7 Nisan 2011 Perşembe
5 Nisan 2011 Salı
Novi Sad, Özgürlük Köprüsü & Divac


Aşırı milliyetçileri bir yana bırakınca Yugoslavya’nın dağılma sürecinde yaşananlardan ve sonrasındaki sonuçlardan hala büyük üzüntü duyuyor insanlar ki çoğunlukla konuştuğum kitlenin yirmilerinde olup, o dönemlere dair çok da bir şey hatırlamadığını da belirteyim. Kendilerini Sırp’tan çok daha fazla Yugoslav olarak tanımlayan bu insanlar, pek çok akraba ve arkadaşlarıyla ayrı kalmış ailelerin bireyleri artık. Once Brothers’taki gibi binlerce hikaye var oralarda. Güçlü ve bir arada bir ülke oldukları günleri, büyüklerinden dinledikleri Tito dönemini özlüyorlar. Üzüntü ne kadar 90’ların başında yaşananlar ve sonrasındaki sonuçları hakkındaki hislerini yansıtmak için belki de en uygun kelimeyse, kızgınlık da 99’daki NATO operasyonunu onların hislerine dair belki de en iyi tanımlayan kelime. Novi Sad, Belgrad’tan sonra en çok hasar gören yerlerden biriydi. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan Tuna üzerindeki üç köprünün tamamı ve petrol rafinerisi başta pek çok kilit önem taşıyan yer bombalanmıştı. Etrafta hala savaşın izleri hemen her yerde görünmekte, o dönem yaşadıkları sıkıntıları aktarmak adına sadece arkadaşım Sloboda’nın söyledikleri bile yeter gibi aslında: “Etraftaki binalar bombalanıyordu ve ben ders çalışmaya çalışıyordum, bu neredeyse bir ay boyunca rutin bir olaydı, hemen yanımızdaki bina bombalandığında anormal bir durum gibi gelmemişti ve fazla tepki vermemiştim hatta.”




1 Mart 2011 Salı
There's Only ONE Ryan Giggs


0 Kırmızı Kart (!)
1 Sezonun en güzel golü, 1999 Federasyon Kupası yarı finalinde Arsenal'e karşı attığı o unutulmaz galibiyet golü ile
1 PFA Yılın Futbolcusu Ödülü, 2008-09 (36 yaşındayken)
1 2007'de futbola yaptığı hizmetlerden dolayı OBE nişanı
1 Salford Üniversitesi'nden futbola yaptığı katkı ve gelişmekte olan ülkeler için gerçekleştirdiği hayır işlerinden dolayı fahri doktora ünvanı
2 UEFA Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu, 1999 ve 2008
2 PFA Yılın Genç Oyuncusu Ödülü
3 BBC Yılın Spor Şahsiyeti Ödülü, iki tanesi BBC Galler'den olmak üzere
4 Federasyon Kupası, 1994, 1996, 1999, 2004
4 Lig Kupası, 1992, 2006, 2009, 2010
9 PFA Yılın Takımı
11 İngiltere Ligi şampiyonluğu, rekor
11 Art arda gol attığı Şampiyonlar Ligi sezonları, rekor
12 Galler formasıyla attığı goller
19 Premier League kurulduğundan beri her sezon gol atabilen tek futbolcu
22 Salford, "the Freedom of the City" onuruna layık görülen 22. kişi
64 Galler formasıyla çıktığı milli maçlar
158 Manchester United adına kaydettiği goller
605 Lig maçı, Bobby Charlton'ın rekorundan 1 eksik
862 Manchester United formasıyla çıktığı maçlar, kulüp tarihinin en yükseği
Fotoğraflar: Guardian
28 Şubat 2011 Pazartesi
Ajax, Naziler, Giovanni Rosso...


Aslında kitabı alalı çok uzun süre olmuştu ama kısmet geçen haftayaymış okumak. Daha kapsamlı bir şekilde içindeki güzel anekdotları paylaşmak gibi bir niyetim vardı ama hem bu postun yazımını daha fazla sündürmemek hem de o keyfi okuma niyetinde olanlara aktarmak için işin o tarafına girmeyeceğim. Kitabın yazarı kadar ilgimi çeken unsurlarından birisi olan Hollanda'nın hem ülke hem de futbol kültürü ile ilgili çok güzel şeyler var. Okudukça, Hollanda'da geçirdiğim bir haftanın neredeyse tamamını toplantılarla (kalanını da bira tüketerek tabi ki) ve bu renkli ülkenin en sönük yerlerinden olan Eindhoven'da geçirdiğime tekrar üzüldüm; her ne kadar bana sabah akşam tatlı dışında pek bir şey yedirmeseler ve Venlo sınırındaki memurun beni haybeye bekleterek trenimi kaçırtmasına sinir olsam da.

Mesih sarı fare Cruyff'un Ajax'a gelişi ile bir futbol devinin nasıl ortaya çıktığı, Hollanda'daki futbol rekabeti, Ajax-Yahudi ilişkisi hatta Maradona'nın gençken nasıl Rotterdam kapılarından döndüğü ve tarihin akışının nasıl değiştiğine dair pek çok hikaye okunası... Benim en çok ilgimi çekenlerden biri zamanında Futbol Mundial'de İtalyan isimli bir Hırvat'ın İsrail'de ne işi var girişi ile aktarılan Giovanni Rosso'nun Maccabi Haifa'sının Ajax ile 99'daki eşleşmesinden söz edilmesiydi. Daha önceden de konu hakkında bir şeyler okumuş olsam da daha fazla detaya sahip olmak güzeldi. O programdan birkaç hafta sonra Rosso, Dolmabahçe'de kabus gibi geçen maçta gol atmış, uzatmalardaki Ahmet Dursun'un golü rövaşta gol çıkmayınca yetmemiş ve Maccabi Haifa tur atlamıştı. İsraillilerin milli takımlarından bile belki daha fazla değer verdiği Ajax taraftarlarınca alkışlanmaları dışında İstanbul'da aynı şekilde alkışlanmalarının aktarılması Beşiktaş'ın ismini gördüğümde beni gülümsetti. Valencia'da ise gamalı haç ile karşılaşmışlar bu arada.

Klişelerin ve şehir efsanelerinin sadece bize ait olmadığını ise gerçeğin aksine Hollandalıları saf iyi (kitaptaki tabiri ile goed) görüp onların kötü (foet) olacağına inanmayan İsraillileri harika bir şekilde anlatan şu alıntı ile bitireyim(s.254).
"Belki Anghel bana neden İsraillilerin Hollandalıların savaşta iyi davrandığını açıklayabilir. Anghel moronmuşum gibi yüzüme bakıyor. Hollandalılar savaşta iyiydi de ondan diyor. Evet, Alman işgalinin başlangıcında Yahudileri ihmal etmişler, ama sonra değişmişler. Okulda böyle öğrenmiş.
'Ne zaman değişmişler?' diye soruyorum.
Anghel tam olarak bilmiyor.
'Şubat Grevi mi?' diye dürtüyorum.
Yalnızca Hollandalıların iyi olduğunu biliyor. Anghel, İsraillilerin öbür ülkelerden pek fazla birşey beklemediğini anlamam gerektiğini söylüyor. Avrupa'nın büyük bölümü Soykırım'ı bütün gücüyle destekledi. Kısa süre önce gittiği Kosova'da, bir Arnavut SS birimi Almanlarla birlikte evden eve gezerek Yahudi ailelerini gösteriyormuş. Yahudileri toplarken Almanlara Hollandalıların da yardım ettiğini söylüyorum. Sözlerimin etkisi olmuyor.
İsrailliler bir açıdan haklılar: Hollandalılar savaşta iyi idi. Ama II.Dünya Savaşı'nda değil, 1973'teki savaşta. Araplar Yom Kippur'da İsrail'i işgal ettiği ve ülke ölüm-kalım savaşı verdiği zaman yalnıca ABD ve Hollanda koşulsuz destek verdi. Araplar petrol boykotuyla öç aldılar, Hollanda'da 'otomobilsiz Pazar' yaşandı. Hollanda başbakanı işe bisikletle giderken kameraya alındı. Bu, Hollanda başbakanlarının zaten genellikle işe bisikletle gittiğini bilmeyen İsrailliler üzerinde büyük etki yarattı."
Bir de keşke alttaki İngilizce yayında kullanılan kapak kullanılsaymış burada da. Bayıldım.

9 Aralık 2010 Perşembe
Saras, El-Amin, Rubio

14 Ağustos 2010 Cumartesi
Züpper Lig Başlarken

Made of Özbekistan

Piyasaya çıktığı yıldaki (2003) gençler şampiyonasının bizim memlekette olması önemli bir şanstır benim açımdan. Okuldan itinayla kaçarak şampiyonanın yapıldığı salonlara atıyorduk kendimizi arkadaşlarla. Takım olarak daha sonra Yeşimspor bünyesinde toplanan Makospor turnuvanın açık ara yıldızı, muazzam oynuyorlar, onları seyretmek büyük zevk ama onlarla final oynamasını istediğimiz Ersan'ın mücadelesi en çok merak ettiğimiz şey. Benim için Kablo TV'nin en önemli karakterlerinden biri olan Olay TV'nin cumartesi sabahları TV8'deki Nejat Sayman'a karşı en büyük rakibi olan Cem Çağal var Mako'nun başında. Çok kafa kıyak adam cidden, İsmail Beleş'ten sonra bench arkasında oturanlara stand-up gösterisi vaadinde önemli bir alternatif. Daha sonra eğitim CD'leri falan da çıkmıştı yanlış hatırlamıyorsam, para verip alınası ürünlerdir benim açımdan.
Ersan'ı ilk görüşümüz Tokat maçı, ilk periyodu 40-4, maç sonucu da 160-40 civarı bir skor olan maça damgasını vuran hareket ısınmada gelmişti. Sağ dipten potaya doğru giden, kendisine tribünden edilen Türkçe lafları muhtemelen anlamadığı için tepki göstermeyen 7 numara, havaya yükselince topu bacak arasından ters yönden geçirdikten sonra 180 derece dönerek yaptığı ters smaç belki tarif edilebilir ama bunu çocuk oyuncağı gibi gösterecek kadar rahat yapıyor oluşunu anlatmak mümkün değil benim açımdan. O esnada kız arkadaşına rapor verdiği için o anı kaçıran arkadaşın ilişkiyi bitirmek için artık bahaneye ihtiyacı yoktu, gayet anlaşılır bir sebebi vardı.
Buna benzer spektaküler hareketleri şampiyona boyunca maçlarda da çokca yaptı ama çok daha etkileyici olan yanı takımının ona her ihtiyaç duyduğu anda ortaya çıkış şekliydi. Çok fazla silaha sahip olmasının yanında bu silahları optimum şekilde kullanabilmesi sahip olduğu yeteneklerden daha ilgi çekiciydi. Bir an için boş kaldığında mesafe tanımaksızın soktuğu şutlarını en son çare olarak kullanan, boyunun yanında uzun kollarının da etkisiyle zaman zaman fink atarcasına rahat olduğu üç saniye koridoruna girmeyi öncelik edinirken pozisyonu nerede zorlayıp nerede zorlamayacağını bilen, Avrupa basketbolu için yeteneklerin ötesinde mental olarak da ciddi bir süperstar adayı olduğunu gösteriyordu. Özellikle final maçında Şentürk biraderlerden Soner olanının sürüklediği müthiş yürekli bir Daçka takımına karşı Oğuz Savaş'ın, Caner Topaloğlu'nun, Yunus Çankaya'nın geri adım attığı o dakikalarda tek başına ona karşı yapılabilecek her şeyi yapan savunmaya karşı oynadığı oyun hayatımda gördüğüm en harika maç kazandıran performanslardan biriydi, Kobe'yi kıskandıracak kadar muazzamdı. Bir de şunu belirteyim, pek enteresan gelmeyecek olsa da Semih Erden'in o günden bugüne faulleri belki %10 daha iyi atması dışında gösterdiği hiçbir gelişme yok.
Potansiyeli yaş tartışmalarını benim açımdan geri plana atacak kadar büyüktü, o haliyle . İsmet Badem'in hakkında "kim bulmuşsa bulmuş, yeni Fucka bu, fazla kurcalamayın" mealindeki yazısı da o dönemki tartışmalarda kanımca en efsanevi açılımlardan biri olmuştur. Muhtemelen oynayabilse kazanılacak U16 Avrupa şampiyonluğu ve Albert Schweitzer Turnuvası'ndaki hem takımın hem de onun bireysel performansı ile de iyice değeri artan bir adam haline gelmişken potansiyelden performansa dönüşme sancıları başladı. En kötüsü de yaşadığı sakatlıklar onun oyun tarzını bozdu. NBA'e erken kaçışın da etkisiyle bire bir oynama merakı artmış, şutlarıyla var olan bir adam çıktı karşımıza. Zaman içinde ta o zamanlardan acaba üst seviyede 3 numara oynayacak bir fizik ve çabukluğa sahip olacak mı soruları negatif yanıt buldu ve onun çok özel olduğu kısa forvet pozisyonundan alıkoydu onu şartlar üstelik.

Hala çok değerli ve milli takımın en önemli ismi bana göre ama çok daha farklı olmasını umduğunuz bir adamın şu anki halini her gördüğümde içimde bir burukluk oluyor artık. Yetenekten öte kafa yapısı, Özbekistan'dan geldiğinde çok hamken Alaaddin Yakan'ın özel çabası ile günde 9-10 saat antrenman yaparak 9 ayda o hale geldiğini gördüğüm adamın daha fazlasını yapabileceğinden çok umutluyken şu anki görüntüsü cidden içimi acıtıyor ama bu konudaki tek isim de o değil.
Ertesi sene de yıldızlar şampiyonası geldi ayağımıza. ÖSS yakın olduğundan sık uğrayamasak da Barış Hersek'in de Ersan kadar ilgi çekici olduğunu görmek heyecan vericiydi. Kendisi ile ilgili ilk hatırladıklarım Hidayet modeli oyuncu yetiştirmenin trending topic olduğu zamanlarda küçüklerde Türkiye şampiyonluğunu takıma kazandırıp, MVP olurken 2 metreye yakın boyuyla guard oynadığı için hakkında "Next Hedo" geyikleri dönmeye başlamıştı. Bir yıl önce de gençler turnuvasına yıldız takımı ile katılmayı başarmış Efes Pilsen'de artık Hidayet'in 5 nolu formasını giymeye başlamış, forma rengine göre değişen aksesuarları ile de Hidayet'ten kopyalayabileceği ne varsa görünürde almış olması dikkatimi çekmişti.

O görüntü Barış'ın geleceğine dair pek umut vermese de bana, ertesi yıl sahada gördüklerimden çok etkilenmiştim. Efes Pilsen vasat bir takıma benziyordu ama onları sırtında taşıyan gerçek bir yıldızları vardı. Yarı finalde Ülker ve finalde de Daçka'ya karşı oynadığı oyunun hakkı bir MVP ödülüne sahip oldu. Zaman içinde Hidayet'ten beklediğimiz ama onun yapmadığı herşeyi yapan harika bir 3 no ile karşı karşıyaydık. Fiziksel avantajını harika kullanıp, bütün mismatch'leri akıllıca değerlendiren, saha görüşü üst seviyede, saha içi tercihleri çok başarılı ve mental olarak çok güçlü bir oyuncu görüntüsü vermişti. Çok temiz bir şuta, harika bir post-up becerisine ve pas yeteneğine sahipti. Bunları öylesine dengeli kullanıyordu ki sahada resmen büyülemişti beni. Ersan'dan sonra onu da o yaşında böyle muazzamken, potansiyelinin farkındayken gördüğüm için çok şanslı hissediyordum kendimi. Jasikevicius'u Trabzon'da seyredenlerin yaşadığı ayrıcalığa sahip olduğumu düşünüyordum. Daha sonra milli takımdayken de tüm rakip antrenörlerin ona karşı ne tür önlemler aldıklarını okuduklarımda daha da keyiflenmiştim. Beklediğim gibi takımını harika taşıyan bir yıldız oyuncu olacağından şüphem kalmamıştı adeta.
Sonrasında ise Ersan'ın geldiği noktayı dahi mumla aratan biri var karşımızda, Ersan'daki burukluk burada ağır bir hayal kırıklığına bırakıyor yerini. Açıkçası bu ikilinin zaman içinde geldiği noktayı görünce bu topraklardan uluslararası seviyede zirve sporcuların çıkacağına inanmak pek kolay değil benim açımdan.
24 Haziran 2010 Perşembe
23 Haziran 2010 Çarşamba
Bill Russell
Lakers owner Jack Kent Cooke is so sure that his team is finally going to win a title that he orders the rafters filled with balloons. As soon as the Lakers win, Cooke wants the balloons released as his pep band plays “Happy Days Are Here Again.”
Celtics player/coach Bill Russell walks into the Forum before the game, looks up in the rafters and says, “Those balloons are gonna stay up there a hell of a long time.”
To this day, Jerry West remains furious over Cooke’s blunder. The owner had ceded the emotional edge to Russell and his Celtics, who promptly sealed the Lakers in their private hell despite West’s furious effort with 42 points, 13 rebounds and 12 assists.
Roland Lazenby
Goodbye My Lover, Goodbye My Friend

Karakterden kastım sadece işine bakan biri olması ötesinde sahada herşeyini veren ama öncelikle kafasını kullanan biri olması. Dört yıl önce milli takım için Japonya'daki hoş sürprizlerden biri olmuştu Engin. Üst üste koyunca yarım oyun kurucu bile etmeyen adamlara rağmen dakika almadığı ilk iki maçtan sonra devrenin bitmesine yakın oyuna girdiği Brezilya maçında önce şu anda ACB'nin en önemli oyun kurucularından biri olan Huertas'a karşı yarı sahaya yakın bir noktada çok agresif bir savunma yapmaya çalışmış ve geçilmişti. Daha sonra hücum süresinin bitmesine az bir süre kala Ender Arslan'ınkilerden bile daha anlamsız görünen bir penetre yaptıktan sonra topu dışarı atmıştı. Normal şartlarda bu iki pozisyondan sonra, kendisinin heyecanlı ve acemi bir genç olduğunu düşünürsünüz. Gerçekten de o atmosferde böyle olmasını yadırgamayacağınız bir oyuncunun bunun dışında bir profil çizme ihtimali çok düşüktür. Engin Atsür'ü özel yapan da bu düşük ihtimali gerçeğe çeviren oyun zekası ve genlerindeki Almanlığın da etkisiyle sahip olduğu soğukkanlılığı. İlk pozisyonda geçildiği Huertas'ı maçın devamında top kaybına zorlayan, rakibinin zayıf noktasını görüp, onu sinirlendirerek oyundan düşüren ondan başkası değildi. Keza rakip savunmanın istediğini yapıyor gibi görünüp pota altına uzunların üstüne gider görünürken sol dipte boş olan arkadaşının boş olduğunu görüp, arkadaşı çizilen sete göre normalde olması gereken yerde olup, son saniyede anlamsız bir şekilde konumunu değiştirmese, ona boş bir şut atma fırsatını sağlayacak pası atan da. Turnuva genelindeki performansı ile ümit vaad ettiği kesindi, özellikle de Slovenya maçının son dakikalarındaki üçlükleriyle o günün unutulmayacak adamları arasına girmişti. Zor maçları ve zor dakikaları oynama becerisi zaten Wolfpack günlerinde de sıkça dile getirilen bir konuydu ama bunun gerçek olduğunu görmek de en az bundan ekmek yemek kadar güzeldi.
Fazla dakika alamadığı iki profesyonel sezonundan sonra saha içi organizasyonu zayıf, saha dışı organizasyonu ise rezalet olan bir takımda sürekli farklı roller üstlenirken zaman zaman zorlansa da bunların hep üstesinden gelen biri oldu. Belki yetenekleri üst seviyede değil ama üstün oyun zekası ile Avrupa'nın zirve takımlarında iyi bir rol oyuncusu olması her zaman mümkün. Akatlar'dan ayrılıp kafasının rahat olacağı bir yere gitmesini onun hayrı için ben de istiyordum ama bu kadar sevdiğiniz bir oyuncunun ezeli rakibinize gittiğini görünce üzülmemek elde değil. Galatasaray'la anlaşamadığına dair haberler çıktığından bir umut demiştim ama Fenerbahçe ile anlaştığını okuyunca, kulübünüzün kuyusunu bu kadar istikrarlı bir biçimde kazmayı beceren yöneticileriniz olduğu için sinirlenmemek elde değil. Yolu açık olsun...
20 Haziran 2010 Pazar
Prince of the Queensbridge

16 Haziran 2010 Çarşamba
Şok! Şampiyon Caja Laboral!

15 Haziran 2010 Salı
Ergin Ataman Nereye?
1999-2000, Karşıyaka sezona 6’da 6 ile girerken önce potansiyelinin farkına varmakta gecikmese Selanik’te Panathinaikos’un yerine Avrupa şampiyonu olabilecek Tofaş’ı ve Final-Four oynayan Efes’i yenerken oynadığı basketbolla ciddi bir şampiyonluk favorisi olduğunu gösteriyor. Hatta, birbirinden ayrılmaz denilen Efes Pilsen-Aydın Örs birlikteliğine bile son veriyor. Ertesi hafta, ligin favorilerinden Ülker’i farklı mağlup eden Karşıyaka’da taraftarlar sevinemiyorlar bu sefer. Çünkü, Ataman o akşamdan itibaren İstanbul’un yollarına düşecek. Ataman’ın gözyaşları ve tribündeki duygusal anlarla birlikte bu toprakların spora dair gördüğü en güzel hikayelerden biri yaşanmıştır o gün İzmir’de. Eğer Ataman İzmir’de kalsaydı, Karşıyaka neler yapardı sorusu ise hala akıllardadır…
2001-02, o zamana kadar adı pek duyulmamış bir takım İtalya’da harika işlere imza atıyor. İtalya Kupası’nı Euroleague şampiyonu Messina’nın Kinder Bologna’sına son topta kaybederken, Saporta’yı kazanıyorlar. Altı yıl önce asistan coach olarak yaşadığı bu sevinçte bu sefer baş aktör. Tribündeki yeşil beyaz ay yıldızlı posterler bu noktalara alışık olmayan taraftarların Türk coacha duyduğu şükranın göstergesi. Ertesi sezon, Euroleague’de Siena mucizevi(!) 63 sayılık Buducnost galibiyeti sonrası elenmenin kıyısından dönüp, tam bir İtalyan takımına yakışır şekilde Final-Four’a ulaşmaya başarırken bu seferki yarı final mağlubiyeti üç sene öncesinden çok daha can acıtıcıydı. Müthiş bir hücum takımı olan Messina’nın Benetton’ına kabus gibi bir başlangıcın ardından 19 sayılık farkı kapatıp öne geçen Siena’da bu fantastik geri dönüşün bedeli maç sonunda hali kalmayan vücutlar ve basit hatalarla elden uçup giden bir final oluyordu. Siena’ya bıraktığı en önemli miras ise şüphesiz ki Ankara’daki gibi farklı bir çehre kazandırdığı kulüptür. Siena bugün İtalya’da şampiyonluklara ambargo koyan, Euroleague’in saygın ekipleri arasında yer alan bir ekip haline geldiyse onun etkisinin ciddi bir payı vardır.









