırpçasını Belgrad’a göndersek, hala Ömer Aşık, hala Kerem Tunçeri diyecekler yıllar sonra bile ama Ivkovic’i maçtan sonra ağlayan demeçler verirken izlemenin keyfini de ben yıllar sonra bile yaşayacağım.
Yerel kahraman konusunda ise bu kadar çok olası isme rağmen, bir kişi herkesten ayrılıyor: Vlade Divac. Ben ünlü Lakers-Kings serisinde bile karşı tarafta yer almama rağmen kızmaktan çok hayran kalmışımdır kendisine. O yaşta bir oyuncunun Shaq’in en iyi dönemlerinde başa çıkabilmek için etik dışı şeyler bolca olsa da kendini bu kadar iyi hazırlayıp, bu kadar akıllı oynamasından müthiş etkilenmiştim. Aynı adam Atlanta 96’da Dream Team 3’e karşı beş faulle oyun dışında kalana kadar karşı koyup, takımını oyunun içinde tutacak kadar vazgeçmeyen, daha sonra da farklı örneklerini pek çok kez gösterdiği gibi kazanmak için her şeyi yapan çok özel bir adam. 11 Eylül gecesi onun maç sonunda etrafa boş gözlerle bakarkenki fotoğrafı benim de içimi acıtmıştır biraz. Ülkesine olan bağlılığı onu insanların gözünde bu kadar özel yaparken, Hırvatlarca pek sevilmeyen bir figür olması da onun istemediği bir şekilde belki de her kesim için ortak bir değer haline getirmiş. Özellikle ABD’de de tanınan biri olarak sürekli ülkesini tanıtmaya çalışması, yeri geldiğinde NATO operasyonu gibi konularda vatandaşlarının durumunu dile getirip, onların sesini duyurmak için çaba gösteren, milli takım, Partizan ne zaman ihtiyaç duysa yardıma koşan ve sürekli hayır işlerinde aktif görev alan mütevazı bir adam olarak onun bu statüsüne şaşmamalı. Bodiroga’dan sonra da tekrar Divac gibi birinin gelip milli takımı ateşlemesini bekliyorlar. Zeljko Obradovic gibi pek çok önemli basketbol insanın yetiştiği Cacak doğumlu bir akrabasından bahsediyordu bir arkadaşım, belki o bizi kurtarır diyordu biraz da esprili bir şekilde. (Bu arada bahsettiği kişi birkaç ay sonra İzmir’de başımıza iş açan Tadija Dragicevic’ten başkası değildi.) Özellikle Brkic cinayeti sonrası, basketbolu tekrar eski günlerine döndürmek için 2001 ve 2002’deki turnuvalara çok önem vermişlerdi, istediklerini klasik(!) yoldan da olsa almayı başarmışlardı, 2005’e de ev sahibi olurken akıllarında bu vardı ama sonuç çok büyük hayal kırıklığı oldu bu sefer.

Basketbol milli takımları bu insanların en büyük gurur kaynağı belki de. O takımın başarısı ve oyuncuların uluslar arası alanda daha fazla tanınması haklarındaki pek çok önyargıyı yıkmak için bir araç onların gözünde ayrıca. Bu kadar önyargı da siyasilerin mahvettiği şeylerin acısını çeken pek çok masum insanın yazının başında anlattığım gibi dışlanmalara götürecek sonuçlar çıkarabiliyor ortaya. Haklarındaki önyargıları da kanıksamışlar bir yandan da. Hatta artık iyi bir arkadaşım olan o dönem yerel grubun da başkanı olan Sasha, buraya özel bir önyargım olmadığını söyleyince çok şaşırmıştı. Neredeyse Türkiye kadar dışarıdan bilinmeyen bir yer ve kötü imaj konusunda da ondan geri kalmıyor Sırbistan. Bana en başta pek inanmasa da hakkında tonla önyargı bulunan bir ülkenin tonla önyargı bulunan bir şehrinde büyüdüğümü belirtmem onu ikna etmeme yetti. Ya da her yemeğin içinde domuz eti var mı diye sorduğumuz için bizden bıkıp konuyu kısa kesmiş de olabilir.
2009’da Slovenlerin topluca “Allahım Neydi Günahım” kasedini (tabi ki Tatlıses olanı) tekrar tozlu raflardan çıkarmasını sağlayan, Teodosic’in insanlık dışı oynadığı yarı final maçının ardından Mladen’le konuştuğumda onun mutluluğunu görüp sevinmemek benim için mümkün değildi. Kaybettikleri o çok önemli şeye tekrar kavuştuklarını hissediyordu, oradaki güzel insanlar için belki de en büyük mutluluk kaynağını. O insanları tanıdığımdan beri benim de kalbimin bir parçası hep onlarla artık.

1 Mart 2011 Salı

There's Only ONE Ryan Giggs


Çelski maçı gündemde ama önemli bir olayı da atlamamak lazım. Yarın, Ryan Giggs'in Manchester United formasıyla çıktığı ilk maçın 20. yıl dönümü. Onun şerefine Guardian'dan Daniel Taylor onunla konuşmuş, ayrıca en güzel 10 golünü de listelemişler. Bu keyifli söyleşideki şu eğlenceli hikayeyi okuyunca da yerlere yattım(Hem kendi basketbol oynadığım zamanlardan yaşadığım bir olay hem de Sergen'in araba hikayesi geldi direk gözümün önüne.).

Ferguson, he says, is a "lot more mellow these days, a lot less scary than when I was 13," though Giggs has lost count of the number of times his eyebrows have been singed by the "Hairdryer". One of his favourite stories remembers how, a few weeks after his debut, Steve Bruce and Robson told him that now he was established as a first-team player he should ask Ferguson if he qualified for a club car. An emboldened Giggs duly knocked on the manager's door. "He went absolutely nuts," he recalls. It was only later that the teenager realised he had been set up.


Okudukça bir daha böylesini göremeyeceğim bir futbolcu olmasaydı gene onu bu kadar çok severdim, tekrar anladım. Futbolu bıraktığı gün blog ekibi olarak ya kendimizi Boğaz Köprüsü'nden atacağız ya da Taksim'de bir yere zincirleyeceğiz zira aşkımız her geçen gün büyüyor. Kariyerinden rakamlar da aşağıda:

0 Kırmızı Kart (!)

1 Sezonun en güzel golü, 1999 Federasyon Kupası yarı finalinde Arsenal'e karşı attığı o unutulmaz galibiyet golü ile

1 PFA Yılın Futbolcusu Ödülü, 2008-09 (36 yaşındayken)

1 2007'de futbola yaptığı hizmetlerden dolayı OBE nişanı

1 Salford Üniversitesi'nden futbola yaptığı katkı ve gelişmekte olan ülkeler için gerçekleştirdiği hayır işlerinden dolayı fahri doktora ünvanı

2 UEFA Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, 1999 ve 2008

2 PFA Yılın Genç Oyuncusu Ödülü

3 BBC Yılın Spor Şahsiyeti Ödülü, iki tanesi BBC Galler'den olmak üzere

4 Federasyon Kupası, 1994, 1996, 1999, 2004

4 Lig Kupası, 1992, 2006, 2009, 2010

9 PFA Yılın Takımı

11 İngiltere Ligi şampiyonluğu, rekor

11 Art arda gol attığı Şampiyonlar Ligi sezonları, rekor

12 Galler formasıyla attığı goller

19 Premier League kurulduğundan beri her sezon gol atabilen tek futbolcu

22 Salford, "the Freedom of the City" onuruna layık görülen 22. kişi

64 Galler formasıyla çıktığı milli maçlar

158 Manchester United adına kaydettiği goller

605 Lig maçı, Bobby Charlton'ın rekorundan 1 eksik

862 Manchester United formasıyla çıktığı maçlar, kulüp tarihinin en yükseği


Guardian 10 tane seçse de, biz 11 numaranın 11 golüyle bitirelim.


http://www.youtube.com/watch?v=p934hi4s0oI

Fotoğraflar:
Guardian

28 Şubat 2011 Pazartesi

Ajax, Naziler, Giovanni Rosso...


Ajax, Hollandalılar ve Savaş- II.Dünya Savaşı'nda Avrupa'da Futbol (Ajax, The Dutch, The War: Football in Europe During the Second World War) arka kapağına bakıp, ilk bölümlerini okuyunca Simon Kuper herhalde ünlü olduktan sonra kendi toplumu için bir şeyler yapma amacıyla ama içerik olarak da çok da ilgi çekici olmayan bir kitap yazmaya kalkmış düşüncesindeydim. Ama daha sonraki aşamada kitap Futbol Asla Sadece Futbol Değildir'in (Football Against Enemy) devamı havasına büründü gözümde.


Hollandalılar'ın savaş sırasındaki yaklaşımlarına eleştiriler eserin temelini oluştursa da pek çok ilgi çekici anekdot ve hikayeyi barındırıyor içinde. Benim gibi özellikle spor başta hayatının her alanda ufak detaylara, anekdotlara çok takılıp onların üzerine düşünmeyi seven biriyseniz oldukça ilgi çekici. Zaten ilerleyen bölümler iyiden iyiye Kuper'i ünlü yapan kitabın bir devamı gibi adeta. Oscar Heisserer gibi adamlarla yapılan sohbetler ve ortaya çıkan pek çok hikaye oldukça değerli. Gene, futbolun hayatla ilişkisinin ve gücünün savaş dönemi üzerinden aktarımı bugün bile ampul kafalar nasıl %47 oy alıyoru anlayamayan halktan uzak insanlara bile Maslow'un ihtiyaç hiyerarşisi gibi durumu aktarabilecek güzel ayrıntılar sunuyor. Hiçbir şey için olmasa dahi içerikten öte yapım aşamasında verdiği emeğin hakettiği saygı dahi yeterli okumak için ki Futbol Asla Sadece Futbol Değildir'in kanımca hala en etkileyici unsuru, onun oluşumu sürecinde verilen emek, çekilen zorluklardır. Zaman zaman fena saçmalasa da Simon Kuper, bir kez daha benim yüksek beklentilerimi aşıyor kısaca.

Aslında kitabı alalı çok uzun süre olmuştu ama kısmet geçen haftayaymış okumak. Daha kapsamlı bir şekilde içindeki güzel anekdotları paylaşmak gibi bir niyetim vardı ama hem bu postun yazımını daha fazla sündürmemek hem de o keyfi okuma niyetinde olanlara aktarmak için işin o tarafına girmeyeceğim. Kitabın yazarı kadar ilgimi çeken unsurlarından birisi olan Hollanda'nın hem ülke hem de futbol kültürü ile ilgili çok güzel şeyler var. Okudukça, Hollanda'da geçirdiğim bir haftanın neredeyse tamamını toplantılarla (kalanını da bira tüketerek tabi ki) ve bu renkli ülkenin en sönük yerlerinden olan Eindhoven'da geçirdiğime tekrar üzüldüm; her ne kadar bana sabah akşam tatlı dışında pek bir şey yedirmeseler ve Venlo sınırındaki memurun beni haybeye bekleterek trenimi kaçırtmasına sinir olsam da.


Mesih sarı fare Cruyff'un Ajax'a gelişi ile bir futbol devinin nasıl ortaya çıktığı, Hollanda'daki futbol rekabeti, Ajax-Yahudi ilişkisi hatta Maradona'nın gençken nasıl Rotterdam kapılarından döndüğü ve tarihin akışının nasıl değiştiğine dair pek çok hikaye okunası... Benim en çok ilgimi çekenlerden biri zamanında Futbol Mundial'de İtalyan isimli bir Hırvat'ın İsrail'de ne işi var girişi ile aktarılan Giovanni Rosso'nun Maccabi Haifa'sının Ajax ile 99'daki eşleşmesinden söz edilmesiydi. Daha önceden de konu hakkında bir şeyler okumuş olsam da daha fazla detaya sahip olmak güzeldi. O programdan birkaç hafta sonra Rosso, Dolmabahçe'de kabus gibi geçen maçta gol atmış, uzatmalardaki Ahmet Dursun'un golü rövaşta gol çıkmayınca yetmemiş ve Maccabi Haifa tur atlamıştı. İsraillilerin milli takımlarından bile belki daha fazla değer verdiği Ajax taraftarlarınca alkışlanmaları dışında İstanbul'da aynı şekilde alkışlanmalarının aktarılması Beşiktaş'ın ismini gördüğümde beni gülümsetti. Valencia'da ise gamalı haç ile karşılaşmışlar bu arada.


Klişelerin ve şehir efsanelerinin sadece bize ait olmadığını ise gerçeğin aksine Hollandalıları saf iyi (kitaptaki tabiri ile goed) görüp onların kötü (foet) olacağına inanmayan İsraillileri harika bir şekilde anlatan şu alıntı ile bitireyim(s.254).

"Belki Anghel bana neden İsraillilerin Hollandalıların savaşta iyi davrandığını açıklayabilir. Anghel moronmuşum gibi yüzüme bakıyor. Hollandalılar savaşta iyiydi de ondan diyor. Evet, Alman işgalinin başlangıcında Yahudileri ihmal etmişler, ama sonra değişmişler. Okulda böyle öğrenmiş.

'Ne zaman değişmişler?' diye soruyorum.
Anghel tam olarak bilmiyor.
'Şubat Grevi mi?' diye dürtüyorum.

Yalnızca Hollandalıların iyi olduğunu biliyor. Anghel, İsraillilerin öbür ülkelerden pek fazla birşey beklemediğini anlamam gerektiğini söylüyor. Avrupa'nın büyük bölümü Soykırım'ı bütün gücüyle destekledi. Kısa süre önce gittiği Kosova'da, bir Arnavut SS birimi Almanlarla birlikte evden eve gezerek Yahudi ailelerini gösteriyormuş. Yahudileri toplarken Almanlara Hollandalıların da yardım ettiğini söylüyorum. Sözlerimin etkisi olmuyor.

İsrailliler bir açıdan haklılar: Hollandalılar savaşta iyi idi. Ama II.Dünya Savaşı'nda değil, 1973'teki savaşta. Araplar Yom Kippur'da İsrail'i işgal ettiği ve ülke ölüm-kalım savaşı verdiği zaman yalnıca ABD ve Hollanda koşulsuz destek verdi. Araplar petrol boykotuyla öç aldılar, Hollanda'da 'otomobilsiz Pazar' yaşandı. Hollanda başbakanı işe bisikletle giderken kameraya alındı. Bu, Hollanda başbakanlarının zaten genellikle işe bisikletle gittiğini bilmeyen İsrailliler üzerinde büyük etki yarattı."

Bir de keşke alttaki İngilizce yayında kullanılan kapak kullanılsaymış burada da. Bayıldım.

9 Aralık 2010 Perşembe

Saras, El-Amin, Rubio


Fenerbahçe'nin Euroleague maçları benim için ilgi çekici hikayeler barındırmaya devam ediyor. Önceki hafta Saras'ın geri dönüşü ve El-Amin'i izlemek maç öncesi yeterince heyecan vericiydi. Bu haftanın menüsünde de Ricky Rubio'yu canlı izlemek var ki hem kendisi hem de o ne durumda olursa olsun müthiş heyecan verici bir olay bu benim açımdan (Derken maçtan önceki gün itibariyle oluşan bir durumdan dolayı maça gidemiyorum, oh shit denir ancak buna). Bunun sebebi de onun oyunculuğundan öte 8 Ocak 2008'de tanık olduğum o muazzam performanstan geliyor. O maça geçmeden önce Saras hakkında da iki kelam laf etmemek olmaz.

Hala içten içe kızgınımdır Jasikevicius'a, onun gibi çok özel birini beş senedir adam gibi izlemekten mahkumuz neredeyse. PAO ile belki tekrar Euroleague şampiyonluğu yaşadı falan ama onun değerinin gerçekten bilindiği bir yere gitmedi. Aynısını NBA'e giderken de yaşamıştı, onun rekabetçi ruhuna uygun, o zaman için başarıya daha yakın bir takım seçti kendine pek uygun olmasa da... Sonrası malum, onu kenarda her gördüğümde ben de bir of çektim derinden. Panathinaikos kararı bu kadar zamandır oynamayan bir oyuncu için kötüydü özellikle. Ona zirve yaptırmış bir coach ve oyun sistemini seçmedi ki yeşilleri Avrupa şampiyonu yapan adam olmasına rağmen ona hiç uygun olmayan bu ortamda ne yaptığını sorguladım sadece. Gerçi kendi içinde de yeterince karışıklığa her zaman açık, hatta ona zirve yaptıran coach Pini Gershon'un "Benim Jasikevicius'a ihtiyacım yok çünkü elimde Lynn Greer var." dediği bir ortama gitmemek de kendi içinde çok kötü sayılmayabilir başka bir açıdan bakınca. Onun Yunanistan serüvenine dair isteyenler şu leziz yazıya da bir göz atabilirler bu arada.

Kimilerine göre Euroleague'de binbir türlü sorunla uğraşan Cibona'dan sonraki en kötü takıma gitti birkaç hafta önce Saras, profesyonel kariyerine başladığı yere, en önemlisi de ondan yararlanmayı bilecek ve ona ihtiyaç duyan bir yere. Hiç hazır olmadan ve ligin en etkili dış savunmalarından birine karşı adam gibi süre aldığı ilk maçında yaptıklarından sonra o kaybettiğimiz yıllara tekrar yandım. Cemal Nalga'yı Petravicius'un gelişmiş modeli gibi gösteren bir adama ne denir ki? Iron Maiden'ın şaheserlerinden Wasted Years bile ne yazık ki bu noktada benim ihtiyaçlarıma cevap vermiyor. Rytas'a umut götürse de Saras, Top 16 için umutlar fazla değil ve sonraki aşamada başka bir takımla anlaşabileceğinden bahsediliyor eğer Rytas elenirse. Fazla vakti kalmamışken, onu seyredebildiğimiz her dakika önemli bir nimet artık, kıymetini bilecek bir yere gitmesini isterim Jasi'nin. Hepsinden önemlisi de Eurobasket öncesi kendini hazır tutsun istiyorum, oynaması lazım ülkesinde, en azından milli takıma güzel bir veda için. Zaten manitadan da ayrıldı, oynamaması için böylece benim gözümde tatminkar bir sebep de kalmadı. Yoksa tescilli dünya güzeli bir eşin varken, gelip üç ay kamp yapacaksın, sonra FIBA'nın keyfi düdükleriyle yolun kesilecek falan, ne işim var kanka ben de gelmem hani...


Rytas izlemek Saras kadar El-Amin'i izlemek için de bir şanstı. 2000'lerin ilk yarısındaki Beşiktaş'ın basketbolda baş kaldıran tavrının simgesidir herşeyden önce bu adam ki top oynayışına ayrıca hastasıyız zaten. Bu topraklarda aslında takımı oynatma özelliği bana göre kesinlikle skorerliğinin önünde de olsa atıcı guard olarak benimsenmiştir ki Telekom'daki anlatılmaz izlenir E-Sunt sistemi ile (tribute to Herr Pekdoğru) bunu çok anlamsız bulmasam da Beşiktaş'ta onu biraz olsun takip edenlerin benle aynı görüşü paylaşacağını düşünüyorum. Telekom döneminin zirve maçında da bulunmuş olmak ise unutamayacağım harika bir anı olarak kalacak bende. Herhangi bir ademoğlunun hayat enerjisini sömürebilecek akademik hayatımın en psikopat döneminin finallerinin ortasında gittiğim maçın beklentilerimi fazlasıyla karşılayabilmesinden nasıl bir maç yaşandığını tezahür edebilirsiniz sanırım. El Amin'in boş geçtiği ikinci yarıda attığı 33 sayı açıklanabilir bir şey değil. Tek başına o sezon ACB'yi de kazansa, Euroleague oynasa Final Four da yapsa sürpriz olmayacak, Kral Kupası'nı kazanmış, Avrupa'nın pek çok önemli takımını yirmilere yatırarak mağlup etmiş bir takımı nasıl darmadağın ettiğini görmek cidden paha biçilmezdi. Badalona'nın o sezon Avrupa'da kaybettiği tek maçtır ayrıca. O maça dair kafamdaki en unutulmaz an ise Barton'la Lavina'nın El-Amin'in bir basketinden sonra topu oyuna sokma sırasında birbirlerine biraz sinir, biraz şaşkınlık ama en çok da çaresizlik içindeki bakışlarıdır.

Batuhan, ilk maçında 90+5'de galibiyet golünü getirince sevinçten kendimden geçmiştim. Yalnız sevincim galibiyete değildi pek, daha çok Batuhan'ın çok önemli bir oyuncu olacağına inanmıştım o gün. Bazı özel isimler, mucizevi şeyleri yapabilecek şekilde yaratılırlar sanki, kariyerlerinin ilk parlama noktalarında da böyle özel şeylerin olduğu çoktur, o günkü sevincimin asıl sebebi de bu biraz batıl inanç tarzı yaklaşımımdı. (Batuhan'ın sonrasında geldiği konumu açıklayan en mantıklı komplo teorisi bana göre kendisinin o dönemler Gürkan Efendi'nin en sevdiği topçular shortlist'ine girmesidir.) Ricky Rubio da bu isimlerden biri sanki. İsmini ilk kez duyurduğu Avrupa Yıldızlar Şampiyonası'nda iki kez triple-double, bir kez de quadruple-double yapan, bununla da yetinmeyip final maçında 51 sayı, 24 ribaund, 12 asist, 7 top çalma ile oynayan ama daha da acayibi son saniyede orta sahadan maçı uzatmaya götüren basketi atan çocuktur o. O seviyede müthiş istatistikler yapanlar Enes Kanter ve Kosta Koufos örneklerinde de olduğu gibi genellikle pota altında oynayan kocaoğlanlardır. Bu sefer ise oyun kuruculuk meziyetleri diğer özelliklerinden çok daha fazla ilgi çeken bir oyuncunun olması büyük bir heyecan duymak için ziyadesiyle yeterliydi.



Son birkaç ay kendisi için pek iyi gitmese de ben hala çok büyük bir oyuncu olacağını düşünüyorum onun. Raul Lopez ilk çıktığında bile oyun kurucu pozisyonunda çok güçlü olacağı düşünülen İspanya'da onu geçeceği öngörülen Estudiantes'in fazla spektaküler çocuğu "İspanyol Çikolata" Sergio Rodriguez'den sonra ondan da üstün birinin ufukta görülmesiyle, bu kadar kısa sürede bu kadar çok muazzam guard'ın çıktığı bir yer olarak İspanya'nın basketbol tanrılarınca kutsanmış yer olduğunu düşünmememiz mümkün değildi. Sonrası ne olur orası ayrı bir konu ama geçen sezon adeta kusursuzluğu tanımlayan Barcelona'nın onun düşüşü sonrası geldiği durum bile onun değeri için bir gösterge.

8 Ocak 2008 akşamı salona finalden çıkıp uçarak gitmeye çalışmıştım, Badalona bench'inin arkasında oturup Rubio'nun tüm hareketlerini takip etmekti kafamdaki tek şey. Bir daha canlı izleme şansına erişip erişmeyeceğimin belirsiz olduğu özel bir adamı izlemek kadar kenara gelince nasıl high-five yaptığından (Murat Murathanoğlu'na rep bu arada, onun aksanıyla düşünün burada.), molada tahtaya çizileni nasıl takip ettiğine kadar her detay ilgi çekiciydi benim açımdan ki zaten bir spor seyircisi olarak özellikle de basketbolda sahada sürekli detayları kovalayan, bunlar üzerine düşünmekten ayrı bir zevk alan biri olarak onun konumu ilgimi biraz daha artırıyordu sadece. Ersan İlyasova'yı ilk kez izlediğimdekine benzer şeyler vardı aklımda öncelikle, Ulus'ta metro durağından çıkarken. Bilet baskısı yapan Ankaragüçlüler'e karşı bir daha sanırım hiç o günkü kadar umursamaz olmadım, o derece maçın heyecanı vardı bende. Salona girmemle beraber maç öncesi planlarımın patladığının farkına vardım, Telekom çevre okullardan topladığı veletleri oturmayı planladığım yere tıkıştırmış, yanlarında kadın öğretmenler de var, oraya sızmak mümkün değil. ULEB'in sitesinde görünen 2000 kişilik seyirci rakamına bile yetecek kadar çocuğun maç öncesi yaptığı gürültü sanırım öngörülmüş bir rakibi yıpratma planıydı ama daha çok onların dışında salona gelenleri bayıltmada başarılıydı. İstediğim yere oturmak mümkün olmayınca tam karşıya oturayım dedim, karşıdan izleyelim bu çocuğu. Şans da bu ki stretching'de tam önümüze denk geldi Rubio. Millet ısınırken, adam kenarda bacağına birşeyler sardırıyor falan, önce tırstık adam sakat mı acaba diye. Charlotte Bobcats'in sanırım Türkiye'deki tek temsilcisi Burak Davran'la haftalar öncesinde konuşmaya başladığımız maçın, sınavının saatiyle çakışması sonucu gelemeyişiyle o akşam, ahı tuttu adamın dedim içimden. Sonra suratındaki rahatlığı ve kendine güveni gördüm, rahatladım. İki dakika sonra da çıktı o da şut atmaya zaten. Şut atarken bacaklarının yerden ayrılmak bir yana fazla hareket etmemesi dış şutu ile ilgili defosunun sebebini açıklıyordu bir bakıma, çok çalışarak bile şutunu geliştirmesinin çok kolay olmayabileceğini söyledi maça beraber gittiğim arkadaşım ki yıldızlarda Ülker'de oynamış, Zaza Pachulia'nın gelişi sonrası basketbol kariyeri bitmiş biridir. Devre arasında bu maç bitti abi deyip, Tavacı Recep'e kaçtığı için hissettiği pişmanlıksa sanırın bir ömür boyu silinmeyecek. Neyse maç başladı ve 20 dakika boyunca salonda herkesin ağzı açık izleyeceği resital başladı. Eğer Ertem Şener maçı anlatıyor olsaydı, Ronaldinho'yu Rooney'i falan Erdem Türetken'i anlatıyor gibi anlattığını düşünürdünüz muhtemelen. Gerçi hala yıldız milli takımla Avrupa şampiyonluğunu nasıl yaşadığını çözemediğim, savunmayı boşver yeeeaaa, hızlı hücum yapalım, göze hoş gelen basketbol bu diye kafa ütüleyen Levent Topsakal'ın yorumculuğu da muhtemelen fazla aratmamıştır Ertem Şener'i.

Sahada olduğu ve olmadığı dakikalarda takımının oyunu bu kadar fark eden az adam bulunur ama böyle bir oyun zekasını ve saha görüşünü hayatım boyunca görmedim kesinlikle. Herşeyin bu kadar farkında, savunmanın yapabileceği hamleleri onun gibi düşünüp, tüm ihtimalleri değerlendiren, en iyi kararı alan ve tüm bunları saniyeden kısa bir sürede yapan birine tanık olmadım henüz. Gözler her saniye fıldır fıldır, yaptığınız en ufak bir hatayı bile anında cezalandırıyor. Daha da önemlisi o hataya sizi o kadar kolay zorlayabiliyor ki hayretler içinde kalıyorsunuz. O gün maçın gidişatını El-Amin'den çok onun faul problemine girmesi belirledi, özellikle El-Amin'in sazı eline almasıyla birlikte, o da dördüncü faulünü alıp kenara gelirken havluyu fırlattığı anda maçın nasıl sonuçlanacağına dair bir fikir sahibi olmuştuk. Sonrası ise yukarıda anlattığım hikaye... Bambaşka bir adam bu Ricky, Jasikevicius'ın bıraktığı noktada devralması gereken, herşeyden de öte büyük işler başarması gerektiğine inandıracak kadar özel, bir an önce düzelmesini çok istiyorum bu çocuğun bu yüzden de. Vamos Ricky!!!


14 Ağustos 2010 Cumartesi

Züpper Lig Başlarken


- Ligden pek bir beklentim yok, zaten Beşiktaş'tan daha fazla ne kadar soğuyabilirim bilmiyorum ama takımın alacağı sonuçlar zerre umrumda değil. Temennim, Rıdvan, İsmail, Necip gibi adamların çok şans bulması, bir de Nihat, Bobo gibi sevdiğim adamların güzel performanslarını izleme şansım olursa yeter bana. Toraman'ın stoper oynamaması Beşiktaş adına en büyük transfer olur ama Herr Schuster'in bunu algılaması bayağı vakit alacak gibi.

- Trabzon'un Liverpool'la eşleşmesine üzüldüm, Onur Kıvrak'ın Europa League'de grupları görüp, tecrübesini artırmasını isterdim en çok. Şenol Güneş ise beni cidden şaşırtıyor. Seul öncesi hiç beğenmezdim ama oradan geldiğinden beri güzel işler yapıyor, bir antrenörün kariyerinde bu noktadayken kendine bir şeyler katması takdir edilesi. Gutierrez'in de fena adam olmadığını düşünüyordum, Bursa'ya attığı gollerin hepsinde iyi topçu emareleri var. Hala çözemiyorum nasıl Umut Bulut'la Burak Yılmaz bu adamdan daha fazla şans buldu geçen sene, ne olursa olsun. Burak Yılmaz'dan daha fazla Umut Bulut kanser sebebidir, beceriksizliğinden öte bencilliğiyle. 61.Yurtta geçirdiğim üniversite hayatımın bitmesine sevinme sebeplerimden biri böyle bir sezonda etrafımdaki Trabzonlu arkadaşların yaşayacağı yüksek gerilime şahit olmayacak olmamdır.

- Bursaspor, Kupa 2'de olsa iyi iş çıkarabilirdi ama Şampiyonlar Ligi'nin orada Ertuğrul Sağlam varken XXL gelmemesi çok düşük ihtimal. Neden adam gibi adam dendiğini çözemediğim bir hoca olup, gözler Bursaspor'un üzerindeyken, gelecek ilk eleştiride tüm takımı değiştirip, her şeyi batırabilecek bir karakterdir kendisi. Ha bir de bu Survivor Ertan öyle kıl bir tip çıktı ki, Levent Kızıl'dan çok bu herif Bursaspor'u itici hale getiriyor benim gözümde. Gene de son iki yaz boyunca azımsanmayacak vakit geçirdiğim bir şehirde her yerde o şehrin takımının formasını giyen insanları görmenin hoş olduğunu söyleyeyim-şampiyon olmadan önce de-, Sivas olamaz öyle bir yer.

- Bank Asya'dan gelen üç takımdan da memnunum. Buca'nın gelişine ise ayrıca sevindim. İzmir takımlarını sevmem ama bu takıma biraz da İzmir'den dışlanmış yapısı ve adam akıllı yapılmış hamlelerle geldiği noktadan ötürü sempati duyuyorum. Ama ilgim çok eskiye dayanır aslında, 15 sene önce 1.Lig'e terfi maçları Konya'daydı ve ilk maç da Buca'nınkiydi. açık mavi-sarı formaları hoşuma gitmişti, maç boyunca onları tutmuştum ama 3-0 yenildiler. Kırmızı kafalı bir 10 numara vardı, iyi topçuydu, zaten İlhan Cavcav aldı o maçtan sonra galiba. Bu akşam maçlarını keşke kendi statlarında oynayabilselerdi, en kısa zamanda o şirin semt atmosferine dönmelerini umuyorum. Bülent Uygun'a rağmen başarılı olurlar inşallah.


- Süper Lig'e hemen hemen kimsenin çıkmasını istememesinden dolayı ekstra ekstra memnuniyet duyduğum geri dönüşü yapan Konyaspor, benim için en önemli mevzu. Memleketimizin takımı ve tarihi beklentilerin biraz arttığı her noktada yaşadığı hayal kırıklıklarıyla o şehri seven herkesi gayet iyi yansıtıyor. Pek akıllı yönetim görmüş bir kulüp değildir ama çok adam alınmış olsa da az para harcayıp, önce borçları ödeyip düzlüğe çıkmak gibi bir hedefin benimsenmiş olmasından dolayı iyi sonuçların gelmesi beni normalden daha fazla mutlu edecek.

- Ziya Doğan'ın sürekli bir yerden başka bir yere atlayan yapısından hiç hazzetmiyorum ama Trabzon'la ilk döneminde yaptığı güzel işler de aklımda bir yerdedir hep. Takım 7 ön liberolu oynasa da sert bir takım olacak muhtemelen, ben de öyle oynayan takımları hep sevmişimdir. (Sonunda Ayman da geldi ayrıca.) Mourinho olunca, şakşakşak, Ziya Doğan olunca voooooooooorrrrrrrrrrrr-Hınca stayla-, olmaz ki... Asıl sıkıntı ise Diyarbakır'dan bir ton adam alınmış olmasında, biri Diyarbakırspor'un bizim oradaki en sevilen takım olmadığını hocaya anlatmalı! Pazartesi ise istediğim tarzda bir açılış olabilir, Bursa'ya ters gelmeye gayet müsaitiz, sistem kuponlarında 0-2 çifte şansa yer verilebilir.

- Geçen sezon play-offlarda çok eğlendim açıkçası. Hem sevmediğim iki İzmir takımını, hem de Uzan döneminde bizi bolca MHK katliamına uğratmış Adanaspor'u alt etmiş olmak güzel. Karşıyaka maçı ise bambaşkaydı, ikinci devreyi bizim yarı sahada oynayıp pozisyon bulamayan KSK'nın olayı tribünde Gürkan'ın da bulunmasıydı. Bize kazandırdığı o maç dolayısıyla kendisine dokunanı yakarım, hayat boyu fedaisiyim artık. Ama Allahı var Alim Karasu'nun dediği kadar var adam, Fener'in Türkiye Kupası reçetesi belli, final maçında Gürkan'ı rakip tribüne yollamak. Bu da sonuç vermezse zaten onlar da kessin umudu.

Made of Özbekistan

Özbekistan'dan son dönemde yaptığımız iki spor ithalatı da harika sonuç verdi. İşin ilginç yanı ise bunlar pek işlenmemiş, daha çok hammadde konumundaydı. Bunun genel olarak pek çok federasyonun başvurduğu devşirme sporcu politikasından farklı olması da işin bir başka ilginç yönü. Sporcu karakterinde pek çok benzerlik bulunan Ersan ve Marsel'in temel fundamental eğitimlerini aldıkları, gelişimlerini hızlandırdıkları önemli birer atlet haline geldikleri yerin Türkiye olmasından dolayı "Made in" değil de "Made of" kıvamındaki isimlerden parkede top koşturanı bu yazıdaki konu.

Ersan İlyasova altyapıda oynadığı dönemlerde küçültme mevzuları, devşirme olaylarıyla gündeme geldi daha çok malum. Hatta gençler şampiyonasında Ülker'i şampiyon yaptıktan sonra bence anlamsız bir şekilde bir de yıldızlarda oynatılınca basketbolumuzun sahte etik merkezi Efes Pilsen tarafından, final maçında neredeyse ikiye katlanmak pek hazmedilemediğinden olsa gerek madalya törenine çıkmamak gibi durumlar söz konusu olmuştu; Efes'in bahanesi de doğal olarak kendisi hakkındaki küçültme iddialarıydı. Zamanında yeterince lafı geçmiş olan işin bu tarafına girmeyeceğim ama vaad ettiği potansiyel, yaşı ne kadar küçültülmüş olursa olsun, heyecanlandırıcı olmaması mümkün olmayacak kadar büyüktü.


Piyasaya çıktığı yıldaki (2003) gençler şampiyonasının bizim memlekette olması önemli bir şanstır benim açımdan. Okuldan itinayla kaçarak şampiyonanın yapıldığı salonlara atıyorduk kendimizi arkadaşlarla. Takım olarak daha sonra Yeşimspor bünyesinde toplanan Makospor turnuvanın açık ara yıldızı, muazzam oynuyorlar, onları seyretmek büyük zevk ama onlarla final oynamasını istediğimiz Ersan'ın mücadelesi en çok merak ettiğimiz şey. Benim için Kablo TV'nin en önemli karakterlerinden biri olan Olay TV'nin cumartesi sabahları TV8'deki Nejat Sayman'a karşı en büyük rakibi olan Cem Çağal var Mako'nun başında. Çok kafa kıyak adam cidden, İsmail Beleş'ten sonra bench arkasında oturanlara stand-up gösterisi vaadinde önemli bir alternatif. Daha sonra eğitim CD'leri falan da çıkmıştı yanlış hatırlamıyorsam, para verip alınası ürünlerdir benim açımdan.

Ersan'ı ilk görüşümüz Tokat maçı, ilk periyodu 40-4, maç sonucu da 160-40 civarı bir skor olan maça damgasını vuran hareket ısınmada gelmişti. Sağ dipten potaya doğru giden, kendisine tribünden edilen Türkçe lafları muhtemelen anlamadığı için tepki göstermeyen 7 numara, havaya yükselince topu bacak arasından ters yönden geçirdikten sonra 180 derece dönerek yaptığı ters smaç belki tarif edilebilir ama bunu çocuk oyuncağı gibi gösterecek kadar rahat yapıyor oluşunu anlatmak mümkün değil benim açımdan. O esnada kız arkadaşına rapor verdiği için o anı kaçıran arkadaşın ilişkiyi bitirmek için artık bahaneye ihtiyacı yoktu, gayet anlaşılır bir sebebi vardı.

Buna benzer spektaküler hareketleri şampiyona boyunca maçlarda da çokca yaptı ama çok daha etkileyici olan yanı takımının ona her ihtiyaç duyduğu anda ortaya çıkış şekliydi. Çok fazla silaha sahip olmasının yanında bu silahları optimum şekilde kullanabilmesi sahip olduğu yeteneklerden daha ilgi çekiciydi. Bir an için boş kaldığında mesafe tanımaksızın soktuğu şutlarını en son çare olarak kullanan, boyunun yanında uzun kollarının da etkisiyle zaman zaman fink atarcasına rahat olduğu üç saniye koridoruna girmeyi öncelik edinirken pozisyonu nerede zorlayıp nerede zorlamayacağını bilen, Avrupa basketbolu için yeteneklerin ötesinde mental olarak da ciddi bir süperstar adayı olduğunu gösteriyordu. Özellikle final maçında Şentürk biraderlerden Soner olanının sürüklediği müthiş yürekli bir Daçka takımına karşı Oğuz Savaş'ın, Caner Topaloğlu'nun, Yunus Çankaya'nın geri adım attığı o dakikalarda tek başına ona karşı yapılabilecek her şeyi yapan savunmaya karşı oynadığı oyun hayatımda gördüğüm en harika maç kazandıran performanslardan biriydi, Kobe'yi kıskandıracak kadar muazzamdı. Bir de şunu belirteyim, pek enteresan gelmeyecek olsa da Semih Erden'in o günden bugüne faulleri belki %10 daha iyi atması dışında gösterdiği hiçbir gelişme yok.

Potansiyeli yaş tartışmalarını benim açımdan geri plana atacak kadar büyüktü, o haliyle . İsmet Badem'in hakkında "kim bulmuşsa bulmuş, yeni Fucka bu, fazla kurcalamayın" mealindeki yazısı da o dönemki tartışmalarda kanımca en efsanevi açılımlardan biri olmuştur. Muhtemelen oynayabilse kazanılacak U16 Avrupa şampiyonluğu ve Albert Schweitzer Turnuvası'ndaki hem takımın hem de onun bireysel performansı ile de iyice değeri artan bir adam haline gelmişken potansiyelden performansa dönüşme sancıları başladı. En kötüsü de yaşadığı sakatlıklar onun oyun tarzını bozdu. NBA'e erken kaçışın da etkisiyle bire bir oynama merakı artmış, şutlarıyla var olan bir adam çıktı karşımıza. Zaman içinde ta o zamanlardan acaba üst seviyede 3 numara oynayacak bir fizik ve çabukluğa sahip olacak mı soruları negatif yanıt buldu ve onun çok özel olduğu kısa forvet pozisyonundan alıkoydu onu şartlar üstelik.

Hala çok değerli ve milli takımın en önemli ismi bana göre ama çok daha farklı olmasını umduğunuz bir adamın şu anki halini her gördüğümde içimde bir burukluk oluyor artık. Yetenekten öte kafa yapısı, Özbekistan'dan geldiğinde çok hamken Alaaddin Yakan'ın özel çabası ile günde 9-10 saat antrenman yaparak 9 ayda o hale geldiğini gördüğüm adamın daha fazlasını yapabileceğinden çok umutluyken şu anki görüntüsü cidden içimi acıtıyor ama bu konudaki tek isim de o değil.

Ertesi sene de yıldızlar şampiyonası geldi ayağımıza. ÖSS yakın olduğundan sık uğrayamasak da Barış Hersek'in de Ersan kadar ilgi çekici olduğunu görmek heyecan vericiydi. Kendisi ile ilgili ilk hatırladıklarım Hidayet modeli oyuncu yetiştirmenin trending topic olduğu zamanlarda küçüklerde Türkiye şampiyonluğunu takıma kazandırıp, MVP olurken 2 metreye yakın boyuyla guard oynadığı için hakkında "Next Hedo" geyikleri dönmeye başlamıştı. Bir yıl önce de gençler turnuvasına yıldız takımı ile katılmayı başarmış Efes Pilsen'de artık Hidayet'in 5 nolu formasını giymeye başlamış, forma rengine göre değişen aksesuarları ile de Hidayet'ten kopyalayabileceği ne varsa görünürde almış olması dikkatimi çekmişti.

O görüntü Barış'ın geleceğine dair pek umut vermese de bana, ertesi yıl sahada gördüklerimden çok etkilenmiştim. Efes Pilsen vasat bir takıma benziyordu ama onları sırtında taşıyan gerçek bir yıldızları vardı. Yarı finalde Ülker ve finalde de Daçka'ya karşı oynadığı oyunun hakkı bir MVP ödülüne sahip oldu. Zaman içinde Hidayet'ten beklediğimiz ama onun yapmadığı herşeyi yapan harika bir 3 no ile karşı karşıyaydık. Fiziksel avantajını harika kullanıp, bütün mismatch'leri akıllıca değerlendiren, saha görüşü üst seviyede, saha içi tercihleri çok başarılı ve mental olarak çok güçlü bir oyuncu görüntüsü vermişti. Çok temiz bir şuta, harika bir post-up becerisine ve pas yeteneğine sahipti. Bunları öylesine dengeli kullanıyordu ki sahada resmen büyülemişti beni. Ersan'dan sonra onu da o yaşında böyle muazzamken, potansiyelinin farkındayken gördüğüm için çok şanslı hissediyordum kendimi. Jasikevicius'u Trabzon'da seyredenlerin yaşadığı ayrıcalığa sahip olduğumu düşünüyordum. Daha sonra milli takımdayken de tüm rakip antrenörlerin ona karşı ne tür önlemler aldıklarını okuduklarımda daha da keyiflenmiştim. Beklediğim gibi takımını harika taşıyan bir yıldız oyuncu olacağından şüphem kalmamıştı adeta.

Sonrasında ise Ersan'ın geldiği noktayı dahi mumla aratan biri var karşımızda, Ersan'daki burukluk burada ağır bir hayal kırıklığına bırakıyor yerini. Açıkçası bu ikilinin zaman içinde geldiği noktayı görünce bu topraklardan uluslararası seviyede zirve sporcuların çıkacağına inanmak pek kolay değil benim açımdan.

24 Haziran 2010 Perşembe

John Isner vs Nicolas Mahut Vol.II

Foto: Alastair Grant/AP

Foto: Oli Scarff/Getty Images

Foto: Paul Childs/Action Images

Yukarıdaki kareler düne ait. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi gelse de 70-68'le skor tabelasında Isner, pek çok kişiye göre de iki tenisçinin birlikte kazandığı tarihi maç bugün sona erdi.

Resimler guardian.co.uk'den

23 Haziran 2010 Çarşamba

Bill Russell

Foto: Dick Raphael/NBAE via Getty Images


Game 7, 1969 NBA Finals. The Lakers have lost six NBA Finals to the Boston Celtics, but for the first time in the history of the rivalry the L.A. guys have home-court advantage. Game 7 is being played in the Forum.

Lakers owner Jack Kent Cooke is so sure that his team is finally going to win a title that he orders the rafters filled with balloons. As soon as the Lakers win, Cooke wants the balloons released as his pep band plays “Happy Days Are Here Again.”

Celtics player/coach Bill Russell walks into the Forum before the game, looks up in the rafters and says, “Those balloons are gonna stay up there a hell of a long time.”

To this day, Jerry West remains furious over Cooke’s blunder. The owner had ceded the emotional edge to Russell and his Celtics, who promptly sealed the Lakers in their private hell despite West’s furious effort with 42 points, 13 rebounds and 12 assists.

Roland Lazenby

Goodbye My Lover, Goodbye My Friend

Basketbolla ilgilenen bir Beşiktaş taraftarı olarak son yıllarda takımınızı takip etmek ziyadesiyle can sıkıcıyken ilişkinizi koparmamak için kendinize bahaneler arıyorsunuz. Geçtiğimiz sezon bunlardan benim için en kayda değer olanı Engin Atsür'dü. Öncesinde de Beşiktaşlı olduğunu duyduğum için benim açımdan oldukça heyecan vericiydi onu Beşiktaş forması ile görmek. Basketbolcu olarak kendisine dair farklı görüşler mevcut olabilir ama karakter olarak herkesin takımında görmek isteyeceği biridir. Yönetiminizin işin finans yönünden çok kulübünüzün kimliğini zedelediği bir yerde böyle bir oyuncuyu takımınızda görmek daha da değerli hale geliyor.

Karakterden kastım sadece işine bakan biri olması ötesinde sahada herşeyini veren ama öncelikle kafasını kullanan biri olması. Dört yıl önce milli takım için Japonya'daki hoş sürprizlerden biri olmuştu Engin. Üst üste koyunca yarım oyun kurucu bile etmeyen adamlara rağmen dakika almadığı ilk iki maçtan sonra devrenin bitmesine yakın oyuna girdiği Brezilya maçında önce şu anda ACB'nin en önemli oyun kurucularından biri olan Huertas'a karşı yarı sahaya yakın bir noktada çok agresif bir savunma yapmaya çalışmış ve geçilmişti. Daha sonra hücum süresinin bitmesine az bir süre kala Ender Arslan'ınkilerden bile daha anlamsız görünen bir penetre yaptıktan sonra topu dışarı atmıştı. Normal şartlarda bu iki pozisyondan sonra, kendisinin heyecanlı ve acemi bir genç olduğunu düşünürsünüz. Gerçekten de o atmosferde böyle olmasını yadırgamayacağınız bir oyuncunun bunun dışında bir profil çizme ihtimali çok düşüktür. Engin Atsür'ü özel yapan da bu düşük ihtimali gerçeğe çeviren oyun zekası ve genlerindeki Almanlığın da etkisiyle sahip olduğu soğukkanlılığı. İlk pozisyonda geçildiği Huertas'ı maçın devamında top kaybına zorlayan, rakibinin zayıf noktasını görüp, onu sinirlendirerek oyundan düşüren ondan başkası değildi. Keza rakip savunmanın istediğini yapıyor gibi görünüp pota altına uzunların üstüne gider görünürken sol dipte boş olan arkadaşının boş olduğunu görüp, arkadaşı çizilen sete göre normalde olması gereken yerde olup, son saniyede anlamsız bir şekilde konumunu değiştirmese, ona boş bir şut atma fırsatını sağlayacak pası atan da. Turnuva genelindeki performansı ile ümit vaad ettiği kesindi, özellikle de Slovenya maçının son dakikalarındaki üçlükleriyle o günün unutulmayacak adamları arasına girmişti. Zor maçları ve zor dakikaları oynama becerisi zaten Wolfpack günlerinde de sıkça dile getirilen bir konuydu ama bunun gerçek olduğunu görmek de en az bundan ekmek yemek kadar güzeldi.

Fazla dakika alamadığı iki profesyonel sezonundan sonra saha içi organizasyonu zayıf, saha dışı organizasyonu ise rezalet olan bir takımda sürekli farklı roller üstlenirken zaman zaman zorlansa da bunların hep üstesinden gelen biri oldu. Belki yetenekleri üst seviyede değil ama üstün oyun zekası ile Avrupa'nın zirve takımlarında iyi bir rol oyuncusu olması her zaman mümkün. Akatlar'dan ayrılıp kafasının rahat olacağı bir yere gitmesini onun hayrı için ben de istiyordum ama bu kadar sevdiğiniz bir oyuncunun ezeli rakibinize gittiğini görünce üzülmemek elde değil. Galatasaray'la anlaşamadığına dair haberler çıktığından bir umut demiştim ama Fenerbahçe ile anlaştığını okuyunca, kulübünüzün kuyusunu bu kadar istikrarlı bir biçimde kazmayı beceren yöneticileriniz olduğu için sinirlenmemek elde değil. Yolu açık olsun...

You have been the one, you have been the one for me.

20 Haziran 2010 Pazar

Prince of the Queensbridge

Ron Artest'in uzun vadede şampiyonluk hedefi olan bir takım için çok güvenilir bir oyuncu olmadığı aşikar. Buna karşın, sahada istatistiklere fazla yansımayan katkısını gözlemlemek için onun konsantre olduğu bir maçtaki savunmasını izlemek gerekir. Kafasını verebildiği vakit kesinlikle çok başka bir oyuncu. İstatistiklere yansımıyor demişiz de +40 ile final serisinin +/- istatistiğindeki en iyi ismi oldu bu arada. Yukarıdaki resimdeki "çocuklar gibi şen" halini görebilmek paha biçilmez. Maçtan sonra reklamını yaptığı son single için de şuradan buyrun.

Maçtan sonraki basın topantısını hala seyretmemiş olan varsa, o da ayrıca efsane kategorisini girdi bile.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Şok! Şampiyon Caja Laboral!

Barcelona'nın futbol takımının geçtiğimiz sezonki görüntüsü bu sezon basketbol takımındaydı. Kral Kupası'nı, Euroleague'i rahat kazanan takım sahasında kaybettiği iki maçtan sonra deplasmanda da uzatmada 79-78'lik skorla kaybedince şampiyonluk Caja Laboral'e gitti. Bu sezon tüm sporlar içinde yaşanan en büyük sürpriz belki de.

15 Haziran 2010 Salı

Ergin Ataman Nereye?

Erman Kunter, Cholet ile Fransa şampiyonluğunu kazanarak uzun süredir elinde bulunan en saygın faal Türk coach konumunu iyice sağlamlaştırdı. Geniş açıdan değerlendirdiğim zaman benim de en beğendiğim Türk coach kendisidir ancak en çok heyecanlandıransa başka bir isim…
1996-97 sezonu, ilk head coaching sezonu aynı zamanda kendisinin. O zamana kadar kayda değer bir başarısı olmayan bir başkent takımı vasat kadrosuyla Koraç şampiyonu, Final-Four’un en önemli adaylarından biri olan Efes’e kan kusturuyor. Ankara’daki maçta Efes Pilsen’in maçın başında yediği 17-2’lik seri herkesi şoka uğratıyor. Kontrol basketbolunun belki de son noktası olan Efes Pilsen’i bir daha hiç görmeyeceğim şekilde dağılmış, kontrolü kaybetmiş duruma sokan o takım bunun sinyallerini sezon başında verirken, o gün de uzatmada kaybetmişti. Bir süre lider de götürdüğü sezonda kısıtlı kadrosuyla şampiyonluğa gücü yetmese de o takımın finale ulaşması dahi müthiş bir başarı. Ama en önemlisi o günden beri bu ligde sürekli belli bir iddia sahibi olmayı başarmış bir Türk Telekom var artık.

1999-2000, Karşıyaka sezona 6’da 6 ile girerken önce potansiyelinin farkına varmakta gecikmese Selanik’te Panathinaikos’un yerine Avrupa şampiyonu olabilecek Tofaş’ı ve Final-Four oynayan Efes’i yenerken oynadığı basketbolla ciddi bir şampiyonluk favorisi olduğunu gösteriyor. Hatta, birbirinden ayrılmaz denilen Efes Pilsen-Aydın Örs birlikteliğine bile son veriyor. Ertesi hafta, ligin favorilerinden Ülker’i farklı mağlup eden Karşıyaka’da taraftarlar sevinemiyorlar bu sefer. Çünkü, Ataman o akşamdan itibaren İstanbul’un yollarına düşecek. Ataman’ın gözyaşları ve tribündeki duygusal anlarla birlikte bu toprakların spora dair gördüğü en güzel hikayelerden biri yaşanmıştır o gün İzmir’de. Eğer Ataman İzmir’de kalsaydı, Karşıyaka neler yapardı sorusu ise hala akıllardadır…

Sezonun devamı ise bambaşka bir sınav vaat ediyor. Kendi muhafazakar yapısı içinde oldukça radikal değişiklikler yapmış Efes Pilsen sıra dışı bir takım haline geliyor bir anda. İlk maçta fark yediği Caja San Fernando’yu dağıtan takım, ertesi hafta İtalya’da namağlup lider, Avrupa’da da şampiyonluk için favorilerden Fortitudo’yu 36 sayılık farkla geçerken sürklase etmek kavramına farklı bir yaklaşım getiriyor adeta. Sezon sonunda yıllardır arzuladığı Final-Four’a ulaşan Efes, adeta deplasmanda oynadığı yarı finalde, sezonun başından beri en büyük favori olarak gösterilen Panathinaikos’a fazla diş gösteremese de maça dair aklımda kalan noktalardan biri de genç antrenörün maçtan sonra “Çok üzgünüz, çok genç bir takımız, özür dileriz.” derkenki halidir, sonuçtan daha can acıtıcıdır belki de.

2001-02, o zamana kadar adı pek duyulmamış bir takım İtalya’da harika işlere imza atıyor. İtalya Kupası’nı Euroleague şampiyonu Messina’nın Kinder Bologna’sına son topta kaybederken, Saporta’yı kazanıyorlar. Altı yıl önce asistan coach olarak yaşadığı bu sevinçte bu sefer baş aktör. Tribündeki yeşil beyaz ay yıldızlı posterler bu noktalara alışık olmayan taraftarların Türk coacha duyduğu şükranın göstergesi. Ertesi sezon, Euroleague’de Siena mucizevi(!) 63 sayılık Buducnost galibiyeti sonrası elenmenin kıyısından dönüp, tam bir İtalyan takımına yakışır şekilde Final-Four’a ulaşmaya başarırken bu seferki yarı final mağlubiyeti üç sene öncesinden çok daha can acıtıcıydı. Müthiş bir hücum takımı olan Messina’nın Benetton’ına kabus gibi bir başlangıcın ardından 19 sayılık farkı kapatıp öne geçen Siena’da bu fantastik geri dönüşün bedeli maç sonunda hali kalmayan vücutlar ve basit hatalarla elden uçup giden bir final oluyordu. Siena’ya bıraktığı en önemli miras ise şüphesiz ki Ankara’daki gibi farklı bir çehre kazandırdığı kulüptür. Siena bugün İtalya’da şampiyonluklara ambargo koyan, Euroleague’in saygın ekipleri arasında yer alan bir ekip haline geldiyse onun etkisinin ciddi bir payı vardır.

Ergin Ataman’ın son iki sezondaki performansını açıklayacak en uygun kelime “felaket” olur sanırım. Dev bütçelerin karşılığında alınan sonuç, Efes Pilsen tarihinin Euroleague’deki en kötü iki sezonundan ibaret. Bunlardan daha da beteri ise pek çok kişinin gözünde sahip olduğu başarısız ve kötü bir coach imajı. Peki gerçek Ergin Ataman profili bu mu? Bu soruya cevap vermeden önce, onun kariyerine bir göz atmakta fayda var.

Fazla iz bırakmadığı Ülker ve Fortitudo’nun ardından geldiği takım onun da kariyerini ayağa kaldırması için önemli bir şanstı zira ne Efes’ten ne de Siena’dan ayrılışı tercih etmeyeceği bie şekilde olmuştu. Yine Türk Telekom, Karşıyaka ve Siena gibi bir orta sıra ekibi, bu onun en başarılı olduğu model. Bu yapıda onu başarılı kılan unsurlardan biri takıma ciddi bir itici güç kazandıracak bir taraftarın varlığı ise diğeri de kariyerindeki tüm takımlarda yaptığı gibi yönetimleri daha fazla yatırıma ikna edebilmiş olasıdır. Beşiktaş’ta da sadece hedefin küçülmediği aynı zamanda taraftarın da küstürüldüğü bir sezondan sonra harika işler yaptı, ne yazık ki tek eksiği bu sezonun meyvelerini alacağı maçlardaki kötü performans buna engel oldu.

Peki nasıl oldu da kendisi tekrar çıkışa geçmişken ve yetiştiği kulüp olan Efes Pilsen de onun gibi çıkış ararken, ortaya çıkan sonuç büyük bir hayal kırıklığından ibaret oldu sadece. Temel olduğunu düşündüğüm sebep Ergin Ataman’ın basketbol anlayışının ta kendisidir aslında. Ataman, sistem basketbolunun bir temsilcisi, yani doğal olarak daha riskli bir tercih özünde. Sisteminizin içindeki her unsurdan iyi verim alarak bir sinerji oluşturamadığınız vakit elinizdeki kadrodan alacağınız performansın verim alamadığınız bireylerin eksiliğinden çok daha azı olması muhtemel bir sonuç. Bu yüzden de sistemi hem bütünsel hem de parçalar bazında çok iyi tasarlamanız gerekiyor. Ergin Ataman, daha önce bunu yapabileceğini gösterdiği için özel bir coach’tu ancak bu iki sene zarfında ortaya çıkan negatif görüntü ne yazık ki sadece saha içinde olanlardan ibaret değil ki yazının sonunda bunlara da değineceğiz.

Yazının başına dönelim, Ergin Ataman niye heyecan verici bir teknik adamdır? Öncelikli olarak onun yolunu çizen sistem basketbolu tercihi olmakla birlikte o uyguladığı sistemlerde de oyunun hücum yönüne bambaşka bir ağırlık vermiş, onu asıl farklı kılan unsur da bu olmuştur. Karşıyaka’da pivot tercihini Mirko Milicevic’ten yana kullanırken ribaundlardan feragat ederek takımın hücum seviyesini yukarı çekmek olarak açıklamıştır ki hızlı hücumun ön planda olduğu bir takım için yaptığı bu riskli tercih sonunda zaman onu haklı çıkarmıştır. Sezonun devamını getirdiği Efes’te ise kadroyu kendisinin planlamamış olmamasının da ötesinde kurulan kadronun onun felsefesine pek de yatkın olmayan biri tarafından kurulduğunu göz önünde bulundurunca, o takımın Euroleague gibi bir seviyede sezonunun geri kalanında, hücum süresinin 30 saniye olduğu zamanlarda 80 sayı ortalamasını geçmiş olması dahi o Efes Pilsen’in nasıl muazzam bir hücum takımı olduğunu anlatmaya yetmez. Keza yönetiminin sürekli baltaladığı Beşiktaş’ın da 2000 yılının Tofaş’ından beri Türk basketbolunun gördüğü en komple takım olması da onun planladığı hücum organizasyonunun neticesinde gelmiştir. Efes Pilsen’e maç vermeden şampiyon olan Ülker’de sezonun devamında ayarlamaları iyi yapan Murat Özyer kadar onun da payının olduğunun kanıtı Murat Özyer’in kendi kurduğu Galatasaray ve Türk Telekom’un oynadığı vasat basketboldur kanımca. Ülkedeki en iyi coachların genellikle “cin” kategorisinde sayılabilecek isimlerin olması ve daha kolay oturtulabilecek savunma anlayışlarının çoğunlukla rağbet gördüğü, sabretmenin çokça anlamsız bulunduğu bu topraklarda kalıpların dışına çıkan bir anlayıştı onunki. Sistem basketbolu böyle bir şey, riski yüksekse getirisi de yüksek.

Gel gelelim kariyerine dair önemli anekdotlardan biri Avrupa’nın en elit coachlarından biri için aday noktasına ulaşmış olmasına rağmen yukarıya doğru bir adım atmak yerine gerilemiş olmasıdır. Bundaki en önemli sebeplerden biri oyuncularıyla iyi ilişkiler kurmaktaki sıkıntısı muhakkak, özellikle de zor oyuncuları idare etme konusundaki başarısızlığı. İlk Efes dönemindeki sistemin en kilit dişlisi Mulaomerovic’i sezon içinde göndermeyi istemiştir mesela. Mula, belki Dünya’nın en iyi takım oyuncusu değildi ama ertesi sezon da devam ettiğine göre o kadar kolay vazgeçilecek de bir oyuncu da değildi demek ki. Bu sezon Rakocevic’le kenarda birbirlerine girecek kadar ileriye giden sürtüşme de kariyerindeki istisnalardan biri olmasa gerek. Bir başka nokta da şüphesiz ki sezon sonlarını iyi getirmekteki başarısızlığıdır. Saporta’yı alan takım kimilerinin şampiyonluk favorisiyken daha play-offta ilk turda maç bile almadan elenmesi, sezonu lider bitiren Beşiktaş’ın vasat Türk Telekom’a elenmesi ve favoriyken ULEB Cup çeyrek finalinde Galatasaray’a elenmesi özgeçmişinde hiç de iyi durmayan bölümlerden bazıları.

Son iki sezonki felaket ise iyi işlemeyen bir sistemle açıklanamaz elbette. En vahimi de ilk Efes döneminde sonunu hazırlayan şişkin kadro hatasına tekrar düşerken, eksikliği çok hissedilen pozisyonların bulunabilmesidir elbette. Ama asıl kötü olan şeyler sürekli şikayet eden, daha önceki takımı şu anki takımı karşısında 2 sene önce Türkiye Kupası’nda hakem katliamına uğrarken ve takımına karşı hakemlerin yıllardır süren hoşgörüsü mevcutken konuyu sürekli federasyon başkanıyla olan ilişkisine getiren, saha kenarındaki sürekli gergin görüntüsüydü herhalde. Bu süreçte kimseyi tatmin etmeyen açıklamalarıyla doping olayının üstesinden gelemeyen kulübünün de git gide antipatik hale geliyor oluşunun da payı yadsınamaz elbette.

Fatih Terim tarzı iddialı ama daha çok rakibi motive eden demeçleri, Ülker’de habire yeni bir oyuncu transfer edilirken kadrodaki eksikliklerden yakınan tavrı, hatta Ülker’den ayrılmasına sebep olan bir dönemki çalkantılı özel hayatı vesaire, vesaire… Ergin Ataman’a dair bulunabilecek pek çok negatif nokta var ama hala eldeki en önemli coach potansiyeli bence kendisi Türk basketbolu adına. Birkaç sene önceki Türk milli takımı kadrosunda maç içi hamle yapma becerisi olan Tanjevic’in yanında takımın hücumunu kurgulayan beyin olarak o yer alsaydı nasıl olurdu diye düşünürüm hala. Artısıyla eksisiyle önemli bir isimdir, her şeyden önce de sıradaki takımını doğru seçerek, yaptığı hatalardan ders almış olarak bunu kanıtlayarak, umarım…