Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Denemeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Marine

`Kadin milleti otobus gibidir, zamani gelince kalkar gider.` dedi... Bir nefes cektim filitresiyle vuslatina sayili saniyeler kalan sigaramdan, uzun uzun baktim, olabildigince uzun ufledim sigarami. Nuri Bilge filminde karakterlermisiz gibi, konusmadim. Disaridaki pastel renkler suzmeler halinde buyur ediliyordu perdenin arasindan, dusunceliydim. `Turk'uz lan biz, ne zaman gorduk toplu tasima aracinin zamaninda kalktigini? Mecazini siktirme de birami doldur' dedim. Sessizlestik... Sadece kopuren biranin fokurtulari duyuluyordu, bir de yan daireden inleme sesleri...


Fotograf: Beer by ~luckystriked

30 Nisan 2011 Cumartesi

How Can I Go To Sultanahmet Ulan!


Canim sikiliyor, yalnizim. Klise degil mi? Evet...

Ama bu her basima geldiginde biliyorum ki her kim olursam olayim 'Kimim abi ben ya?' diye kendime soracagim, devaminda her nerede olursam olayim 'Burada ne isim var?' diye dusunecek, seneye de giyerim diye ruhuma gecirdigim buyuk beden sikintilarin efil efilliginde circir olup icime sicacagim. Vicik vicik, isik kirilmalarinin en catlaginin eseri olan boktan bir renk ile... Boktan bir renk olmasi bok rengi olmasindan ote gelen o boktan renkten bahsediyorum, hepimiz gormusuzdur bir kere. Bayanlar haric, onlar osurmaz ve de sicamaz. Bu delillerin isiginda circir da olamazlar.

Yalnizlik iyi, bazen. Bazen de kotu iste, ne bileyim? Oyledir herhalde...

Ama o kotu oldugu zamanlarda yalniz olmasak olmaz mi? Biri olmasa bile yanimizda, arasa biri. Biri seni dusunse o an ve bunu bilsen, o biri en guzel biri, bes yuzun onda biri, icimizden biri, ulan ucun biri olsa ne olur yani?

Cok kalabalik da iyi degil aslinda... Uc-bes ile idare edeceksin, canin sikildiginda gidecegin bir arkadasin, sevisecegin kiz arkadasin, bir lezbiyen bir de gay ile fikra misali takilacaksin. Tiksineceksin de hepsinden, hepsine birbirlerini anlatacaksin ama en temiz sen kalacaksin. Sutten cikmis ak icraatler! Cok kisiyle yapamazsin bunu, sen de kirlenirsin...

Kirlenmek guzeldir...

Agzin yuzun toz toprak icinde, ustun basin camur olmus cocuk! Aksam eve gittiginde ve kapiyi actiginda annen, kapinin onunde binbir turlu zilgiti yiyecek ve ustundekileri cikarmaya baslayacaksin yavas yavas...

'Cikar sunlari cikar! Girme oyle eve... Suraya bak ya!'

Belki biliyorsun bunu, onceden tecrubelisin, belki de bilmiyorsun. Bilip de o an idrak edemiyor da olabilirsin ama kale diregi diye dizdigin iki tasin neresinden topun gectigine dair hummali bir tartismanin icindesin.

Aksam ezanindan once baslar yalnizligin. Once kapida soyunursun, tozundan topragindan ayrilsin yalnizligin cunku yalnizlik ibadettir, temizlik gerekir.

Her gun belki de binlerce kisi olduruluyor.
Binlerce kadina tecavuz ediliyor...
Binlerce kisinin agzi burnu kiriliyor bir yerlerde.
Her gun binlerce insan alkolun dibine vuruyor.
Burnundan ceken var,
Siringadan hoslanan.
Bazilari sarmayi seviyor...
Sen yaprak sarmasini seviyorsun.
Anneannen yapmis yollamis, buzdolabindaki borcamin icinde duruyor.
Sikildikca yiyorsun, canin istedikce yiyorsun...
Annenin tembihi geliyor kulagina;
'Yatmadan once yeme, karabasan gelir...'

Niye, o da mi bekar evinde yasayip yaprak sarma seven biri? Buyursun gelsin... Gelmezse hatrim kalir.

Fotograf: fuck the luck by *sh4de-pl

16 Nisan 2011 Cumartesi

Futbolcusun Dediler Kiz Vermediler #1

Unlu bir futbolcu olmak istiyordum kucukken... Donemimin bir cok veledi gibi ben de bu hayalle kavruluyordum ama seneler sonra anlayacagim beyin kivrimlarimin bir cok kisiden farkli olmasi sebebiyle garip bir futbol anlayisim vardi, ki bu da futbolcu olamamama sebebiyet verdi.

Enistemin kardesi sehrimizin takiminda gayet etkin rolu olan bir sahisti. Bize oturmaya geldiklerinde (Ilahi Turkce, sen adami oldurursun...) 'Seni futbolcu yapalim yeaaa' diye her mevki sahibi insanin akrabalarini bir yerlere yerlestirme isteginden oturu ortaya fisek atinca hic kafamda yokken anlik bir hayal gucunun de etkisiyle kendimi bir Eric Cantona, bir Feyyaz Ucar gibi dik yakali formayla hayal etmistim. Simdi cocuk olsam Batuhan Karadeniz gibi gorurdum, Raul'un tasaklarini falan sikardim herhalde, her neyse...

Bir sure yazligimizin oldugu yerdeki mahalli takimla idmanlara ciktim. 'Sehirden gelen simarik pic kurusu' damgasini daha sahaya adim atar atmaz yedigim icin dogru durust pas bile alamamistim, nasil gosterecektim kendimi?

Kafami karistiran seyler yasamistim. O zamanlar Ajax, Barcelona, Milan ve turevleri dunya futbolunun amina koymaktaydilar, bizler de bunlari simdiden farkli olarak keyifle izleyebilmekteydik televizyondan. (Anasini sikeyim yayin ihalelerinin, endustriyel futbolun...)

Tabi bunlari gorurken kucucuk bir cocugun kafasinda canlananlarla sahaya adim attiginda gordukleri bambaska oluyor elbette. 'Asagi oyna lan! Kactim bosa, at asagi! Orospu cocugu atsana!' diye bagiranlar hala aklimda. Bir anlam veremedim. Kluivert dusundum, 'Sal asagi, sal! Orospu cocugu bostayim lan!' diye bagiran, olmadi, olamadi. Su asagi salmak ne demekti (bunu da yillar sonra idrak edebilecektim) anlamadan ben de bagirmaya basladim, 'Sal lan asagi! Bostayim lan ecdadini siktigim!'

Televizyonda gordugunden farkli olarak, 11 kisi ataga cikip (evet 'yeter la sikildim kaleden amuagoyyim!' diye inleyen kaleciler de buna dahil) 3 kisi defans yapilan bir sistemden soz ediyorum dostum! Kramponu olanin kral sayildigi, paslarin hep ona aktigi sistemden, saha disinde en kabadayi kimse onun saha icinde zilyon tane adam calimlama questinin oldugu bir dunyadan! Anlatabiliyor muyum? O adam o questi tamamlayamazsa aksama evde 'wipe yiyecekti' sanki amin oglu!

Boyle basladi futbol hayatim. Anlatilanlara gore kendi akranlarinin 'Futbol seytan isidir.' dedikleri donemlerde bile babamlarin ellerinden tutup mahalle takimi kurduran rahmetli dedemin benim de elimden tutup koy kulubune goturmesiyle.

3 ay surdu, yukarida anlattiklarimdan farkli gelisen hicbir sey olmadan. Yaz askiydi adeta. Dedemden farkli olarak, 'Ne kadar basarili olursan ol, once ders!' Dusturunu siar edinen babamin olaya mudahil olmasinin akabinde.

Aslinda akranim olan her gencin o donemlerde basindan gecmis olabileceklerden farkli seyler degildi yasadiklarim.

Mahallede oynanan tas ustu tas gibi futboldan farkli olarak futboldan ote olaya girisim yine mahalle arkadaslarimdan birinin Et-Balik kurumu kulubu catisi altinda amator futbola baslamasiyla oldu.

Sicakti, olesiye bir sicak o yaz. Herkes saga sola kacmis, biz ise babamin isleri dolayisiyla pek bir yere kipirdayamiyorduk. Bir de iste o amator futbol oynayan arkadasimin ailesi vardi koskoca cikmaz sokakta.

Babam istemedi kulube yazilip futbol oynamamami, 'ama istersen Emre'lerle gidersin idmanlarini izlersin. Canin sikilmaz hic degilse.' demisti. Boyun bukup kabul etmek zorunda kaldim. Iste o idmanlari izledigim donemde hep bir umut vardi icimde, 'Ulan 1-2 kisi idmana gelmese de adam eksiginden beni de alsa, gostersem kendimi, babama gidip deseler ki; sizin oglan yetenek siciyor beyefendi, istiyoruz biz onu...'

Oldu be, oyle bir gun oldu. Kalbim temizmis o zamanlar, 'Emre, arkadasin oynamak ister mi?' diye sordu adam. Gozumde bir Sir Alex Ferguson gibiydi zaten herif... Katiydi, kuralciydi, saha kenarinda hep sakiz cignerdi ve kendi zamaninin soluk sari camlari olan, yuvarlak cerceveli, tahta kemikli gozluklerinden takmaktaydi.

Girdim, forvete koydu. O zamanlar meshurdu Hakan Sukur... 'Ulan iste sans bu be...' diye dusunup ilk 2 dakika okuz gibi kosup sonrasinda sadece pozisyona gore kosmam, hatta cigerler gerekli seviyeye gelene kadar cogu zaman kaytarmam da bunun sonucuydu zaten. Sanarsin Manchester United altyapisinda idmana girmis de kendini gostermeye calisiyor ibnetor...

Dusundugum gibi gelismedi hicbir sey. Toplamda 20-25 civari gol atilan bir macta 3-4 tane gol atmak ve kendini gosterecek pek bir sey yapamamis olmanin CM'deki karsiligi olmaliydim. En fazla 7'yle oynamisimdir.

Yetenek sicamamistim, olmamisti. Terli terli soguk sulari icip, sahanin konumu dolayisiyla ciplak vucuda arkadan esen ruzgari da yedikten sonra sahanin yanindaki derenin kenarina mecburu inis yapmam ise bir yetenek gostergesi degildi. Yaprak seciminde bile basarisizdim ulan! Isirgani o zaman tanidim ben.

Futboldan farkli olmayacak ilk deneyimlerle basketbola girisime kadar olan surecteki spor hayatima hic de sik olmayan sekilde bir nokta koymustum. Nokta da denemez, sarmal bir seydi.

Yedik Onu Biz!

`Yani en azindan arkadaslar salatayi yediler, ben sandwich'i yedim... Hayvanlikta sinir tanimadigimi Ukrayna da biliyor artik. Bir sekilde kendimi tanittigim icin gururluyum. Fahri kultur elciligi unvani icin basvuru yapmayi dusunuyorum.

Urunumuz tamamen el yapimi olup, yoresel suslemeler ile (Amerika, Ukrayna ve Turkiye dolaylarindan...) de zenginlestirilmis ve ayri bir hava katilmis olarak sunumu yapilmistir.

Takriben 15 dk. gibi bir surecte mideye indirilmis, bu surecte tikanilan - caresiz kalinan anlar etkin ve nitelikli kriz yonetim merkezimiz sayesinde gazoz ile desteklenmis (ki bu mideye indirme surecinden sonraki mide baskisini da azaltma amacli gayet stratejik bir dusunceydi) ve rahat bir sindirim saglanmistir.`

Douglas McGiven

` Bu adamin basarisi da herkese tekrardan gosteriyor ki istendigi takdirde basaramamak diye bir sey soz konusu degil! Disarida 40-50 tl vereceginiz bir Sandwich'i evinizde gayet de ucuza mal edip (post-sandwich donemini saymazsak) sizler de keyifli dakikalar gecirebilirsiniz.`

New York Times

Reklamlardan sonra,

"Fan'i calismayan bilgisayarini 11 yerinden tokatlayan, yine calismayinca yere firlatan ve uzatilan mikrofonlara 'Eaaaahyeterbeaaaaaah' diye isyan eden adamin drami."

11 Nisan 2011 Pazartesi

Daral Günlükleri #3: Kuruyla Islak Karisti, Ne Menem Bir Sey Oldu...

Ruyalarim seninle doldu tasti, gozumu kapattigim anda yuzun geliyor karsima. Sonra gelisiyor olaylar... Ruyalarim arkadan cok guzel gozukuyorlar.

Gogusleri buyuk gosteren sutyenler cikti cikali sertligim bozuldu. 'Aniden oldu Rasim Bey diyicem, dimdik ayaktaydi birden oluverdi. Ancak iki günde kaldırıriz Rasim Bey. Daha ne diyim yaa!!?'

Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe sırf mala benziyor diye usulca sokulup Turkce küfürler yağdırdım Ukrayna'da... Kafam nasil dumanli...

Kur be masayı Madam Despina!

Hangi hayvan oglu hayvan bu, ciceklerle bezenmis yatagimdan kaldiran beni?
Yalvariyorum serefsiz olumlu, siktir git basimdan!
Sesin kara tahtalarda gezinen bir tirnak gibi ve gorunusun uzaktan Metin'e (Senturk) yakindan gotume (McGiven) benziyor olmali. Nefret ediyorum senden!

Bu sene de iyi kis yapti heeee...

Tune in, turn off, drop out, drop in, switch off, switch on and explode!

Bir sise Cabernet Sauvignon, gece, sessizlik, camda misafir serinlikler, sigara... Seni dusunmek istedim, Butun hazirligim bundan iste... Duy sesimi merlot üzümü!

Saka lan saka, kari isterem, kari isterem!

That rug really tied the room together dude.

Zaman matinesi! Pastalar, borekler, Kusum Aydin-Yilmaz Morgul ve Fatih Urek'in yeni stilleriyle bos gosterdikleri bir sey. Parayi kirarim, homuagoyarim!

Bir deniz kiyisinda oturup kisi, bir dagin zirvesinde ayakta yazi beklemek. Yol ustunde baharlar olsun hepimize.

Groovy baby. My powers would all be austin' you.

Su son gelismelerin isiginda, bir kac yillik birikimimi dokuyorum: Gercekler Hacidir! Yesili sev, OSYM'yi falan koru.

O bey, your master Luke... Gordun mu saygi durusuna gececek, elini opeceksin. Akilli ol lan!

"Batiyor ama acitmiyor senin sevdan" demisti ya Yasar insani... Cevabim var!

Sevmek, olgun bir kirpinin ustune ciplak gotle oturmakdir. Al iste, gotum kan revan icinde!

Danalar, inekler, tavuklar kesilmesin, kurban edilmesin diye anirip akabinde gozyaslarina bogulup sov yapmalarindan sonra sivrisinekten rahatsiz olan, orumcekten korkup onlari duvara yapistiran zihniyet, sozum sana; Sikimi Yeaaaaaaaah!

Meryam girli, toreyi biliyin... Kirli o!

'Iyi gunler hanimlar, beni yan masadan gonderdiler...' taktigi buralarda bile ise yariyormus. Gulduruyormus da lan...

Polisakkarit, disakkarit, glikoz abov!

Sol fa mi re do si si do re mi nik fa re kük re di roc co sif re di!

I'm fuckin' years old dude, Ok? I said fuckin' years old. Now, just leave me alone dude, leave fuckin' me alone. Alone fuckin' me dude!

Sozlerimin ucu acik
Accik da ucuk kacik
En sevdigim seydir cacik
Yo!
Rap'imi hissedebiliyor musun lo
Lanet olasıca beyaz kıçlı?
Ben hissedemiyorum da
Bir de sana sorayim dedim
Mamimi mamimi hamini humunu

Man thinks, god laughs...

Bugun, yagmurlu bir kadin sacidir corbanin icindeki.. Senin sacin degildi besbelli, zira corbadaki rofleli. Corbanı dokme kucuk kiz, birak uzulmeyi... Bir daha burada yemeyiz.

Mavi jojoba taneleri bana seni hatirlatiyor ex-askim!

Kendi bokundan tiksinen insanoglunun sabahlari ayna basinda saatlerini gecirebilmesine bir anlam vermek isterdim. Bir farkimiz yok lan!

My momma always said, "Life was like a box of chocolates. You never know what you're gonna get." ... wanna chocolate?

Bir daha ustunde gecelim, icinde bir milyon sterlin olan bond cantanizi kacirdik. Simdi beni iyi dinleyin ki her sey konustugumuz gibi olsun rica ediyorum Bay Matthew. Yorkshire'in dogusunda, nehrin hemen kenarindaki ambara kizi getireceksin. Polis yok, yoksa parayi harcanmis bilin. Bay Matthew? Bay Matthew? Bay Matthew kime diyorum ben allasen? Bay Matthew? Ya Steven dedim sana olmaz bu is diye ya!

John Lennon Turkiye'ye gelse konserine tabi ki giderim.

Kendimi kaybe diem!

10 Nisan 2011 Pazar

Daral Günlükleri #2: Sictim, Deneme Oldu

Yazin kisi, kisin yazi ozleyen; ilkbaharda cosup sonbaharda huzunlenen siradan bir insanim galiba. Bununla gurur duyuyor olmama ragmen ekstrem bir insan olsam kisin donan gotumu, yazin ise pisik olma ihtimaliyle beni surekli teyakkuz hallerine sevkeden gotumu kafama takmayacaktim muhtemelen.

Soyledigimiz sarki hep ayniydi seninle, ayni agacin altina uzanmis, ayni sarabi iciyor, ayni umutla gelecege bakip birbirimizi istiyorduk sonunda. Ama senin sesin cok kotuydu, baydi tabi bir yerden sonra. Bi' sus be kadin, sus!

Zuhal Olcay, Recep Ivedik'i olesiye sevdigini ve 2. filmin tum repliklerini de ezbere bildigini soyledigi gun gozumdeki o asil ve heybetli durusunu kesinlikle kaybetti. Yani ben izlerken altima sicsam, ben replikleri ezberlesem koymazdi da... Ask olsun sana Zuhal, ask olsun! Sirada ne var? Turkan Soray Mehmet Ali Erbil'in tum filmlerine ayilip bayildigini mi aciklayacak?

Buraya geldigim ilk gunlerde cok tutuktum. Nihayetinde derdini anlatacak kadar bile dil bilmiyorsun. Alfabeyi, 10'a kadar saymayi falan ogreniyorsun. Hal boyle olunca Disco ortamlarinda falan kendimi pek gosterme firsatim olmadi. Zaten dans mans bu tur zerzevatlari sevmedigimden apaci konumuna dusmemek icin hic atlamadim ortaliga.

Ne gundur ki ben bizim apacilerin papucunu dama atacak cevherlerin tas gibi hatunlari yalayip yuttuklarini gordum ve 100'e kadar sayabilmeye basladim, o gun koptu bende zincirler. Su an babam beni gorse gurur duyardi lan, layka ciiiisiieeeks layka cisiiiks upcs upcs.

Facebook'taki Ruslarin %90'i arkadas listelerinde Turk barindiriyor lan. Arkadaslarimi eklemiyorum amina koyayim sirf onlardan biri gozukmek istemedigim icin. Yani baska bir Turk bakip, 'Kesin guney sahillerinde tanisip hemen Facebook'tan eklemistir pezevenk' demesin diye. Cok korkuyorum oglum!

Hani feyzbuk uzerinde bir sey begendiginizde 'You and 3 others like this.' yazisi cikiyor ya, iste sirf bunun icin feyzbuk'u asla terketmeyecegim. Goynumun tellerine dokundu lan! 'Sen bir yana, digerleri bir yana canim abim! En kral sensin alemimde.' der gibi bana feyzbuk, sen-sak-rak ruyalarimda.

'Converse' giyip 'ayakkap'larinin 'tek'lerini birlestirerek fotograf cekildikten sonra 'feysbuka' yukleyip birbirlerini 'tag'leyenler photography.

Converse olayinin iyice bokunun ciktigi donemlerde bir arkadasimin cok guzel bir lafi vardi, saygiyla anmis olayim boylece onu da buradan, 'Converse cilginligina kapilan insanlar parti kurup secimlere girseler, iktidar olurlar.'

Oyle oyle...

Burada isler biraz farklidir saniyordum, yanilmisim. Daha Barcelona macinin biletleri satisa ciktigi anda cok buyuk oranda bilet tukendi. Karaborsa'da bilet fiyatlari 4-5 katina kadar cikti. 'Ispanya'da izlerim daha iyi amina koyayim!' diyen insanlar turetti, o derece. Mac gunu dibe vurur aslinda ama ne olur ne olmaz diyip de 3.5 saat suren yolu cekemem, bir de bunun donusu var.

En cok seni ozledim, seni dusunuyorum dusuncelerim hala daha degismese de sana dair, ama sana bunu itiraf etmek istemiyorum zira hem zamaninda bu konu hakkinda cok buyuk laf ettim, hem de tam evlenme arefesindeyken sen, islerin boka sarmasina luzum yok. Yine de su an yanimda olsan guzel olurdu, daha fazlasi degil.

Sisman degil, sisko diyelim. Girtlagini sikeyim, koca gotunu tokatlayayim, gobegini yakip sabun yapayim, kofte dudaklarinin aras... Neyse! Bu tarz seyler de diyelim. Lan oglum ben zaten sismana sisman diyen pek insan hatirlamiyorum etrafimda, genelde zaten az once ornegini verdigim sekilde hitap edilir bunlara, en kibar hali da zaten siskodur.

Annenin sana evlenmelik diye buldugu 'hayirli kismet' ile bir hafta takilip erotik tavsana bagladiktan sonra iliskiyi bitirmek nasil bir kafa olabilir cidden merak ediyorum.

Son donem genc yeteneklerinden Muge Boz'u begeniyorum, cidden begeniyorum hem de. Ya sen nesin oyle ya? Aferin sana Muge Boz. Murat Boz sen cikabilirsin, seni hic sevmiyor ve tisskiniyorum.

Genclere tavsiyelerim elbette var, her zaman olmustu, yasadigim sure icerisinde de hep olacak. 'Okuyun adam olun oglum... Salaklik yapmayin!' Saka lan saka! Gezin oglum, hayatin tadini cikarim. Am, got, meme, sik, biyik, six-pack, alkol, sigara, -lik gibi ornekler bir yana (onlari yine hobi olarak...) bambaska yerler gorun, kulturler taniyin. Harbi diyorum cok guzel bir sey.

Son istegim Ruslar'in sicak sulara inmesi, Turkler'in sicak Ruslar'a binmesi yonunde olacak. Ama gonlunuzu kaptirmayin. Gotunuzden kan alirlar kamiller sizi!

Duygu seline kapilip, etrafindakileri de kendisiyle surukleyen balcik tadinda erkeklerin o hezeyan aninda daha sonra pisman olacaklari sarkilar-siirler yazdiklarini bilirdim. Bazilari bu cesarete erisir de okur bile ama bazilari da piner kalir. Sen ne degisik hatunmussun arkadas? Zaten cat-pat Turkce biliyorsun, onunla da bok gibi sarki yapip gelip karsima okuyor ve yuzumun kipkirmizi kesilmesine neden oluyorsun! Guleyim mi aglayayim mi bilemedim, her panik yapan erkek gibi 'ocakta yemegim var' diyerek ortamdan uzaklastim.

Google'a Carliston Biber yazinca Justin Bieber'in fotografinin cikmasi, Facebook'ta Carliston Bieber diye bir account olmasi?

Naiiiyzzzzz...

Eyyorlamam buhadar...

24 Mart 2011 Perşembe

Bizim Koyun Imami Alttan Verir Ayari

E.R.G.E.N.E.K.O.N.
0 7 0 8 25 20 49 52 - Kesin Tutar - Manchester Handikapli 2

Su Ergenekon dizisini 2. sezon sonunda biraktim takip etmeyi hocu. Zaten bu kara duman midir nedir onun da ne bok oldugu belli degil, olacagi da yok gibi. Oyle takiliyor ortada, cani sikildikca da birilerini icine cekiyor. Sikti yani, hep ayni hikaye...

11 Ocak 2011 Salı

Such a Saint But Such a Whore


'Kac yasindasin?' dedim, '28' dedi... Ictik once biraz... Sonra daha cok ictik...

'Hadi' dedim, 'bana gidelim'... 'Olmaz' dedi, 'Bana gidelim...'

'Sen yarin izinlisin, ben ise calisiyorum. Sana gelirsem sabah ise gitmek zor olacak.' dedim. 'Beni eve cagirirken ne istediginin farkindayim.' dedi...

Anlamasi beni sevindirdi, daha fazla dil dokme zahmetinde bulunmaktan kurtulmustum.

'Olmaz' dedi dusuncelerimi kesercesine, 'Olmaz cunku ben bakireyim, evlenmeden olmaz.' dedi. 'Bakire misin? Hassiktir oradan be! 28 yasinda bir Ukrayna'li nasil bakireyim diyebilir?' dedim.

'Siz Turkler...' dedi... Kafam guzeldi, 'Burasi Turkiye degil di mi? Sanirim sarhosum' dedim ve oldugum yere kustum.

7 Ocak 2011 Cuma

Hot Prospect Fitne Fücur

4-5 kitap yazdiktan sonra elde ettigi ortalamanin ustundeki satis rakamlariyla gotu kalkan ve edebiyat bilgini kesilen, Cihangir-Beyoglu-Asmalimescid dolaylarinda takilip cay ictigi yerlerde suslu puslu cumleler kurarak etrafindaki dalkavuklari mest eden, 'Ulan hic guzel kiz yok mu etrafta arkadasim ya?' dusuncesiyle edebiyatci durusundan zerre taviz vermeden etrafi suzen suzme bir yazar olmak, 'Shaaaaaakespeare! Uh, yarebbim...' diye hapsurarak sanat dunyasinda nev-i sahsima munhasir sarsintilara sebep olmak olacak sonum.

Simdilerde sonralarda degil,
Demindeyim bu akşam,
Pişman desem değilim,
Bir hayvanım bu akşam.

Bi' sigara baglasana bebegim. :x

Geldim Emmioglu

Yaklasik uс ay oldu buraya geleli. Bu ulkenin adini ilk duydugunuzda akliniza gelebilecek seyler bellidir.

Kadinlar
Vodka

Rusya'dan bahsetmiyorum ama, yavru vatan Ukrayna'dan bahsediyorum...

Simdi de akliniza Andriy Shevchencko, Taras Shevchencko (Nasil bir sulaleymis arkadas demeyin, bunlar akraba bile degiller. Bunlarin ad-soyad anlayislari bir hayli degisik.) ve guney sahillerimiz geliyor degil mi?

Kucuk kardes Ukrayna, Sovyet doneminin sonunda Rusya'dan ayrilan en buyuk ulke fakat Rusya'nin da en buyuk somurgelerinden biri oldugu soylenebilir. Enerji kaynaklari, tabii kaynaklari derken bir cok seyleri hala Rusya'ya bagli durumda.

Burada oldugum sure boyunca soyleyebilirim ki hicbir hukuksal gerceklik burada islememekte. Kacakcilar, sahteciler her yerde cirit atmakta. Kumarhaneler de otobus duraklarinda bile var diyebilecegim kadar fazla.

"Yedek kulubesinde bile gordum"

Ulkede vergi az, bu yuzden bizim ulkemizde luks sayilabilecek cogu sey buranin en fakir ailesinde bile mevcut. Jip en basitinden, spor arabalar, mutfak gerecleri, LCD televizyonlar...

Vergi az evet ama su da bir gercek, maaslar da cok az. Ortalama bir doktordan daha fazla kazandigimi soyleyebilirim hem de masabasinda oturarak. Bunu da soyle aciklayabilirim, hastahanelerde hala isitilarak dezenfekte edilen metal siringalar bulunmakta...

Maas az olunca sistem ister istemez rusvete donmus. Burada bir ogrenci olarak yasiyorsaniz;

1) Polise isiniz dusmeyecek.
2) Polis size hic dusmeyecek.
3) Hasta olmayi akliniza bile getirmeyin.

Burada yasayan bir is adamiysaniz (daha dogrusu daha yeni islerini oturtmaya calisan bir is adamiysaniz...) ustteki maddeler tekrar gecerli olmak uzere;

4)Devletle cok fazla isiniz olmayacak, burokrasiyi minimumda tutacak ve her zaman tutarli olacaksiniz.
5) Calisanlariniza asla zaaflarinizi belli etmeyeceksiniz.
6) Calisanlarinizin sizin para kazanmaniz icin caba sarfedeceklerini zannetmeyeceksiniz.

Zira ac karinlarini doyurmak icin gereginde sizden borc isteyen bu insanlar haftanin 4 gunu calisip 3 gunu de o disco senin, bu disco benim dolasarak kazandiklari uc kurusu car cur etmeye bayilir ama bir gun fazla calis da karnini doyur desen orali bile olmaz.

Ukrayna denince dedim, hemen dedim, akla dedim, kadinlar geliyor dedim... Bana da bu teklif ilk geldiginde boyle olmustu, yalan soylemenin luzumu yok. Hatta soyle diyeyim, bana Ukrayna oyle anlatilmisti ki havaalanina iner inmez onumde ciplak kadinlar gecidi olacagini sanmistim. (Birazcik abarttim tabi ki...) Ama olay oyle olmadi tabi...

Her hafta bir gun disco'ya gidiyorum. Oyle disco'da hatunu besle, icir, dans et sonra eve gotur durumu da yok. Hayatinin tokadini yer, elini once cebine sonra da aksam evde ...sey... yastigina atar misil misil uyursun.

Olmuyor degil, oluyor ama Turkiye'de anlatildigi kadar da kolay gerceklesmiyor bunlar. Ki Kiev, Donetsk, Kharkov'a nazaran daha mutevazi bir sehirde yasamama ragmen soyluyorum bunlari. Oralarda bir cok sey daha da beter durumda.

Gunluk yasamda ciddi anlamda can sikici seyler de yasanmiyor degil. Bunlardan birini soyle anlatayim;

Sabah uyku sersemi kalkiyor, yuzunuzu yikayip dislerinizi fircalamak icin lavaboya gidiyorsunuz. O buz gibi su yuzunuze carptiginda kendinizi biraz daha dinclesmis hissediyor ve hemen gunluk egzersizlerinizi yapmak icin odaniza gidiyorsunuz. Bilmem kac tane mekik, bilmem kac tane sinavin akabinde sip-sak bir dus alip kahvaltinizi da ettikten sonra paril paril bir gunu elinizde kahve ve sigara ile birlikte camdan etrafi seyrederek karsiliyorsunuz.

Ise gitmek icin giyinip evden disari adimi attiginiz andan itibaren asla yere bakmamaniz gerekmekte mumkun oldugu surece. Bunun sebebi havada yuruyor olmaniz degil, buradaki insanlarin yere tukurmek ve hatta tukurmekten ote rengarenk balgamlarini yere zimbalamaktaki rahatliklari. O ana kadar vucudunuzu dinclestirmek icin yaptiginiz hersey bir mide bulantisi yardimiyla tamamen bosa gitmis oluyor.

Bir diger konu da sigara...

Sigara icilmesine karsi biri degilim, sanirim biraz da fazla icmekteyim. Yere izmarit atilmasina sinir olurum, elimden geldigince de atmamaya calisirim. Cok sukur bunlar o konuda rahatlar, yere izmarit atmiyorlar pek fazla. Cevre konusunda da pek bir duyarli olduklari icin pek cok yerde cop kutulari var, adim basi denk gelmeniz mumkun. Bu sebepten oturu arkadaslar izmaritlerini yanar vaziyetteyken cop kutularina atiyorlar. Yanan cop kutulari buranin milli hazinesi olarak kabul edilmis durumda ve kultur bakanliginin korumasi altinda.

Burada kaldigim sure cok uzun bir sure sayilmaz, belki daha sonra daha farkli seyler yasar ve bunlara ek olan bir dolu sey daha yazabilirim ama simdilik bunlara dayanarak edindigim izlenim bu insanlarin hala Buyuk Abi Rusya'nin samarini yedikleri hem de her gun, hayatin her alaninda...

Taras Shevchenko yeni bir dil yaratmis, bir milliyetcilik dalgasinin gaziyla... Bununla gurur duyuyorlar. Artik farkli bir bayraklari ve dilleri olmasina ragmen yine her sey Rusya'nin etrafinda donmekte. Su gune kadar tek tuk Ukraynaca konusan insana denk geldigimi soyleyebilirim.

Komunist rejimle ilgili goruslerim de bambaska bir tartisma konusudur ama bu insanlar o duzenden kapital duzene, hem de yeterince vahsi kapital bir duzene, gecisin ardindan ciddi anlamda ambale olmus gorunuyorlar. Buyuk bir boslukta sadece yasamis olmak icin surunuyorlar...

Commodore 64'u bilmeyen, atarinin ne oldugundan zerre haberi olmamis bir toplumun onune bir gun aniden Apple MacBook atildigini ve "Alin bunu takilin iste" dendigini; daha aletin ne boka yaradigini cozememis bu insanciklara ay sonunda elektrik faturasi, internet faturasi gonderilince yasadiklari soku hayal edin...

Ukrayna'nin bana bir faydasi olacak mi, hayatima etkisi ne derece buyuk olacak bilemem ama cok farkli bir tecrube yasamis olacagimi ve bunun mutlulugu ile geri donecegimi biliyorum...

2 Kasım 2010 Salı

Всё будет хорошо!

Bilgi saymaktan baska her boka yarayan teknolojinin medar-i iftihari aparatimin bozulmasinin ardindan kendimi buyuk bir boslukta hissettigimi, yalnizliklarimi kendimle bile paylasamayacak kadar aciz tavirlarim oldugunu itiraf etmeliyim.

Oyle ki masa basi-yatak ustu olarak tabir ettigimiz, gun icinde girdigim bir cok pozisyonda (misyoner, doggy falan bunlara dahil degil) bu can sikintisi anlari tamamen bir cin iskencesine donusuyor.

Bloggersadigim o anlarda hep bir cikis yolu aradim, kafami kaldirim baktigimda ileride bir isik gormeyi umdum ama oyle olmadi, bulamadim, goremedim... Asiri doz A4 cekmeye basladim.

"Twitter!" dedim usta, "Bana Twitter verin!"... Vermediler... Nikotin bandiymiscasina 140 karakterle sinirladigim post-it kagitlari yapistirdim vucudumun her tarafima.

Koskoca cift kisilik yatakta uzunca bir sure tek kisilik nevresim takimiyla uyudum. Bir nevi ipana curuk testi gibi, bir nevi sacinin yarisi Rejoice ile diger yarisi da baska sampuanla yikanmis gibiydi...

Icim el vermedi, "Lan" dedim "Henry, yarin obur gun eve hatun atsak rezil oluruz" Gittim cift kisilik nevresim takimi aldim, serdim, uzandim. Cift kisilik yatagimi cift kisilikli halinden kurtardim kurtarmasina ama bir Saldiray Abi gibi hissetmedim de degil hani kendimi bu cift kisilik yatak muhabbettinde kafa patlatirken...

"Buroda oturuyom, o ariyor: Saldiray para ver... Bu ariyor: Saldiray seviselim. Oteki ariyor: Soleryumda topless vaziyetteyim hadi gel. Ama olmaz ki canim! Bir insanin ustune bu kadar da gelinmez ki!"

Biliyorum, her sey daha guzel olacak bir sure sonra.

Biliyorum, bir sure sonra, ictigim vodkayi yarim saat sonra klozete bosaltmam gerekmeyecek.

Her sabah 6 sularinda agir bir, "Isemem lazim anasini satayim" duygusuyla uyanmayacagim gunler gelecek. Isemeye usenip uyanincaya kadar sikilan sikin tasagin agrisini cekmeyecegim zamanlar olacak...

Hicbir lanet sabaha uykumu alamadan "Merhaba got oglani seni" demeyecegim, eminim. Butun bir gunum "Bugun isten doner donmez kafami vurur yastiga yatarim haci" yalanina inanmakla farazi zaman bekciligi yapmaktan daha degerli bir anlama sahip olacak.

Sagda solda benim gibi gurbetteki Turklerin muhabbetlerine Fransiz kalmayayim diye izlemeye basladigim Ezel denen diziyi de hafizamdan sildirecegimi biliyorum.

Ezel, Kerpeten Ali, Ramiz Dayi ve Kenan Birkan bir gun gidiyormus...

"Yalniz Cansu Dere de havada karada, her turlu moruk..." muhabbetlerinin bir parcasi olmayacagim...

Bir gun hepsi bitecek.

Her seyin sonu gelecek.

Biliyorum.

Guzel gunler gorecegimi biliyorum...

Gunesli gunler...

Cok soguk burasi amina koyayim!

16 Ekim 2010 Cumartesi

Altyazisi Yok ki Hayatin... #1

Alkolluydum ve ne yaptigimi bile bilmiyordum. Ha, ne yaptigimin umurumda bile oldugunu sanmiyordum o an ama bunlari dusunebiliyordum.

Bezgin bezgin bakiyordu suratima, bir tatminsizligi oldugu belliydi fakat tatminsizligi beni o an kati suretle ilgilendirmiyordu. Yuzume bakmayi surdurdu, surdurdukce ben daha cok sinir oldum.

"Seks var ama gurultu yok" dedi...

Alicilarinin ayariyla oynamam gerekliydi, biliyorum, ama amacim kesinlikle daha fazla efor sarfetmek de degildi. Olsun ve bitsin istemistim, bununla yetinmeyecek gibiydi. Durdum...

Kapiyi gosterdim, "Defol git" dedim. Kapiyi gostermeden de defol git diyebilirdim, gostermeyi tercih ettim.

Zaten herhangi bir mantigin golgesinde uzanmak da degildi amacım.

Foto: Deviantart - Frosted Soul

13 Eylül 2010 Pazartesi

Banjo Mehmet

"Hiçbir alakası yoktu, ne kültürel olarak bir anlamı vardı ne de daha önce bir kez olsun eline almışlığı... Banjo'yu duvarın önünden aldı, bir sigara yakıp küllüğe sıkıca tutuşturdu. Boğazını temizledi önce, belli ki söyleyecekti de aynı zamanda... "Akdeniiiiiiz akşamlarıııııı, bir başk..!" Çıktım odadan... Olmamıştı işte, olmasını da beklemiyordum zaten. Çıktığımda neler hissettiğini bilmiyordum, ben rahatlamıştım biraz ama onu bilemedim işte. Neyden sonra onun da sesi kesildi zaten. Bir kaç nefes sigara almış olacak, akabinde notalar değişti, sözler değişti... "So close no matter how far, couldn't be much more from the heart, yeah..." Ergenliğini olduğu gibi bıraktık, olgunlaştığından beridir hiç dokunmadık..."

24 Temmuz 2010 Cumartesi

La Bamba

Ne zamandır yazı yazmıyorum bloga, ara ara fotoğraf-video falan koyup kaçıyorum. Diyecek bir şey yok hepimizi yazın rehaveti sardı, hepimizin hayatında bazı bazı gelişmeler yaşanıyor. Mesela benim üretken bölgelerimde tüyler çıktı...

Uzun zamandır açık öğretim derslerini vermekle uğraştım, tek ders dışında da başarılı oldum. Şimdi bir yandan bütünlemelerde, hem o dersi de vermek için hem de vize işlerini halledebilmek için sağa sola koşuşturuyor, fırsat bulduğum zamanlarda WOW oynuyor, Birol ile vakit geçiriyorum. (Böyle Birol falan diyince de Ayşe Arman yazıları gibi oldu)

Bu sene tek tatil planım var yine, turnuva falan benim için direk yalan. Tatil dediğim de ne? Birol'la yıllardan beri planladığımız, yapması bu yaza nasip olacak olan Road Trip olayı. Road Trip'e giriyoruz da İzmir'e gidiyoruz (Berk naber hacı?) 6 saat git, 6 saat gel... O nasıl road trip? Öyle işte... Yolda durup, elimizde frizbi ile 'Ufo Gören Masum Köylü' pozları vermek istiyoruz. İsyankâr Doğa Aşığı Arabesk Şarkıcı Albüm Kapağı tamlamasını komple benimseyip buna dair pozlar vermek istiyoruz.

Bir yandan da içimde böyle bir tatlı heyecan, bir de ürperti, çekingenlik var Ukrayna'ya karşı. Hiç bilmediğin, hayatında duymadığın, duyduğunun da 'davay' demeden öteye gidemediği bir ortamda tamamen Fransız kalacağın ama buna bile aldırmadan Rusça konuşacak olan insanların arasına düşmek... Anana küfretse anlamazsın.

Kaptım ama 10 günlük gezide bir şeyler. Bir kaç temel cümleyi kurabiliyorum. (Hello, are you sex me?)

Velhasıl kelam öyle koşuşturuyorum. Eminim hepinizin keyfi yerindedir, değilse de keyfini çıkarın. Kaptır Mürsel Gürkan gibi geniş olun, twitter'dan Sex sex sex on the beach :laz: yazın gönderin falan. Konserlerden konsere akın, rahatlayın biraz. Yazın keyfini çıkarmak lazım, nasıl olsa kışa girince tekrar özleyeceğiz. Sanırım ben bu kış daha fazla özleyeceğim...

Sadece yazı mı? Bir çok şeyi... Fakat asıl geride bırakacağımı, özleyeceğimi ve uzaktan vakit ayıramayacağımı bile bile, düşüncesinin bile (cümleyi komple 'bile' olarak kurabilirim) bana ağır ağır koymasına göz yumduğum bir insan evladı var ki bu şarkı da ona gelsin. Gördüğüm ilk günden beri, göreceğim son güne kadar ve bilumum geniş zamanlı çekimlerimizde, in my life, i love you more. (Fade Out, Romantik Son, Sinemada öpüşenleri kes, tamam.)


9 Haziran 2010 Çarşamba

Neler Çektim Bir Bilsen...


Favorilerimi görenler, 'Vaay favori yapmışsın, yeni moda bu mu?' diye soruyorlar ve bu fena halde canımı sıkıyor. Fakat bunun sebebi; 'Yea moda nedir ağğğbi? Sikimde değil yağni...' türünden kolpa bir düşünce değil de birinin yaptığı bir şeyi modaya bağlamaya çalışan insanların varlığı. Ne yani, illa moda mı olmalı lazım favori uzatmamın sebebi?

Dünya kupasında, pek umudum olmasa da, İngiltere'yi destekliyor ve seyir açısından güzel bir turnuva olmasını diliyorum. Boşa izlemeyelim... Fakat Fransa'nın sürüm sürüm sürünmesi en büyük temennim.

15-25 Haziran'da Ukrayna'dayım. Sonra geri geleceğim ama hemen akabinde büyük ihtimalle, bir aksilik çıkmazsa, uzun bir süre yaşamak için orada olacağım. Asıl amaç dil eğitimi de bunun yanında güzel bir iş fırsatım da var. Hiç tepesim yok.

'Benim için cinsellik ikinci hatta üçüncü planda'

Duyan da hiç Ukrayna kadınlarını hesaba katmadım sanar. Ne kadar da mütevaziyim, 'İşte hem Rusça-Ukraynaca, hem iş...' Şimdiden ayarladım bir kaç bağyan. Bir kaç tane de Antalya mevkilerinden arkadaşların tanıştıkları ve yönlendirdikleri oldu, onlara da bir tanışmak gerek.

'Ukrayna'da kızlar teklif ediyormuş.'

Ukrayna'ya gideceğimi öğrenen arkadaşlarımın yapmaktan vazgeçemedikleri şakalardan biriyle bu mevzuyu noktalıyorum; 'Gelirken Free-Shop'tan karı getir bize ehe mehe'

'Ukrayna'dan ciddi teklifler aldım, herşey eşimi ikna etmeme bağlı. Boşanalım diyorum boşanmıyor şırfıntı. Evli de gidilmez ki şimdi oraya...'

Yaklaşık bir haftadır İstanbul'da, bir arkadaşım yanında mülteci hayatı yaşıyorum. Burada şartlar çok kısıtlı, bir boğaz manzarası bir de Beatles Rockband ile vakit geçiriyoruz. Devlet bize yardım etsin, mağduruz.

Önce Solo Play'de gitarı alarak Hard mode'u bitirdim, sonra bateride Hard Mode'u komple bitirdim. Sıra geldi expert'te ikisini birden bitirmeye de bateri için bir deneyeyim dedim expert'i, giderim bateri alırım daha iyi lan. O ne öyle! Ve youtube'da %100 çalan adamlar var, manyak mısınız oğlum?

Mentalist diye bir diziye sardık bu aralar. Başroldeki abi, Lugano ile Metin Uca'nın bir alışveriş merkezinde 'Çocuklarınızın Tipi Nasıl Olacak?' temalı, adını hatırlayamadığım sahtekarlık ürününe beraber girdiklerinde çıkan sonuç ne olursa işte o...

Nedense bu üç adamın da sinir bozucu bir gülüşleri olsa da, sürekli gülüyor olmaları gözümden kaçmadı. Ike Shorunmu, neredesin?

Dizi güzel ama... Hafif Dexter tadı bırakıyor damakta. Çoğu kişi 'Dexter çakması' olarak görebilir bu sebepten. Biz biraz da 'Katil kim?' oynayıp skor tutup eğlendiğimiz için o kısmını atlamış olabiliriz.

Fazla zamanınızı almayacağım, 'bundan böyle Dinamo Kiev de evde izlenir' diyerek noktayı gediğine koyuyorum.

4 Haziran 2010 Cuma

Akıllara Zarar İnsanlar #1: Şevket Kazan

Şevket Kazan, Sakaryalı olmasından utanç duyduğum bir Sakaryalı. Susurluk'ta adı geçmiş, o dönem adalet bakanlığı yapmış bir şahsiyet. Refah-yol hükümetinin ensesi kalınlarından. Fakat asıl önemli olan şey hakkında bakınız Ekşi Sözlük'ten Deccal ne güzel söylemiş zamanında;

sivas katliamında diri diri yakılan 37 aydının canilerinin avukatlıığını yapan bu zat, şimdilerde kuş gribi yüzünden yakılan tavuklara yapılanın vahşet olduğunu savunuyor. ve düz mantıkla bakınca olaya, metin altıok, muhlis akarsu, asım bezirci, hasret gültekin ve niceleri onun gözünde bir tavuk bile etmiyor.
(deccal, 25.01.2006 17:45 ~ 04.05.2006 11:36)

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Batarken Güneş Ardında Tepelerin Zillerine Basıp Kaçardık Talat Abilerin

Yıllarca önce bir arkadaşım bize kalmaya gelmişti. Çocuk kafası işte, salak salak şeyleri merak edersin ya, o da merak etmiş ve bana sormuştu; "Lan oğlum, kimbilir dünya'da kaç kişi şu anda sevişiyordur lan?" (Tabi orada sevişiyordu değil de argo bir söz kullanıyordu ama göğsümde yumuşattım da yazdım.) Sonra bunu tartışmıştık, uzun uzun... Uyumayıp da geç saatlere kadar dırdır ettiğimiz için de dayak yemiştik. Daha doğrusu yemiştim, misafiri dövecek değildi ya annem... Sonra arkadaşım bana üzülüp; "Sen de bana vur da bari ikimiz de dayak yemiş olalım." demişti. Hehehe gerizekalı...

Mahallede devam eden bir inşaatın önüne kum yığını dökülmüştü ve biz de mahallenin en salak çocuğunu kandıracağız diye tepesinden dibe doğru bi kuyu kazıp üstünü naylonla örtmüştük. (Çizgi film kafası) Ama işte hayat çizgi filmlerdeki gibi olmuyor kardiş, nım nım nım. Çocuk; "Hassiktirin lan" diyip gitti. Belki o da bir yerlerde bu tarz bir yazı yazmış ve bizden "Mahallenin salak kabadayıları..." diye bahsetmiştir. Zira sonrasında "O kadar uğraştık amına koyayım!" diye sızlanıp çocuğu döve döve çukura sokmuştuk.

Mahallede top oynamışlıkları olanlar bilirler, ya arabanın altına kaçar top ya da balkona, bahçeye... Mahallede top oynamak iyidir ama atan-alır kanunu meclisten geçtiği günden itibaren o top oynamalar işkenceye dönüşebiliyordu. Bizde de adamcağızın şansına top hep aynı balkona, o adamın balkonuna kaçardı. Adamcağız eşini kaybetmiş, iki tane kızıyla beraber yaşıyor ama kızları pek gözükmüyorlardı etrafta. Bir gün arkadaşlardan biri o balkona kaçan topu almak için su borusundan tırmandı, balkona atladı ve "Allaaaaaaaaaaaah, memelere geeeeeeeel!" diye bağırdı. Yaklaşık olarak 2-3 ay 'Sokak kapatma cezası" aldık. Resmen oynatmadılar bize o sokakta okullar kapanana kadar. Ulan meme işte, ne bağırıyorsun pezevenk!

İlkokul 3. sınıftan üniversiteye girene kadar her günümüzü, her anımızı birlikte geçirdiğimiz bir arkadaşım vardı. Arasıra tren garına giderdik onunla beraber... Önceleri hareket edecek trenin yoluna para koyup tren üzerinden geçtikten sonra o paranın ne olduğunu görmekti amacımız. Sonrasında ise "Acaba koşarak treni geçebilir miyiz lan?" oldu o amaç... Kalkışa yeni başlayan trenin sonundan 2-3 vagon ileri gidebildik diye bütün okula "treni geçtik oğlum!" diye anlatmıştık.

Bütün okulu "Sergen Yalçın benim amcam, onun da dayısı. Akrabayız biz zaten." diye inandırdığımızı hatırlarım. Biri de "Ulan bu nasıl akrabalık, anlamadım gitti." diye sormamış bak şimdi düşününce.

Aynı arkadaşımla bir zamanlar Sakarya'da faaliyette olan Arçelik Voleybol Okulu'nun idmanlarına gidiyorduk. (Voleybol okulu olmayabilir adı, onun gibi bir şeydi...) İdmanların dönüşünde de bir ev kestirmiştik gözümüze hem muhabbet ediyor hem de o evin camına taş atıyor, camda hareketlenme olunca da kaçıyorduk. Yine bunun gibi bir gün, camda hareketlenme olunca bir süre kaçıp sonra normal tempoya saldık kendimizi ve konuşa konuşa ilerliyoruz. Arkada, biraz uzakta koşan bir adam gördüm, aklıma o evde yaşayan biri olabileceği geldi ama pek ihtimal vermedim ta ki; "Sizi orospu çocukları sizi!" diye başlayıp "Bir daha taş atın da göreyim" şeklinde biten konuşması süresince dayak yiyene kadar koca adamdan.

Şimdilerde şehir dışına çıktığımda eğer annem arıyorsa öf pöf çekerim... Telefonu açar; "Ya anne iyiyim ben, niye durmadan arayıp kontrol ediyorsun?" diye de azarlarım. (İnsan annesiyle öyle konuşur mu eşek! diyenleri duyar gibiyim, haklısınız. Sonra ben de üzülüyorum.) Fakat sevgili anneciğim hiçbir zaman da şu anlatacağım olayı yüzüme vurmaz;

5-6 yaşlarındayım. İzmit'ten anneannem geldi trenle, 3-4 saat oturup bizimkileri falan görecek sonra da beni alıp gidecekti güya. Vakit geldi, annemle babam bizi istasyona kadar bıraktılar, trenin kalkış düdüğü çaldı ve benim o an annemi isteyesim tuttu. Anneannem bırakmadı tabi doğal olarak, "Manyadın mı evladım? Tren hareket ediyor... Evin yolunu nereden bulacaksın hem" dedi. Anneannemin kucağından fırlayıp trenden atladığım gibi, "Böhüeee anneeaaaaaaaa!" diye anıra anıra eve koştum. Cidden uzun yoldu lan şimdi düşünüyorum da... Nasıl buldum evi bir yana, o arada koşarken insanlar neler düşünmüştür kim bilir... Anneannemin yüreğine inmiş tabi, o zamanlar cep telefonu falan yok. Kadının bütün yolculuğunu zehir etmiş, ana kuzusu moduna girmişim. (İnsan anneannesine öyle yapar mı eşek! diyenleri duyar gibiyim, haklısınız. Hâlâ üzülüyorum.)

Yaz ayı, insanlar tatile gitmiş, leş gibi sıcak ve biz mahallede üç tane gerizekalıyız... Canımız sıkıldı, hava çok sıcak olduğundan dışarıda bir şey yapamıyorduk. Akranım olduğu halde at yarışı oynayan biri vardı mahallede, "Gel dedi x'i kekleyelim, paralarını alıp dondurma alalım." Oyunun adı; "Altılıcılık" Çocuğa evdeki boş kuponlardan birini verdik, o da doldurdu kafasına göre rakamları. Ben bahisçiyim, bana getirdi kuponu. Ben de kafasından koşuları anlatacak arkadaşa gösterdim. 6. ayağa kadar çocuğun bütün tahminler tuttu da altıda kaldı gariban. Bahse koyduğu parayla biz de dondurma aldık. Çocuk olayı nasıl anlayamadı, ben de hâlâ onu anlayamıyorum.

Müstakil bir ev/apartman vardı mahallede. 3 katlı aile apartmanı. Dedenin iki çocuğu, iki katta eşleriyle falan gibi bir durum işte. Onların çocukları da benim akranım, arkadaşlarım. Bir de bahçeleri vardı, arka tarafında tente, oturacak yerleri falan olan... Orada Karate Kid'çilik oynardık. Bunların üçü akraba, oyunu kuran onlar olurdu. Bana hep Miyagi-San olma rolü düşerdi. Dayanamadım bir gün, "Ya amına koyayım niye ben hep Usta bilmem kim oluyorum" demiştim, "Sana yakışıyor" demişlerdi. Bir daha soramadım o soruyu. Patronundan zam isteyemeyen ezik adam gibi... (-Artık bir zammı hakettiğimi düşünüyorum patron! -Sana bu maaş yakışıyor. -Eyvallah patron...)

Böyle geçen bir çocukluk... Şimdi, en azından buralarda, pek mahalle arkadaşlıkları kalmadı. O zamanlar beraber oynadığın mahalleden arkadaşlarını şimdi senin gibi büyümüş görünce şaşırıyorsun. Bazısı evlenmiş, bazısı yurt dışında hayat kurmuş arada tatile geliyor, bazısı hapise girmiş de çıkmış haberin yok... Türlü türlü hikayesi olan bir dünya çocuk, fakat hepimizin ortak noktası bir dönemler saçma sapan şeyler yaptığımız bir çıkmaz sokak, bir okul, bir tren garı vesaire... Görünce şaşırıyorsun, "Vay Tulum! Naber ya?" diyorsun, çocukluğunu hatırlıyorsun.

13 Mayıs 2010 Perşembe

30407

Sigaranı yakıp günün erken saatinde sırf arkadaşların istediği için gittiğin ikinci sınıf bir bardan adımını dışarıya attığında gözüne verdiği ıstıraptan başka bir boka yaramadığını düşündüğün güneşin altında yürürken, istemsiz olarak belli bir oranda kaybettiğin görme yetinin sebep olduğu üzere yolda başka bir ayyaşa çarpıp, pardon kadar basit bir kelimeyi söyleyip söyleyemeyeceğinin muhakemesini yapmaya başlıyorsun kendi kendine.

Sen bu muhakemeyi yaparken adam yanındaki arkadaşıyla arkasına dönmüş, "Dalsak mı orospu çocuğuna!" diye aklından geçirmektedir muhtemelen ve sen "Siktir et..." deyip geçiştirebilmede karar kılmış ve on - on beş adım kadar ilerlemişsindir bile çoktan. Alkolün verdiği savunmasızlık ve zayıflık hissiyatıyla şimdi, hemen o an, arkandan kafana doğru inebilecek bir yumruğun ve sırtına doğru yapışan bilmem ne marka ayakkabının seni ne kadar incitebileceğinin muhakemesini yapmaya devam edersin, ta ki gideceğin yere gidene kadar.

Kendini attığın herhangi bir yerde gecenin bir vakti uyanıp, "Ulan yine şaşırdık günleri!" diye yakınacağın anlara müteakip yastığındaki salya kalıntılarını, midenden yutağına, ve hatta biraz da zorlarsan, dilinin ucuna kadar gelip de içini yakan o pis sıvıya lanetler düzersin. Ağzındaki çamur tadı ara sıra yaptığın bu kaçamaklara bilmem kaçıncı kez tövbeler etmene sebebiyet verecektir lakin bilmem kaçıncı kez o yemini bozacağının farkında olmayacaksın.

Gecenin bir yarısı kahvaltı niyetine ne yiyeceğin değil, şimdi bir daha nasıl uyuyacağın ve ertesi gün eve nasıl döneceğin kafanı kurcalar. "Siktir et..." deyip geçiştir ve tekrar uykuya dalmak için taklalar atacağın kadim dost evi yatağın olan koltuğuna geri döner ve kafana kadar çekersin yorganı, pis nefesini sonuna kadar hissedeceğin tek yere. Pis herif! Pis!

Sabaha karşı kafanı sikercesine çalan telefonda yazan adı bulanık bulanık gördüğünde sana, "Hay amına koyayım..." dedirtecek tek şey yakın olduğun arkadaşlarından birine vermiş olduğun sözü idrak edebilmiş olmandır ki bu sana geçici olarak ayılma ve "Siktir et..." diyebilme şansını tanır. O dostunu kırabileceğinin, sözünden dönen bir gerizekalı olman pahasına bangır bangır çalan telefonun sessiz tuşuna basarsın. Cevapsıza düştüğü anda, komple sessize alırsın, hem telefonu hem kendini...

Gözünü tekrar açtığın vakit yavaş yavaş uzaklaştırmaya adarsın kendini insanlardan, muhabbet etmeye korkar olursun. Önceden yapmaktan zevk aldığın her şeyden kaçar, zevk almaz olur ve üşenmeye başlarsın. Sonra senin hâl ve tavırlarına cevaben senden uzaklaşmaya başlayan insanları farkettiğinde "Siktir et..." dersin ama bir yanından da içten içe merak eder, ne yaptım ki?

"Siktir et!" dersin, seninkisi derdini anlatacak kadar yaşamaktı, onlar anlayacak kadar yaşamadı ve zaten suç sende hiç olmadı...

4 Mayıs 2010 Salı

M.S. 05.03.2010

Bronx zamanlarında caddenin başına kuyruk oluşturan, gelecekleri hakkında gayet olumlu düşüncelere sevk eden bir gruplardı. Sonrasında sessiz sedasız Hikayeler Anlatıldı albümü geldi, 2004 yılında.

Gelsin biri gitsin biri silicem gelmişi geçmişi diyen kel kafalı bir adamın şarkı söylediğini gördük sonra televizyonlarda. Boşver, Karışmasın Kimseler, Hayat Mars Etti üç yıllık bir bekleyişti Gripin konusunda Gripin sevenleri idare edecek şarkılardan bazılarıydı...

Saat üç,
Ayaktasın,
Uyku tutmamış yine.
Ne yazıyorsun kara kara,
Beyazlar üzerine?

2005 yılında vol 2. dediler, tekrar aranje edilmiş olan şarkılarının yanına favorilerimden biri olan Senle Yarınım Yok ki ve Daha Gençsin'i eklediler.

2007 yılında ise tanınırlıkları biraz daha artmış, çeşitli festival ve gençlik şenliklerinde boy göstermiş ve seven tayfalarını genişletmişlerdi. Belki de popülerliğin biraz bu şekilde artmasından, belki de -kanaatimce- Emre Aydın denen acayip insanın saçma sapan ruhunu albüme katmasından ötürü bende hayal kırıklığı yaratan fakat bir çok kişi tarafından sevilen Gripin albümlerini yaptılar.

Görmüyor musun kabuk bağlamıyor kanattığın hiçbir yaran,
Hiçbir zaman geri dönmüyor kaybettiğin onca insan.
Saat dört olmuş arıyorsun çaresini hüznün kederin,
Acıdan başka dermanı yok ki boşvermiş bünyenin...

M.S. 05.03.2010 tarihi benim için Gripin'in tekrar Gripin olduğu ana denk düşer. Bıkmadım dinlemekten, uzunca bir süre daha da bıkacağımı sanmıyorum.

Uyandım, Saat üç, dört, beş bana hiç farketmez!
Ne zaman çalınsa kalbim,
Derler ki,
Bir arkadaşa bakıp da çıkacaktık...

2013'te de 6'yı aynı başarıyla dinlemek dileğiyle...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Sen Kibrıs'a Gezmiya Gitdın?

Haftasonu Kıbrıs'taydım... Yavru vatan dediğimiz yere bir seyahatin söz konusu olduğunu duyunca bir ay öncesinden bileti alıp sazanlamıştım, "Ben de varım!" dercesine... Niye öyle atraksiyona girdim bilmem gerçi!

Adapazarı'ndan Sabiha Gökçen'e gitmek cehennem azabının bir demosu! Arkadaş, bu kadar çileli bir şey söz konusu olamaz... Özel şirketler falan bulduk ama hiçbirinin servisi bizim uçağın saatine denk düşmediğinden ve özel servis için de kişi başı 40 lira istediklerinden yanaşamadık öyle bir şeye. Biz de sonra çare olarak İzmit'e kadar babamın eşliğinde, İzmit'ten sonra da Havaş ile gitme programında karar kıldık.

Aslına bakarsanız, giren çıkan yine bana oldu. İzmit'e kadar yaktığımız benzin, İzmit'ten Havaş'ın alt tarafı Pendik'e kadar götürmek için kişi başı 17 lira almasıyla 40 lirayı hayli hayli geçti benim harcama.

Dış hatlar terminali girişinden içeri doğru süzüldüğümüzde daha Ercan Havalimanına Check-In açılmamıştı, Simit Sarayı bölümünde kahvaltı yapalım dedik... Kahvaltı yapan sigara tiryakisi her insan gibi havaalanından çıkış yaptım tekrar.

Sigaramı yaktım içiyorum, saat sabahın 7'si... Karşıdan eşiyle bir adam geliyor, tipi de bir o kadar tanıdık... "Nereden tanıyorum ben bu adamı?" derken bana uyuz uyuz bakışları, yanımdan geçerken çıkardığı "cık cık cık, sabahın bu saatinde..." diyişinden hatırladım, Ubeyd Korbey. Uçakta da gördüm kendisini, Kıbrıs'a gidiyormuş, iki sıra arkamda oturuyordu.

Free Shop'un eski cazibesi kalmamış sanırım ya da Sabiha Gökçen fiyatlarını biraz şişirmiş zira 1 lt.'lik Jack Daniel's Ercan'ın Free Shop'unda daha ucuzdu... Kullandığım parfümün Free Shop'taki fiyatı ile orijinal fiyatı arasında da pek fark yoktu eğer Euro hesabını yanlış yapmadıysam ki yapmadığımı düşünüyorum, aldığım puroların fiyatını doğru hesaplamıştım.

Pegasus'un uçaklarına benim ayaklarım sığmıyor arkadaş... Yine bacakları göbeğe kadar çekerek yolculuk ettik. Yanımda oturan arkadaşım da zira öyle, uzun boylu olmanın her türlü dezavantajını yaşadık.

Kıbrıs'a dair ilk izlenimim havalimanından dışarı çıktığımız an oldu, her taraf lüks araba kaynıyordu ki taksiler bile Mercedes'ten aşağı değildi. Mercedes'ti bir çoğu hatta... Bizi almaya gelen arkadaş da Porsche Cayenne ile gelince emin oldum. Fakat daha sonra kalacağımız otele vardığımızda, otelin önünde geçen otobüslerin rezilliğini görünce; "Sanırım Kıbrıs Dubai-Hindistan karışımı bir yer" diye düşündüm...

Yağmuru da beraberimizde getirdik... Selimiye Cami'si dedikleri, eski adı St. Sophia Katedrali olan, Türkiye'deki Aya Sofya'nın bir benzeri hikayeyi sahip olan yerin yanındaki şimdi adını hatırlayamadığım fakat Kıbrıs'ın ev yemeği kültüründen mönüsünü oluşturmuş, ufak bir restoranda yemek yemek için oturduk. Amacımız dışarıda yemekti ama gök gürültüsü ile gelişini haber veren inanılmaz bir yağmurun ardından içeriye kaçıverdik. Şans işte, Antalya'ya gittim neredeyse kar yağacaktı, Kıbrıs'a gittim 2. sel felaketine sebep oluyordum az daha...

Cuma akşamı Lefkoşa Sarayönü Rotaract Kulübü'nün davetlisi olarak Golden Tulip Nicosia'da (Nicosia, Leşkoşa demekmiş...) Balo'daydık. Bunun sebebi de benim dönem sekreteri olduğum Adapazarı Rotaract Kulübü ve Lefkoşa Sarayönü Kulübü'nün ikiz kulüpler olarak gerçekleştirdikleri projelerin Avrupa'da İkincilik Ödülü'ne layık görülmesiydi...

Her şeyin çok güzel olduğu gecede, başımıza gelen tek aksilik ana yemek alamamış olmamız oldu ki onda da insan faktörünün öküzlüğüne şahit olunca pek kafamıza takmadık, güldük hatta... Garsona dedik ki; "Bize ana yemek tabağı gelmedi...", önümüzdeki çatal ve bıçağın kirli olduğunu görüp; "Yemişsinizdir siz..." dedi herif bize. Ordövr tabağına dair bir fikir oluşamadı herifte, o çatal ve bıçağın kirli oluşunu oraya bağlayamadı...

Daha sonrasında ise otelin Casino'suna indik... Haluk Levent'ten tut, Keremcem ve Mehmet Ali Erbil'e kadar bir çok ünlü gördük. (Mehmet Ali Erbil gerçek hayatta da sinir bozucu bir şekilde Ihıaaa ıhıaaa ıhıaaa şeklinde gülüyormuş, onu öğrendik...) Yine de yeni nesil kolsuz Jackpot aletlerinin mantığını öğreten de bize o oldu. (Bir ara arkadaşlar 300 Euro kâra kadar geldiler ama sonra buharlaştı o para bir şekilde...) Casino olayı çok acayip bir olay...

Pazar günü ise Girne'deydik. Bu sefer de Girne Liman Rotaract Kulübü'nün davetlisi olarak... Alsancak'ta güzel bir Kıbrıs Kahvaltısı yaptık, çok da güzel bir yerde. Mekanın adını hatırlamıyorum ama her tarafı çiçeklerle, otlarla bezeli labirent gibi bir yer, sağda solda hayvanlar, ortada kahvaltı yapacağın bir bahçe ve yüzme havuzu var. Kahvaltı sonrasında Girne Limanı'na doğru hareket ettik.

Çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni ile tanıştım Girne'de şans eseri, hayatımın en büyük tesadüflerinden biri olabilir. Girne Limanı çok güzel, sahil şeridi ise Kordon'un bir benzeri adeta. (Kordon mu oraya benziyor yoksa orası mı Kordon'a, bilemem) Gerisinin İzmir'le başka bir alakası yok.

Cumartesi gecesi yemek yediğimiz Archway Restoran'da çok eğlendik ama mekan inanılmaz kazık... 45 ytl. + içkiler ekstra + masaya oturduğun anda doldurulan, içmesen de parası alınan SU 4 TL.! Servis rezalet, yemekler parça parça geliyor, geldiklerinde buz gibi olmuş olarak geliyor. Alkollü içki istiyorsun yarım saatte geliyor... Bir de üstüne fiyatlandırmanın bu olduğunu görünce sıyırıyor insan...

Dönüş uçağımız Pazar sabahı saat 7.10'daydı... Ercan'a geri döndüğümüzde kapının önündeki kalabalığı görünce farkettik ki bir terslik var... Orada emin oldum işte kesin olarak, Kıbrıs; "Dubai-Hindistan karışımı" bir yer... Kıbrıs'a sadece kumar oynamak için haftasonu gelen insanlar, bir de bizim gibi seyahat amaçlı gelen bir çok insan var ve sabahın o saatinde kalkacak bir dünya uçak varken girişi ve güvenlik kontrolünü tek geçitten yapıyorsun. İçeriye girmek, içeriye girdikten sonra pasaport kontrol noktasına gitmek tam iki saatimizi aldı. Erken gitmesek, uçağı kaçırabilirdik... Kontrol noktasında telefonu, bozuk paraları, saatin falan olduğu sepeti sağa sola fırlattılar, her şey yere düştü ayar oldum zaten!

Yine Pegasus'la döndük... Check-In yapacakken arkadaşım; "Güvenlik kapısının olduğu yerden al, sıkışmayalım" dedi ama "Ben o mesuliyetin altına girmem oğlum, bir şey olur falan panik yaparım, kapıyı açamam" dedim. Güldü... Nasıl bir şans ise, güvenlik kapısının oraya düştük random olarak.

Sabiha Gökçen'e iniş büyük bir eziyet oldu, kulaklarım basınçtan öyle bir ağırdı ki az kaldı kan gelecekti... Beynimin nasıl zonkladığını ise tarif edemem. İlk defa böyle bir şey başıma geldi iniş anında. Arkadaşımın teorisi, uçakta tuvalete girmiş olmamdı ki o da kendi başına benzer bir olay geldiğinden ötürü bunu söyledi. "Sifonu çekince basınç şöyle böyle" şeklinde giden ama kulaklarımın bana yaptığı işkenceden çoğunu duyamadığım bir teoriydi.

Evet tuvalete girdim ama nasıl girdim? Benden önce giren adam kalkışın bittiği ve uçuşa geçtiğimiz anda girdi, zaten bir saatlik uçuşun yarım saatini orada geçirdi. Uçak tuvaletinin kapısının önünde kuyruk vardı! Adamın ardından ben girdim ki, o koku şu anda beynimin duyu bölümünde iz yapmış durumda... Girdiğim gibi sifonu çektim, işedim, tekrar sifonu çektim. (Arkadaşın teorisi doğruysa iki kere sifonu çekince acı katlanmış olmalı...) O kadar hızlı hareket ettim ki; "Bu çocuk girdi, çıktı hemen. Kesin işemiştir, sıçıp bu kokuya sebep olan kişi başka biri olmalı" desinler diye, o koku üzerime kalmasın diye... Niye öyle bir şey olacaksa, adamın yarım saat orada durduğunu pek çok kişi gördü zaten.

Uçaktan indikten sonra yaklaşık 5-6 saat boyunca o kulakların sebep olduğu ağrıyı tarif edemem... İndiğim gibi burnumu kapatıp "hıkpppppppp!" yapmıştım halbuki defalarca. (:Hıkppp yapmak:) Şu an bile sol kulağıma su kaçmış gibi, haşır huşur sesler geliyor içerisinden... (Kim bilir hıkpppp yaparken kaç tane beyin hücremin ruhu şâd oldu!)

Ercan'ın Free Shop'ta (Biz kısaca Ercan diyoruz, o kadar saat vakit geçirince orada kanka olduk haliyle!) sordum, "Ne kadar içki sınırı?" dedim. "Nereye gidiyorsunuz?" dedi; "İstanbul" diyince dört litre olduğunu söyledi. Ben de ona güvenip bir litre Black jack, Malibu, Bailey's falan kaptırdım. Üstüne de üç karton tütün aldım, sarmalık. Tabi Sabiha Gökçen'in gümrükten çıkarken, "Hop bilader..." dediler.

"Ama abi ben orada sordum... Yoksa ben de bir litre biliyordum limiti ama onlar öyle diyince..." falan şeklinde anlattım mevzuyu, "Bir İngiliz adam, İngiltere'ye gidecek..." şeklinde bir hikaye anlattı, iki kere anlattı hem de... Bayılttı bizi orada herifçioğlu! Sanırım herkese anlatıyor. Neyse izin verdi, "bir daha olmasın, kanun şu kadara bu kadara izin veriyor" falan dedi de geçtik.

Bilmeyenler için yazayım, Bir litre alkollü içki, iki karton sigara imiş sınırlama... Fazlasına ceza yazıyorlar ya da elinizden alıyorlar.
  • Kıbrıs güzel yer, bir hafta tatile gidilir. En azından bu sene olmadı, seneye gideceğim ben. Biraz iyi parayla gitmek gerek gerçi onu anladım ben.
  • Fakat ucuza da yerler vardır mutlaka, benim ucuza kaçacak bir ortamım yoktu orada başkalarının planına uymak zorunda olduğumdan.
  • Casino'lar mutlaka denenmeli ama iyi otellerin Casino'ları denenmeli. Yoksa adım başı en boktan otelin bile Casino'su var, sikiyorlar adamı...
  • Şiveleri çok komik. Aslında komik demek doğru değil, şirin, tatlı, "oy canım canım" denilecek türden bir şiveleri var. Soru ekleri pek kullanılmıyor, başlıkta da görüldüğü üzere.
  • Ballı katmer inanılmaz bir şey!
  • Hellim peyniri desen aynı...
  • Bir de değişik bir yeşil zeytinleri var, adını söylemişlerdi ama unuttum.
  • Köftelerinin tadı bizim mücver gibi ama adı farklı...
  • Her türlü şeyin macununu yapabiliyorlar. Karpuz kabuğu macunu yedim ben, enfesti. Bir de ne yemiştim... Turuncuk muydu onun adı? Hmm... Ona benzer bir şey, macun yine...
  • Her yer yasal bahisçi kaynıyor, birine bile girip de bir kupon yapamadım ya ona yanarım.
Gönül isterdi ki yazıyı fotoğraflarla süsleyebileyim ama gidiş günü sabahın köründe uyanınca unutmuşum makinayı yanıma almayı... Yoksa Büyük Han, Girne Kalesi, Bedesten'de gezdik. ama fotoğraf yok elimde... Böyle uzun, sıkıcı görünümlü bir yazı oldu ama benim için gayet eğlenceli bir tecrübe, gezi oldu. İmkanı olan gitsin görsün, vize istemiyor, pasaport istemiyor. Nüfus kağıdını kap git!