16 Mart 2012 Cuma

Beşiktaş - Atletico Madrid: Belki Şehre Bir Film Gelir


- İtiraf edeyim, dün akşama kadar Beşiktaş’ın turu geçeceğine dair inancım sıfırdı. Lakin dün akşam Chelsea’nin çatır çutur oynayarak Napoli’yi elemesini izledikten sonra, kafamda ufacık bir “Acaba?” oluştu. Hesaba katmadığım şey, Beşiktaş’ın bir Chelsea olmadığıydı.

- Bir de maça “Yürü Güneşe” ile çıkmak da hafif bir gaz vermedi değil. Sonra beklentilerimi düşürdüm, en azından koşsunlar, üstlerinde forma varken kansızlık yapmasınlar, elensek de koymaz diye düşündüm. Elenmemiz pek koymadı da, takımın tamamının sıçması koymadı değil.

- Maça klasik “Gol atmak zorunda olan Türk takımı” gazıyla girmesek, işler daha değişik olabilir miydi, sanmıyorum. Ama beşinci dakikada İsmail’in ortasında, Almeida’nın göğsüyle indirip Simao’nun gelişine vurduğu top kaleye girmeyince, işlerin bizim istediğimiz gibi gitmeyeceğini az çok anladık zaten.

- Arda’yla Ekrem’i karşılıklı oynarken görünce; akıllar bir an 2009-2010 sezonuna gitti. Ali Sami Yen’deki maçta Mustafa Denizli 9 kişiyi sahaya dizmiş, Ekrem’i de Arda’nın başına vermişti; 3 yemiştik o maç. Hatta Mustafa Sarp’tan gol yemiştik. Serdar Özkan’a edilen küfürlerin yavaş yavaş çoğalmaya başladığı maçtır.



- Arda’yı yuhalama mevzusu aslında çok basit bir konu. Arda Galatasaray’da oynarken de İnönü’de yuhalanıyordu; Arda Atletico’da oynarken de İnönü’de yuhalandı. Yerli futbolcuya yurtdışında oynadığı için kültür ateşesi muamelesi yapmaya gerek yok. Arda yuhalanır, maç sonunda Arda, “Ya ben çok konuşmayayım, konuşunca yine laf oluyor” der; bu döngü böyle devam eder, çok büyütülecek bir durum değil.

- Bu yuhalama işinin ağababasını, 2004-05 sezonunda Efes Pilsen yapmıştı. Playoff turunda Efes Panathinaikos ile eşleşmişti, Pana’da da o sene NBA’de kullandığı tek şutta blok yiyip geri dönen İbrahim Kutluay vardı. Serinin ikinci maçı Abdi İpekçi’deydi, ben dana gibi bir hafta önceden maça bilet almıştım; maçtan bir gün önce maç Efes maçı ücretsiz yapmıştı. O dönem maçlara kamerayla gitmek gibi bir alışkanlığım olduğundan, o maçın kasedi hala bir yerlerde durur.

- Neyse, İbo’ya geri dönersek, o sene hem NBA’de batırdığı için, hem de Fener’e değil de Pana’ya geldiği için salonda inanılmaz bir tepki vardı İbo’ya. İşte top ele gelince yuhalamalar, sahaya su şişesi atmalar filan. Ama asıl tepki, molalarda Demet Akalın çalmasıydı; bütün Abdi İpekçi molalarda “Unuttum boyunu posunu…” diye inliyordu. Beşiktaş taraftarı Arda’ya böyle bir şey yapsaydı bu akşam, yarın bütün taraftarı aforoz ederlerdi.

- Atletico’nun kalecisi Courtois’nın kumaşı güzel. Gerçi bugün kendisine top gelmediği için pek görmedik ama, Cech’ten sonra Chelsea kalesini en az bir 10-12 sene götürür gibi. Tabi Stamford Bridge her osuruk maçtan sonra kaleciyi yuhlamadıkları için de olabilir.



- Hakkaten Cenk’i yuhlayanların allah belasını versin. Amına koyim, Beşiktaş kalesine kim geçiyorsa, kalecinin iyiliğinden kötülüğünden bağımsız, iki kötü maçta yuhu yapıştırıyor herkes. Hakan’ı da yuhladık, Korcan’ı da yuhladık, Ramazan’ı da yuhladık (hem Kurşunlu, hem Özcan), Runje’yi yuhladık; hatta utanmadık, çarpılmayı göze alarak Cordoba’yı bile yuhladık. Daha sonra stadda atkıyı havaya kaldırıp çektiğimiz fotoğrafları Facebook’ta paylaştık. Siktiğimin döngüsü Cenk’i de yiyecek.

- Saçlar 3 numara, kirli sakallı Edu > Ciks saçlı, parlak suratlı Edu.

- Anneyle maç izlemek çok değişik bir keyif. Sivok’un Arda’yı makasa aldığı bir pozisyon vardı, “E ne var istemeden yapmış, beraber düşmüşler.” dedi annem. Evet Sivok için.

- Gol atmak zorunda olan Beşiktaş’ın tarifesi: Holosko + bir miktar yusuf yusuf.

- Ercan Taner’in o anda görüntüde olan Abdullah Avcı ve Okan Buruk’tan bahsederken, bir sıra aşağıdaki Ziya Doğan’ı görmemesi.

- Hakem Tagliavento yakışıklı adam, Desperate Housewives’te filan rahat oynar da, net kırtasiyeci. Renkli fotokopiyle çoğaltmış gibi sarı kart çıkarttı herif.

Foto: Reuters, Getty Images.

19 Mayıs 2011 Perşembe

Behlul Kacar

Su yazacaklarimin ne kadar gerekli olup ne kadar gerekli olmadigi konusunda hicbir fikrim yok zira dusundukce bile bir o yana bir bu yana cekiliyor fikirlerim, icim geciyor akabinde. Dusunmeden zikretmek en dogrusu sanirim...

Bu blogu dolledigimiz zamani hatirliyorum... Eh, unutmadim da zaten. O zamanlar ulke sinirlari dahilindeydim zaten ve sik sik kakara kikiri sekilde bulusup geyigin dibine vuruyor, bir yandan da ama iyi ama kotu bir seyler yapiyorduk bu platformda...

Ha burayi acana kadar olan kisimda yasananlar da, malumunuz, pek ic acici seyler degillerdi. Bir sekilde buraya vardik nihayetinde. O muhabbetleri acmaya da niyetim yok. Ustunden geceyim dedim zira orada yasananlardan ders alarak girdik bu muhabbete de.

Iyi-kotu, sacma-mantikli, uzun-kisa bir seyler yazdik, paylastik bu gunlere kadar geldik...

Sonra ne oldu bilmiyorum. Birden yavas yavas elini etegini cekmeye basladi herkes... Kimse bir sey yazmamaya basladi. Cok da onemli degil, herkesin hayatla alip veremedigi seyler var ve nihayetinde burasi da belirli periyotlarda insanlari bir seyler yapmaya zorladigimiz bir yer de degil. Hatir-gonul-istek ucgeninde donen amator bir mecra iste...

Kendimden ornek vermem gerekirse, buraya yerlesip de hayatimi bir duzene sokana kadar ben de zaten uzunca bir sure bir sey yazamadim. Bu kadar uzun ara verince yazmaya -ki beni bilen bilir ne kadaaaan da klavye gevezesiyimdir- insan adapte olamiyor kolay kolay. Diyeceklerini toparlayamiyor, istegi pek olmuyor, zaman ayiramiyor.

Ama, yine nedendir bilmem, bir populer olma hirsi var ki beni kizdiran da o oldu iste. Zaten bir ara blogdan ayrilip Sansal'in yogun israrina boyun egdikten sonra geri dondum. Yazdim cizdim bir seyler daha... Ama su populer olma hirsi yok mu, ben onu cozemedim. Nereden peydah oldu hala onu anlamadim...

Anladigim tek sey es-dost kurbanda danaya girer gibi blog muhabbetine girilmeyecegi oldu. Omru bir yere kadar oluyor, onu anladim. Kalbi kiriliyor insanin...

Her insanin hayatinda bazi donemler donum noktalari olur. Ben de bu blog mevzusunda bunun yani sira bonus olarak da ulkeyi degistirdikten sonra dusen maskelerin ardindakileri gorebiliyor olmanin hakli gururunu yasiyorum.

"Insanlar neyin ne, kimin kim oldugunu gurbette anlar." derler ya, biraz da oyle oldu iste. 80 yasinda kalem tutabiliyor olursam yazacagim kitaba ekleyecegim bir konu -aslinda sadece bir anektod hatta belki de bir paragraf- cikmis oldu o kadar.

Sevgili dostlarim, bu isler boyledir. Herkes hayatin bir yerinden tutmaya calisiyor anliyorum ama bilseydim hayatin oralarindan tutmaya calisacaginizi hic girmezdim bile durduk yere su blog muhabbetine onu demeye getiriyorum.

Benim de yanlislarim olmustur sizlere karsi elbette, surc-u lisan da etmissem sayet komple affedin.

Mesela su blog idman yurdu denen naneye girme muhabbetine aklim yatmadigi ve veto ettigim icin ozur dilerim. Belki de yanlis yaptim... Simdi takipci sayimiz yuz kusur degil de bin kusur olsaydi belki ben su an bunlari yazmiyor olacaktim cunku bana bunlari yazdiracak nedenler ortaya cikmamis olacakti. Ya da herhangi bir okur kazanma cabanizi engellememis olsaydim diyelim... Tamam anliyorum, bir yerden sonra bu platformun size bir yarar saglamayacagina kanaat getirmis olabilirsiniz ve bunlarin bir cogunda benim kararlarimin etkisi var.

Twitter'dan gelen anlik tepkiler daha gurur oksayici tabi, kabul ediyorum. Ayrica bir re-tweet ile bir anda yuzlerce kisiye ulasip farkedilebilir hale gelebiliyor insan.

Bunlardan ayri olarak forumda da artik bir tepki almiyoruz, bu da tabi uzucu. Benim sanirim sikimde degil de gururu oksanamayanlar var gozukuyor buradan. Gelemiyoruz agabeylerim, mazur gorun. Ben gelemiyorum en azindan...

Ne yapayim? Biraz kafa dinlerim, zaten Turkiye'ye donusume de pek bir sey kalmadi... 9 ay oldu, ozledim herkesi. Hasret gideririm. ana yemegi yerim biraz. Sonra da bakarim yoluma. Kimseyi rahatsiz etmeyip, arkadas bildigim birilerini kirmadan, tutamayacigim sozler vermedigim bir kosede icimi bosaltir ve takilirim. Tumblr mi acsam?.. Yok ya, hic gerek yok...

Gecen sefer 2-3 hafta sonra farkettiniz blogdan ayrildigimi da "ne oldu?" diye kapimi caldiniz. Gerek yok, bu sefer kalkmayin yerinizden. Bir sey olmadi... Ben de artik 'ya soyle yapsam suna ayip olur mu acaba?' diye dusunmeden kendi kararimi rahat rahat alayim istedim.

Kizgin? Eeeh, belki... Ama kirgin falan da degilim, sade arkadasligimiz sade bir sekilde devam edebilir benim acimdan sorun yok. Sonucta en minimal halinde surada bile 2 yilda 1.396 sekilde birbirimizle bir seyler paylasmisiz az degil yani.

Neyse, herkesin tuttugu kendine, her koyun kendi bacagindan asilir vesaire. Tarkan sarkisina donmeden gecirdigimiz su zaman dilimi icin tesekkur ederek hepinizi yanaciklarinizdan opuyorum.

P.S.: Yarin obur gun birilerini unlu edebilecek konuma gelirsem ilk sizi soyleyecem lan! Canimsiniz. Ha bana da lololo ya da 'Ya falanca ariyor, ben bir konusmaya cikayim' tribine girerseniz kulahlari degistiririz ona gore. Pesin soyleyeyim de sonu buna benzemesin bu sefer.

P.S. 2: Manchester rovansi alir... Varinizi yogunuzu, en kotu esinizi dostunuzu satip basin Manchester'a. Hadi bakalim.

10 Mayıs 2011 Salı

Fix You


Basima bir sey gelmeyecekse, hacca gitmek yerine buraya gitmeyi yeglerim... Gotunuzden anlamamaniz umuduyla.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Nuri Şahin @ Real Madrid


Son girdiğim post üzerinden kaç ay geçti acaba... Yine fotoşopla döndüm. Nuri Real Madrid'de artık. Fanatik-Fotomaç falan yarın formayı giydirir - belki giydirmiştir bile- ama ofiste işlerden bunalınca kafayı rahatlattım. Çok da yakıştı la forma...

Ofiste 5 kişiye sordum, bilemediler, burada da sorayım; kafayı yerleştirdiğim vücut kime ait?

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Dexter's Victims

Marine

`Kadin milleti otobus gibidir, zamani gelince kalkar gider.` dedi... Bir nefes cektim filitresiyle vuslatina sayili saniyeler kalan sigaramdan, uzun uzun baktim, olabildigince uzun ufledim sigarami. Nuri Bilge filminde karakterlermisiz gibi, konusmadim. Disaridaki pastel renkler suzmeler halinde buyur ediliyordu perdenin arasindan, dusunceliydim. `Turk'uz lan biz, ne zaman gorduk toplu tasima aracinin zamaninda kalktigini? Mecazini siktirme de birami doldur' dedim. Sessizlestik... Sadece kopuren biranin fokurtulari duyuluyordu, bir de yan daireden inleme sesleri...


Fotograf: Beer by ~luckystriked

30 Nisan 2011 Cumartesi

How Can I Go To Sultanahmet Ulan!


Canim sikiliyor, yalnizim. Klise degil mi? Evet...

Ama bu her basima geldiginde biliyorum ki her kim olursam olayim 'Kimim abi ben ya?' diye kendime soracagim, devaminda her nerede olursam olayim 'Burada ne isim var?' diye dusunecek, seneye de giyerim diye ruhuma gecirdigim buyuk beden sikintilarin efil efilliginde circir olup icime sicacagim. Vicik vicik, isik kirilmalarinin en catlaginin eseri olan boktan bir renk ile... Boktan bir renk olmasi bok rengi olmasindan ote gelen o boktan renkten bahsediyorum, hepimiz gormusuzdur bir kere. Bayanlar haric, onlar osurmaz ve de sicamaz. Bu delillerin isiginda circir da olamazlar.

Yalnizlik iyi, bazen. Bazen de kotu iste, ne bileyim? Oyledir herhalde...

Ama o kotu oldugu zamanlarda yalniz olmasak olmaz mi? Biri olmasa bile yanimizda, arasa biri. Biri seni dusunse o an ve bunu bilsen, o biri en guzel biri, bes yuzun onda biri, icimizden biri, ulan ucun biri olsa ne olur yani?

Cok kalabalik da iyi degil aslinda... Uc-bes ile idare edeceksin, canin sikildiginda gidecegin bir arkadasin, sevisecegin kiz arkadasin, bir lezbiyen bir de gay ile fikra misali takilacaksin. Tiksineceksin de hepsinden, hepsine birbirlerini anlatacaksin ama en temiz sen kalacaksin. Sutten cikmis ak icraatler! Cok kisiyle yapamazsin bunu, sen de kirlenirsin...

Kirlenmek guzeldir...

Agzin yuzun toz toprak icinde, ustun basin camur olmus cocuk! Aksam eve gittiginde ve kapiyi actiginda annen, kapinin onunde binbir turlu zilgiti yiyecek ve ustundekileri cikarmaya baslayacaksin yavas yavas...

'Cikar sunlari cikar! Girme oyle eve... Suraya bak ya!'

Belki biliyorsun bunu, onceden tecrubelisin, belki de bilmiyorsun. Bilip de o an idrak edemiyor da olabilirsin ama kale diregi diye dizdigin iki tasin neresinden topun gectigine dair hummali bir tartismanin icindesin.

Aksam ezanindan once baslar yalnizligin. Once kapida soyunursun, tozundan topragindan ayrilsin yalnizligin cunku yalnizlik ibadettir, temizlik gerekir.

Her gun belki de binlerce kisi olduruluyor.
Binlerce kadina tecavuz ediliyor...
Binlerce kisinin agzi burnu kiriliyor bir yerlerde.
Her gun binlerce insan alkolun dibine vuruyor.
Burnundan ceken var,
Siringadan hoslanan.
Bazilari sarmayi seviyor...
Sen yaprak sarmasini seviyorsun.
Anneannen yapmis yollamis, buzdolabindaki borcamin icinde duruyor.
Sikildikca yiyorsun, canin istedikce yiyorsun...
Annenin tembihi geliyor kulagina;
'Yatmadan once yeme, karabasan gelir...'

Niye, o da mi bekar evinde yasayip yaprak sarma seven biri? Buyursun gelsin... Gelmezse hatrim kalir.

Fotograf: fuck the luck by *sh4de-pl

Excccccellent

26 Nisan 2011 Salı

Yasal Uyarı: Drink Responsibly

Yeni moda olan polisiye diziler gibiyim. Marjinal esprilerle bezendim, sert mizacımla nam saldım, etrafımda gerzek taklidi yapanlarla sempati topladım.



Uzun lafın kısası;

''Too much of anything is bad, but too much of good whisky is barely enough''
- Mark Twain

16 Nisan 2011 Cumartesi

Futbolcusun Dediler Kiz Vermediler #1

Unlu bir futbolcu olmak istiyordum kucukken... Donemimin bir cok veledi gibi ben de bu hayalle kavruluyordum ama seneler sonra anlayacagim beyin kivrimlarimin bir cok kisiden farkli olmasi sebebiyle garip bir futbol anlayisim vardi, ki bu da futbolcu olamamama sebebiyet verdi.

Enistemin kardesi sehrimizin takiminda gayet etkin rolu olan bir sahisti. Bize oturmaya geldiklerinde (Ilahi Turkce, sen adami oldurursun...) 'Seni futbolcu yapalim yeaaa' diye her mevki sahibi insanin akrabalarini bir yerlere yerlestirme isteginden oturu ortaya fisek atinca hic kafamda yokken anlik bir hayal gucunun de etkisiyle kendimi bir Eric Cantona, bir Feyyaz Ucar gibi dik yakali formayla hayal etmistim. Simdi cocuk olsam Batuhan Karadeniz gibi gorurdum, Raul'un tasaklarini falan sikardim herhalde, her neyse...

Bir sure yazligimizin oldugu yerdeki mahalli takimla idmanlara ciktim. 'Sehirden gelen simarik pic kurusu' damgasini daha sahaya adim atar atmaz yedigim icin dogru durust pas bile alamamistim, nasil gosterecektim kendimi?

Kafami karistiran seyler yasamistim. O zamanlar Ajax, Barcelona, Milan ve turevleri dunya futbolunun amina koymaktaydilar, bizler de bunlari simdiden farkli olarak keyifle izleyebilmekteydik televizyondan. (Anasini sikeyim yayin ihalelerinin, endustriyel futbolun...)

Tabi bunlari gorurken kucucuk bir cocugun kafasinda canlananlarla sahaya adim attiginda gordukleri bambaska oluyor elbette. 'Asagi oyna lan! Kactim bosa, at asagi! Orospu cocugu atsana!' diye bagiranlar hala aklimda. Bir anlam veremedim. Kluivert dusundum, 'Sal asagi, sal! Orospu cocugu bostayim lan!' diye bagiran, olmadi, olamadi. Su asagi salmak ne demekti (bunu da yillar sonra idrak edebilecektim) anlamadan ben de bagirmaya basladim, 'Sal lan asagi! Bostayim lan ecdadini siktigim!'

Televizyonda gordugunden farkli olarak, 11 kisi ataga cikip (evet 'yeter la sikildim kaleden amuagoyyim!' diye inleyen kaleciler de buna dahil) 3 kisi defans yapilan bir sistemden soz ediyorum dostum! Kramponu olanin kral sayildigi, paslarin hep ona aktigi sistemden, saha disinde en kabadayi kimse onun saha icinde zilyon tane adam calimlama questinin oldugu bir dunyadan! Anlatabiliyor muyum? O adam o questi tamamlayamazsa aksama evde 'wipe yiyecekti' sanki amin oglu!

Boyle basladi futbol hayatim. Anlatilanlara gore kendi akranlarinin 'Futbol seytan isidir.' dedikleri donemlerde bile babamlarin ellerinden tutup mahalle takimi kurduran rahmetli dedemin benim de elimden tutup koy kulubune goturmesiyle.

3 ay surdu, yukarida anlattiklarimdan farkli gelisen hicbir sey olmadan. Yaz askiydi adeta. Dedemden farkli olarak, 'Ne kadar basarili olursan ol, once ders!' Dusturunu siar edinen babamin olaya mudahil olmasinin akabinde.

Aslinda akranim olan her gencin o donemlerde basindan gecmis olabileceklerden farkli seyler degildi yasadiklarim.

Mahallede oynanan tas ustu tas gibi futboldan farkli olarak futboldan ote olaya girisim yine mahalle arkadaslarimdan birinin Et-Balik kurumu kulubu catisi altinda amator futbola baslamasiyla oldu.

Sicakti, olesiye bir sicak o yaz. Herkes saga sola kacmis, biz ise babamin isleri dolayisiyla pek bir yere kipirdayamiyorduk. Bir de iste o amator futbol oynayan arkadasimin ailesi vardi koskoca cikmaz sokakta.

Babam istemedi kulube yazilip futbol oynamamami, 'ama istersen Emre'lerle gidersin idmanlarini izlersin. Canin sikilmaz hic degilse.' demisti. Boyun bukup kabul etmek zorunda kaldim. Iste o idmanlari izledigim donemde hep bir umut vardi icimde, 'Ulan 1-2 kisi idmana gelmese de adam eksiginden beni de alsa, gostersem kendimi, babama gidip deseler ki; sizin oglan yetenek siciyor beyefendi, istiyoruz biz onu...'

Oldu be, oyle bir gun oldu. Kalbim temizmis o zamanlar, 'Emre, arkadasin oynamak ister mi?' diye sordu adam. Gozumde bir Sir Alex Ferguson gibiydi zaten herif... Katiydi, kuralciydi, saha kenarinda hep sakiz cignerdi ve kendi zamaninin soluk sari camlari olan, yuvarlak cerceveli, tahta kemikli gozluklerinden takmaktaydi.

Girdim, forvete koydu. O zamanlar meshurdu Hakan Sukur... 'Ulan iste sans bu be...' diye dusunup ilk 2 dakika okuz gibi kosup sonrasinda sadece pozisyona gore kosmam, hatta cigerler gerekli seviyeye gelene kadar cogu zaman kaytarmam da bunun sonucuydu zaten. Sanarsin Manchester United altyapisinda idmana girmis de kendini gostermeye calisiyor ibnetor...

Dusundugum gibi gelismedi hicbir sey. Toplamda 20-25 civari gol atilan bir macta 3-4 tane gol atmak ve kendini gosterecek pek bir sey yapamamis olmanin CM'deki karsiligi olmaliydim. En fazla 7'yle oynamisimdir.

Yetenek sicamamistim, olmamisti. Terli terli soguk sulari icip, sahanin konumu dolayisiyla ciplak vucuda arkadan esen ruzgari da yedikten sonra sahanin yanindaki derenin kenarina mecburu inis yapmam ise bir yetenek gostergesi degildi. Yaprak seciminde bile basarisizdim ulan! Isirgani o zaman tanidim ben.

Futboldan farkli olmayacak ilk deneyimlerle basketbola girisime kadar olan surecteki spor hayatima hic de sik olmayan sekilde bir nokta koymustum. Nokta da denemez, sarmal bir seydi.

Inspirational Stuff #1: Yann Tiersen - Loin Des Villes

Yedik Onu Biz!

`Yani en azindan arkadaslar salatayi yediler, ben sandwich'i yedim... Hayvanlikta sinir tanimadigimi Ukrayna da biliyor artik. Bir sekilde kendimi tanittigim icin gururluyum. Fahri kultur elciligi unvani icin basvuru yapmayi dusunuyorum.

Urunumuz tamamen el yapimi olup, yoresel suslemeler ile (Amerika, Ukrayna ve Turkiye dolaylarindan...) de zenginlestirilmis ve ayri bir hava katilmis olarak sunumu yapilmistir.

Takriben 15 dk. gibi bir surecte mideye indirilmis, bu surecte tikanilan - caresiz kalinan anlar etkin ve nitelikli kriz yonetim merkezimiz sayesinde gazoz ile desteklenmis (ki bu mideye indirme surecinden sonraki mide baskisini da azaltma amacli gayet stratejik bir dusunceydi) ve rahat bir sindirim saglanmistir.`

Douglas McGiven

` Bu adamin basarisi da herkese tekrardan gosteriyor ki istendigi takdirde basaramamak diye bir sey soz konusu degil! Disarida 40-50 tl vereceginiz bir Sandwich'i evinizde gayet de ucuza mal edip (post-sandwich donemini saymazsak) sizler de keyifli dakikalar gecirebilirsiniz.`

New York Times

Reklamlardan sonra,

"Fan'i calismayan bilgisayarini 11 yerinden tokatlayan, yine calismayinca yere firlatan ve uzatilan mikrofonlara 'Eaaaahyeterbeaaaaaah' diye isyan eden adamin drami."

11 Nisan 2011 Pazartesi

Daral Günlükleri #3: Kuruyla Islak Karisti, Ne Menem Bir Sey Oldu...

Ruyalarim seninle doldu tasti, gozumu kapattigim anda yuzun geliyor karsima. Sonra gelisiyor olaylar... Ruyalarim arkadan cok guzel gozukuyorlar.

Gogusleri buyuk gosteren sutyenler cikti cikali sertligim bozuldu. 'Aniden oldu Rasim Bey diyicem, dimdik ayaktaydi birden oluverdi. Ancak iki günde kaldırıriz Rasim Bey. Daha ne diyim yaa!!?'

Dün gece hiç tanımadığım bir erkeğe sırf mala benziyor diye usulca sokulup Turkce küfürler yağdırdım Ukrayna'da... Kafam nasil dumanli...

Kur be masayı Madam Despina!

Hangi hayvan oglu hayvan bu, ciceklerle bezenmis yatagimdan kaldiran beni?
Yalvariyorum serefsiz olumlu, siktir git basimdan!
Sesin kara tahtalarda gezinen bir tirnak gibi ve gorunusun uzaktan Metin'e (Senturk) yakindan gotume (McGiven) benziyor olmali. Nefret ediyorum senden!

Bu sene de iyi kis yapti heeee...

Tune in, turn off, drop out, drop in, switch off, switch on and explode!

Bir sise Cabernet Sauvignon, gece, sessizlik, camda misafir serinlikler, sigara... Seni dusunmek istedim, Butun hazirligim bundan iste... Duy sesimi merlot üzümü!

Saka lan saka, kari isterem, kari isterem!

That rug really tied the room together dude.

Zaman matinesi! Pastalar, borekler, Kusum Aydin-Yilmaz Morgul ve Fatih Urek'in yeni stilleriyle bos gosterdikleri bir sey. Parayi kirarim, homuagoyarim!

Bir deniz kiyisinda oturup kisi, bir dagin zirvesinde ayakta yazi beklemek. Yol ustunde baharlar olsun hepimize.

Groovy baby. My powers would all be austin' you.

Su son gelismelerin isiginda, bir kac yillik birikimimi dokuyorum: Gercekler Hacidir! Yesili sev, OSYM'yi falan koru.

O bey, your master Luke... Gordun mu saygi durusuna gececek, elini opeceksin. Akilli ol lan!

"Batiyor ama acitmiyor senin sevdan" demisti ya Yasar insani... Cevabim var!

Sevmek, olgun bir kirpinin ustune ciplak gotle oturmakdir. Al iste, gotum kan revan icinde!

Danalar, inekler, tavuklar kesilmesin, kurban edilmesin diye anirip akabinde gozyaslarina bogulup sov yapmalarindan sonra sivrisinekten rahatsiz olan, orumcekten korkup onlari duvara yapistiran zihniyet, sozum sana; Sikimi Yeaaaaaaaah!

Meryam girli, toreyi biliyin... Kirli o!

'Iyi gunler hanimlar, beni yan masadan gonderdiler...' taktigi buralarda bile ise yariyormus. Gulduruyormus da lan...

Polisakkarit, disakkarit, glikoz abov!

Sol fa mi re do si si do re mi nik fa re kük re di roc co sif re di!

I'm fuckin' years old dude, Ok? I said fuckin' years old. Now, just leave me alone dude, leave fuckin' me alone. Alone fuckin' me dude!

Sozlerimin ucu acik
Accik da ucuk kacik
En sevdigim seydir cacik
Yo!
Rap'imi hissedebiliyor musun lo
Lanet olasıca beyaz kıçlı?
Ben hissedemiyorum da
Bir de sana sorayim dedim
Mamimi mamimi hamini humunu

Man thinks, god laughs...

Bugun, yagmurlu bir kadin sacidir corbanin icindeki.. Senin sacin degildi besbelli, zira corbadaki rofleli. Corbanı dokme kucuk kiz, birak uzulmeyi... Bir daha burada yemeyiz.

Mavi jojoba taneleri bana seni hatirlatiyor ex-askim!

Kendi bokundan tiksinen insanoglunun sabahlari ayna basinda saatlerini gecirebilmesine bir anlam vermek isterdim. Bir farkimiz yok lan!

My momma always said, "Life was like a box of chocolates. You never know what you're gonna get." ... wanna chocolate?

Bir daha ustunde gecelim, icinde bir milyon sterlin olan bond cantanizi kacirdik. Simdi beni iyi dinleyin ki her sey konustugumuz gibi olsun rica ediyorum Bay Matthew. Yorkshire'in dogusunda, nehrin hemen kenarindaki ambara kizi getireceksin. Polis yok, yoksa parayi harcanmis bilin. Bay Matthew? Bay Matthew? Bay Matthew kime diyorum ben allasen? Bay Matthew? Ya Steven dedim sana olmaz bu is diye ya!

John Lennon Turkiye'ye gelse konserine tabi ki giderim.

Kendimi kaybe diem!

Nostalji

Yanlis hatirlamiyorsam bu Blog'u dolledigimiz mac olan Arsenal-Manchester United macinin oldugu gundu. Sevgili dostum Genju da oradaydi. (umarim Bulgaristan'da bir yerden beni takip edip guluyorsundur lan Genju. Gul lan...) Tabi ki Arsenal'i oyup icine badem koymustuk, bu konuya deginmek istemiyorum.

10 Nisan 2011 Pazar

Daral Günlükleri #2: Sictim, Deneme Oldu

Yazin kisi, kisin yazi ozleyen; ilkbaharda cosup sonbaharda huzunlenen siradan bir insanim galiba. Bununla gurur duyuyor olmama ragmen ekstrem bir insan olsam kisin donan gotumu, yazin ise pisik olma ihtimaliyle beni surekli teyakkuz hallerine sevkeden gotumu kafama takmayacaktim muhtemelen.

Soyledigimiz sarki hep ayniydi seninle, ayni agacin altina uzanmis, ayni sarabi iciyor, ayni umutla gelecege bakip birbirimizi istiyorduk sonunda. Ama senin sesin cok kotuydu, baydi tabi bir yerden sonra. Bi' sus be kadin, sus!

Zuhal Olcay, Recep Ivedik'i olesiye sevdigini ve 2. filmin tum repliklerini de ezbere bildigini soyledigi gun gozumdeki o asil ve heybetli durusunu kesinlikle kaybetti. Yani ben izlerken altima sicsam, ben replikleri ezberlesem koymazdi da... Ask olsun sana Zuhal, ask olsun! Sirada ne var? Turkan Soray Mehmet Ali Erbil'in tum filmlerine ayilip bayildigini mi aciklayacak?

Buraya geldigim ilk gunlerde cok tutuktum. Nihayetinde derdini anlatacak kadar bile dil bilmiyorsun. Alfabeyi, 10'a kadar saymayi falan ogreniyorsun. Hal boyle olunca Disco ortamlarinda falan kendimi pek gosterme firsatim olmadi. Zaten dans mans bu tur zerzevatlari sevmedigimden apaci konumuna dusmemek icin hic atlamadim ortaliga.

Ne gundur ki ben bizim apacilerin papucunu dama atacak cevherlerin tas gibi hatunlari yalayip yuttuklarini gordum ve 100'e kadar sayabilmeye basladim, o gun koptu bende zincirler. Su an babam beni gorse gurur duyardi lan, layka ciiiisiieeeks layka cisiiiks upcs upcs.

Facebook'taki Ruslarin %90'i arkadas listelerinde Turk barindiriyor lan. Arkadaslarimi eklemiyorum amina koyayim sirf onlardan biri gozukmek istemedigim icin. Yani baska bir Turk bakip, 'Kesin guney sahillerinde tanisip hemen Facebook'tan eklemistir pezevenk' demesin diye. Cok korkuyorum oglum!

Hani feyzbuk uzerinde bir sey begendiginizde 'You and 3 others like this.' yazisi cikiyor ya, iste sirf bunun icin feyzbuk'u asla terketmeyecegim. Goynumun tellerine dokundu lan! 'Sen bir yana, digerleri bir yana canim abim! En kral sensin alemimde.' der gibi bana feyzbuk, sen-sak-rak ruyalarimda.

'Converse' giyip 'ayakkap'larinin 'tek'lerini birlestirerek fotograf cekildikten sonra 'feysbuka' yukleyip birbirlerini 'tag'leyenler photography.

Converse olayinin iyice bokunun ciktigi donemlerde bir arkadasimin cok guzel bir lafi vardi, saygiyla anmis olayim boylece onu da buradan, 'Converse cilginligina kapilan insanlar parti kurup secimlere girseler, iktidar olurlar.'

Oyle oyle...

Burada isler biraz farklidir saniyordum, yanilmisim. Daha Barcelona macinin biletleri satisa ciktigi anda cok buyuk oranda bilet tukendi. Karaborsa'da bilet fiyatlari 4-5 katina kadar cikti. 'Ispanya'da izlerim daha iyi amina koyayim!' diyen insanlar turetti, o derece. Mac gunu dibe vurur aslinda ama ne olur ne olmaz diyip de 3.5 saat suren yolu cekemem, bir de bunun donusu var.

En cok seni ozledim, seni dusunuyorum dusuncelerim hala daha degismese de sana dair, ama sana bunu itiraf etmek istemiyorum zira hem zamaninda bu konu hakkinda cok buyuk laf ettim, hem de tam evlenme arefesindeyken sen, islerin boka sarmasina luzum yok. Yine de su an yanimda olsan guzel olurdu, daha fazlasi degil.

Sisman degil, sisko diyelim. Girtlagini sikeyim, koca gotunu tokatlayayim, gobegini yakip sabun yapayim, kofte dudaklarinin aras... Neyse! Bu tarz seyler de diyelim. Lan oglum ben zaten sismana sisman diyen pek insan hatirlamiyorum etrafimda, genelde zaten az once ornegini verdigim sekilde hitap edilir bunlara, en kibar hali da zaten siskodur.

Annenin sana evlenmelik diye buldugu 'hayirli kismet' ile bir hafta takilip erotik tavsana bagladiktan sonra iliskiyi bitirmek nasil bir kafa olabilir cidden merak ediyorum.

Son donem genc yeteneklerinden Muge Boz'u begeniyorum, cidden begeniyorum hem de. Ya sen nesin oyle ya? Aferin sana Muge Boz. Murat Boz sen cikabilirsin, seni hic sevmiyor ve tisskiniyorum.

Genclere tavsiyelerim elbette var, her zaman olmustu, yasadigim sure icerisinde de hep olacak. 'Okuyun adam olun oglum... Salaklik yapmayin!' Saka lan saka! Gezin oglum, hayatin tadini cikarim. Am, got, meme, sik, biyik, six-pack, alkol, sigara, -lik gibi ornekler bir yana (onlari yine hobi olarak...) bambaska yerler gorun, kulturler taniyin. Harbi diyorum cok guzel bir sey.

Son istegim Ruslar'in sicak sulara inmesi, Turkler'in sicak Ruslar'a binmesi yonunde olacak. Ama gonlunuzu kaptirmayin. Gotunuzden kan alirlar kamiller sizi!

Duygu seline kapilip, etrafindakileri de kendisiyle surukleyen balcik tadinda erkeklerin o hezeyan aninda daha sonra pisman olacaklari sarkilar-siirler yazdiklarini bilirdim. Bazilari bu cesarete erisir de okur bile ama bazilari da piner kalir. Sen ne degisik hatunmussun arkadas? Zaten cat-pat Turkce biliyorsun, onunla da bok gibi sarki yapip gelip karsima okuyor ve yuzumun kipkirmizi kesilmesine neden oluyorsun! Guleyim mi aglayayim mi bilemedim, her panik yapan erkek gibi 'ocakta yemegim var' diyerek ortamdan uzaklastim.

Google'a Carliston Biber yazinca Justin Bieber'in fotografinin cikmasi, Facebook'ta Carliston Bieber diye bir account olmasi?

Naiiiyzzzzz...

Eyyorlamam buhadar...

Emma Stone

'Tas diye tabir ettigimiz' ablalar kategorisine girmekle kalmayip soyadi olarak da kendine almis bir kisidir kendisi. Yih yih yih, ilahi ben ve su gazete manseti tadindaki espirilerim.

Favori muzik grubunun The Beatles olmasi,
Superbad'de inanilmaz sirin, yalanasi hatun kisi tadinda olmasi,
Bizi ona asik kilan seyler.

Oyle ki seks kasedi ciksa, izlemem.
Dugun kasedini yollarsa seve seve izlerim.
Zira eglenilecek kasetleri olan kadinlar var, evlenilecek kasetleri olan kadinlar var.

Soyle de bir sey var ki 'insaydirlarim' salik verdiler gece hayatina dikkat etmedigine dair...

Tuncay'i gece alemleri konusunda uyaran Sansal babacanliginda uyarmak istiyorum kendisini.
Ece Gurmeme'ye sefkat gosteren Hincan Kuluc kadar sefkat gostermek istiyorum. (bkz: jenna jameson - waking the dead)

Kendisinin bir Lindsay Lohan vakasi olmamasi dileklerimle de nohtayi goyuyom.

7 Nisan 2011 Perşembe

Yeaaaaaaaaaaaaaaaaah!

Chelsea - Manchester United

Dun isten erken ciktigim nadir gunlerden biriydi.
Zaten ligleri takip edemiyorum buradan, bir de Star'in Sampiyonlar Ligi yayin politikasindan oturu o keyiften de mahrum kaliyorduk ki bu hafta Chelsea - Manchester United macini gorunce isten erken cikmis olmamin keyfi ikiye katlandi.
Cips, bira falan aldim kendime marketten.
Moda girdim.
Sikecektik Chelski'yi, emindim.


Saat 21:40...

Cocuklar Duymasin'dan vazgecmek cok da zor olmadi.
Zira Behzat C.'nin tekrar bolumu ile birlikte mac baslayana kadar cerez olarak idarelik izlenen seylerdi.
21:42 - 21:43 sularinda Star'i actim. Genis acidan stadi gosteriyordu, takimlar sahaya cikmisti bile...
Santra'ya zoom yaptilar,
'Ve baslama vuru...'

*Pof!*

Bir mac da boyle gecti iste... Sikeyim uydu politikanizi.

Yorumsuz

5 Nisan 2011 Salı

Novi Sad, Özgürlük Köprüsü & Divac

"Novi Sad’da sabaha karşı bir gece kulübü, yolculuğa Ankara’dan beraber başladığım arkadaşlarım ziyadesiyle içtiği için, biraz da onlara göz kulak olmak amacıyla nispeten daha ayık durumdayım. Organizasyon kartımı sarhoş bir Hırvat’a kaptırmadan önce ayakta durmakta zorlanan biri kartın üzerindeki Türkiye bayrağını görüp, nereden olduğumu soruyor. Ankara’dan geldiğimi söylüyorum, kartın üzerindeki yazıyı da işaret ederek. “Üniversitenin nerede olduğunu değil, asıl olarak nereden olduğunu söyle bana.” diyor. Kendisinin bu şaşırtan ilgisini, onun kafasının fazla güzel olmasına mı yormalıyım yoksa bir Türk’ün orada ne aradığını anlamaya çalışmasına mı ama Konya cevabını vermemle şaşkınlığım başka bir boyuta ulaşıyor. Ağzından hiç düşünmeden çıkan “Kızılyıldız, sizin kıçınızı tekmelemişti.” cümlesi eminim ki bu ülkedeki basketbol bilgisi en üst seviyedeki pek çok kişiye bile pek bir şey ifade etmiyordur. Benim basketbolla olan ilişkimde de önemli bir yeri olan, artık mazide kalmış olan Kombassan Konyaspor 98’de Koraç’ta çeyrek finalde Kızılyıldız’a elenmişti. Grupta liderliği averajla kaybettiği ve deplasmanda mağlup ettiği Verona finalde Kızılyıldız’ı finalde geçip kupayı kaldırmıştı. Benim yarama tuz basan adamın, bunu sarhoşken hatırlayabilmesinden daha inanılmaz olan muhakkak ki bunu bilmesi, hatta öyle bir durumdayken hatırlayabilecek kadar kaç sene öncesine dair belki de çok önemli olmayan bir detayı hatırlayabilmesiydi."

Yukarıda geçen hikaye her ne kadar inanması oldukça zor da olsa benim için çok özel bir deneyim olan Sırbistan yolculuğumun en renkli anıydı belki de. Beş yıl önce sırf yakın bir arkadaşımın ailesinin Karadağ göçmeni olduğu için gidiyor olduğu ve bana “sen de gelsene” demesi üzerine ani bir şekilde, düşünülmeden alınmış bir kararın hayatımdaki pek çok özel anıya sahip olan bir seyahati beraberinde getireceğini düşünmemiştim. Daha önce etraftan oralara giden bile yokken, pek çok seçeneğin arasından niye bunu seçtiğimi bilmeden, kafamda pek çok soru işareti ile gittiğim Sırbistan’dan, oralara gitmeme vesile olan ESTIEM adlı organizasyona katılmamda belki de en büyük pay sahibi olan kişinin vaktinde söylediğinde çok da inanmadığım ama gerçekliğine sonra şahit olduğum “Şu anda Avrupa’nın 25 ülkesinin 66 kentinde kapısını çaldığımda, bana bir kahve ikram edecek dostlarım var.” sözü öğrendiğim pek çok şeyin yanında bana kalan en önemli miras o günlerden.

İlk başta katılacağımız aktivite dolayısıyla Novi Sad’a geçtiğimizde bize karşı nasıl davranacağından biraz kuşkulu olduğumuz ama bizi sıcak bir şekilde karşılarken biraz heyecanlı biraz da endişeli bir yerel toplulukla karşılaştık. Aslında heyecan ve endişenin bir arada olması onların durumunu düşününce gayet anlaşılabilirdi. Önceki yıl organizasyonun genel kurulunda şok edici bir şekilde üyelik talepleri reddedilmişti. Lyon’daki o genel kurulda onların talebinin reddedildiğinin açıklandığı anda oluşan şok sessizliğini izleyince insanların böylesine bir şok tepkisi verdiğine pek az şahit olduğum geliyor hala aklıma. Üyelerin üçte ikisinden negatif oy almak organizasyonun şartları dahilinde rastlanması kolay bir şey değildi. Novi Sadlıların kendi hataları da vardı belki süreçte ama baskın güce sahip Alman üyelerden birine karşı böyle bir durum eminim ki asla gerçekleşmezdi. Daha sonra bunun önemli ölçüde, diğer öğrenci gruplarının Sırbistan’dan gelmesinden kaynaklandığını öğrendim. Belki diğer ambargolar kalkalı çok olmuştu ama sosyal ambargo devam ediyor gibiydi. Haliyle böyle bir sonuç sonrası tekrar girdikleri deneme süresinde kendilerini olabildiğince iyi göstermeye çalışmanın heyecanının yanında baskının yarattığı bir endişe de hakimdi.

Bu kısmen dışlanmışlık durumu, şehirdeki puslu havayla birleşince eksiksiz bir resmi andıran insanlardaki umutsuzluk duygusunun yanında çok da bahsetmeye değer bir şey değil belki de. Bizdeki üniversiteli gençler onların yanında adeta Polyanna kalır. Ülkenin en önemli okullarının en değerli bölümlerinden birinde olmalarına rağmen, Sırbistan sınırları içerisinde iyi bir gelecek beklentisi oldukça az. Konuştuğum pek çok kişinin aklında kapağı bir şekilde Atlantik’in karşı tarafına atmak vardı ki birkaç tanesi de bu emeline ulaştı. Onların bile bu kadar umutsuz olmalarını o coğrafyanın son yirmi yılda uluslar arası alanda neyle gündeme geldiklerini düşününce anlamak mümkün.
Novi Sad, 300 bin civarındaki nüfusuyla ülkenin Belgrad’tan sonraki en büyük şehri olmasının ötesinde ülkenin en gelişmiş bölgesi olan Vojvodina’nın da yönetim merkezi. Gerçekten de anlatıldığı gibi insanları daha hoşgörülü, daha sakin. Mesela Belgrad’ta tanıştığımız, Türk olduğumuzu öğrenen pek çok kişi gibi ilk cümlesi “You ruled us for 500 years.” değil. Buna karşın Belgrad küçük bir İstanbul prototipi gibi, küçük ölçekli bir boğaz olarak harika görüntüsü ile Tuna nehri bile mevcut. Novi Sad’ta çok fazla olmasa da Belgrad’ta caddeler ünlü markaların mağazalarıyla, restoranlarıyla dolu. “mavi” en çok el yakanlardan hatta. Sosyalist rejim sonrası savaş etkilerine rağmen değişimin çok hızlı olduğundan bahsediyor insanlar. Domuz eti yemek istemediğimiz için kısmen güvenebildiğimiz McDonalds’ı ziyaret etmişliğimiz olsa da bundan çok da hoşnut kaldığımı iddia edemem. Mesela, bu etkinin görece çok daha az bulaştığını duyduğum, okuduğum Saraybosna pek çok sebep haricinde sırf bunun için bile gidilecek yerler listemde ilk sıralarda. Tanjevic’in de dediği gibi kendini önce Yugoslav hisseden herkesin belki de öncelikli memleketi olarak görmesi gerektiği yer olarak betimlediği o yer benim için artık çok daha değerli gördüklerimden sonra. Şu anda savaş etkileri de ön planda olsa da, zamanında çok daha geniş bir kitlenin iyi kötü evine ekmek götürebildiği günlere duyduğu özlemi düşününce duruma insanın canı sıkılmıyor değil. Kötü kardeş olarak ün salmalarına karşın Sırplar’ın çok ciddi bir kısmı eski Yugoslavya çatısı altında olmayı tercih eder durumda.
Tümünü YaslaAşırı milliyetçileri bir yana bırakınca Yugoslavya’nın dağılma sürecinde yaşananlardan ve sonrasındaki sonuçlardan hala büyük üzüntü duyuyor insanlar ki çoğunlukla konuştuğum kitlenin yirmilerinde olup, o dönemlere dair çok da bir şey hatırlamadığını da belirteyim. Kendilerini Sırp’tan çok daha fazla Yugoslav olarak tanımlayan bu insanlar, pek çok akraba ve arkadaşlarıyla ayrı kalmış ailelerin bireyleri artık. Once Brothers’taki gibi binlerce hikaye var oralarda. Güçlü ve bir arada bir ülke oldukları günleri, büyüklerinden dinledikleri Tito dönemini özlüyorlar. Üzüntü ne kadar 90’ların başında yaşananlar ve sonrasındaki sonuçları hakkındaki hislerini yansıtmak için belki de en uygun kelimeyse, kızgınlık da 99’daki NATO operasyonunu onların hislerine dair belki de en iyi tanımlayan kelime. Novi Sad, Belgrad’tan sonra en çok hasar gören yerlerden biriydi. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan Tuna üzerindeki üç köprünün tamamı ve petrol rafinerisi başta pek çok kilit önem taşıyan yer bombalanmıştı. Etrafta hala savaşın izleri hemen her yerde görünmekte, o dönem yaşadıkları sıkıntıları aktarmak adına sadece arkadaşım Sloboda’nın söyledikleri bile yeter gibi aslında: “Etraftaki binalar bombalanıyordu ve ben ders çalışmaya çalışıyordum, bu neredeyse bir ay boyunca rutin bir olaydı, hemen yanımızdaki bina bombalandığında anormal bir durum gibi gelmemişti ve fazla tepki vermemiştim hatta.”
Ülke özellikle de ekonomik olarak toparlanma sürecine devam ederken, halkın da morali açısından bazı sosyal olaylarla onlara umut aşılanmaya çalışıyor. Novi Sad’ın sembollerinden biri olan ve bombalanan köprülerin en büyüğü Özgürlük Köprüsü (Liberty Bridge) ateşkesten sonra eskisinden daha da görkemli bir şekilde inşa edilmiş ve tüm Novi Sadlılar için özel bir anlam taşıyor. Avrupa’nın en büyük kalelerinden Petrovaradin’de her yaz büyük bir müzik festivali düzenleniyor ve adı “EXIT”, her türlü olumsuz kavramdan kaçışı simgelemesi için verilmiş bu ad. İnsanların hayatında çok önemli bir yer tutan ve benim de ilgimi özellikle çeken bir başka kavram olması nedeniyle spor, özellikle basketbol pek çok sohbetin konusuydu. Şu sıralar Partizan taraftarı ile daha çok biliniyor olsalar da herkesin ilgisini gördükten sonra en başta anlattığım anı kısmen normalleşiyor. Elime aldığım her iki spor gazetesinde de 2-3 sayfa sadece Adriyatik Ligi’ndeki bütün maçların istatistik tablosunun olduğu bir ülkede doğal olarak Dejan Tomasevic’in serbest atış yüzdesinin nasıl düzeleceği gibi konular hakkında herkesin bir fikri var neredeyse. En temel konu ise tabi ki milli takım. Son iki yıldır işler düzelmiş olsa da o aralar hiç alışık olmadıkları bir durumdaydılar. Artık kimsenin milli takım için oynamak istememesinden dert yanıyorlardı.
Belgrad’a geçtiğimizde şanslıydım ki basketbol federasyonunu da görme şansına sahip oldum. Yolculuğa en başından başlamama sebebi olan arkadaşım, birkaç ay önce Türkiye’deki Kadınlar Avrupa Şampiyonası’nda Sırbistan&Karadağ’ın mihmandarlığını yapmıştı. Kafile sorumlusu federasyon asbaşkanı da ona gelirse mutlaka uğramasını tembihlemişti. Adam bizleri çok sıcak karşıladı ve güzel olduğunu sandığım bir muhabbet başladı. Sanıyordum zira adam İngilizce bilmediği için Sırpça devam eden muhabbete biraz Fransız kaldım, sormak istediğim hiçbir şeyi de soramadım haliyle. Gerçi o anda iki üç katlı, görece ufak, gayet mütevazı federasyon binasına girdiğimden beri ülke basketbolunun tarihinden karelerle dolu duvarlardan kendimi alamamıştı. Sonradan öğrendiğim ve havadan sudan kısmının dışında kalan tek şey, asbaşkanın yazın Japonya’da kimlerin oynayıp oynamayacağını teker teker söylediğiydi. O aralar çıkan haberlerde durumu belirsiz olarak görünen oyuncuların durumunu birkaç ay önce öğrenmiş olduk, adam durum bayağı kötü dediğinde ben çok da inanmamıştım ama dediği çıktı daha sonra. Bense hala duvarlarda gördüklerimle hatırlıyorum bu ziyareti.

O gezi sayesinde kazandığım belki de en değerli dostum olan Mladen’le sohbetlerimiz sonrasında sporun ülkedeki konumunu daha iyi anlama şansı buldum. Ortalama bir sporsever Sırp gibi pek çok spora ilgi duyan biri Mladen, hatta dünya tatlısı kız arkadaşı Maja da onun gibi, açıkçası kıskanılmayacak gibi değil. Partizan-Kızılyıldız olayına hiç bulaşmamış, Novi Sad’ın takımlarını destekleyen, bunun yanında Ermal Kuqo’da da gördüğümüz gibi Balkanlarda oldukça popüler bir takım olan AC Milan’ın sıkı bir destekçisi ama hepsinden de öte milli takımların pek çok daldaki iddiası onu tatmin etmeye yetiyor. Tanışmamızdan bir yıl sonra Novi Sad’a tekrar gittiğimde bütün bir haftayı toplantılarla geçirdiğimizde fırsat bulamadığım soruları birkaç ay sonra bizim yaptığımız bir organizasyon için Ankara’ya geldiğinde sorabildim ancak. Aslında o gelmeden iki gün önce olan Beşiktaş-Porto maçına da gitme planımız vardı ama Q7’yi daha sonra tekrar Dolmabahçe’ye getiren o gün statta olamadığımız için sınav takvimime de hala öfkeliyim. Zira Westfalen’e ayak bastığı gün Borussia Dortmund’a 90+’da galibiyet getirmiş o ayaklar, benzerini bizim için de yapabilirdi belki. Gerçi kendisini Beşiktaş taraftarı yapmakla iyi mi yaptım kötü mü ben de bilmiyorum, ne gerek vardı onun da canını sıkmaya. Son şampiyonluğu Maja ile o Vojvodina’da rahatça kutlarken, Ankara’da gittiğimiz her yerden bizi uzaklaştıran polisler sayesinde Mladen’i kıskanmak için bir nedene de sahip olduğumuz gece dışında ona da pek faydamız olmadı zira. Sohbetimize nasıl girmiştik hatırlamıyorum ama konu hemen Novak Djokovic’e geldi. O zamanlar ATP sıralamasında üçüncü sıraya çıkan Nole’nin çıkışını anlatırken, ülkedeki bütün gazetelerin, televizyonların, dergilerin odağının bir anda odağı haline geldiğinden bahsetti. Tenis yakın bir tarihe kadar Dünya’nın en iyileri arasında oldukları pek çok alandan biri değilken ve en iyi oldukları alanlarda işler eskisi gibi değilken, Djoker’in bu kadar popüler olmasına şaşmamalı aslında. O aralar çok yakın bir tarihte hem Federer’i hem de Nadal’ı mağlup ederek Montreal’de şampiyon olmuştu, o zaman durumun ne olduğunu sorduğumda ise elini kaldırabileceği en yüksek noktaya kaldırarak “God!” dedi. Üç ay sonra Djokovic Avustralya’da ilk Grand Slam’ini kazandıktan sonra neler olduğunu düşünemiyorum bile. Şu aralar 1 numara olma yolunda ilerliyorken herhalde parti kurup, Belgrad 1.Bölge’den de aday olsa başbakanlığı alır gibi geliyor. Bunun dışında, spor kültürü bize göre pek çok açıdan gelişmiş bir yer olsa da yerel kahramanlar onlar için de çok önemli, birkaç yıldır Nemanja Vidic etkisiyle herkes Manchester United’lı olmuş mesela bir dönem herkesin Sacramento Kings’li olduğu gibi.

Basketbol milli takımlarının o günkü durumuna gelince konu, ister istemez eski kadrolarını saymaya başlıyor. Eskiden ne kadar üstün olduklarını ne kadar üst seviyede oyuncuya sahip olduklarından bahsediyor. Pek çok Sırp gibi onun da aklından acaba Yugoslavya dağılmamış olsaydı, Barcelona’da Dream Team’e karşı koyabilirler miydi sorusu zaman zaman geçiyor. O dönemki durumda özellikle olgunlaşmadan NBA’e giden pek çok oyuncunun milli takıma karşı kayıtsız kalmasına karşı tepkiliydi ama önceki Avrupa Şampiyonası’nda şampiyonluk bekledikleri takımın Novi Sad’tan Belgrad’a geçemeyişi sonrasındaki tepkinin yanında bunun da çok anlamı yok. Zeljko Obradovic, oyuncuları için birbirlerinden nefret ediyorlar, her gece dışarıdalar demişti. Bir gece gittiğimiz mekanda önceki yıl organizasyonda gönüllü olarak çalışan arkadaşlar, özellikle Vladimir Radmanovic ve Marko Jaric’in her gece orada olduğunu söylemişlerdi. Radmanovic’in kısa bir süre sonra Lakers’a gelişini öğrendiğim an aklıma ilk bu geldi ve ellerim yüzümdeydi. Gerçi, özellikle oraya gelen hanımlara verdiğimiz notlar ortalamada dokuzun bile bayağı üzerinde olduğu için onları suçlamak da zor geliyor bana. Marko Jaric’in Adriana Lima öncesi özellikle İtalya günlerinde yaptığı CV’sinin şu anki eşinden geri kalmayacak isimlerle dolu olduğunu düşününce ona hak versem de Radmanovic hıyarı sırf yancı olarak ne çıkarsam kar mantığı gütmüş gibi geliyor bana. Geyiği bir tarafa bırakırsak asıl sorun eskisi gibi oyuncu yetiştirme kaynaklarının bulunmayışı. Hala belki de Avrupa’daki bir numaralı üretim yeri olsa da Sırbistan’da değişen rejim sonrası altyapılar, eskisi gibi bir devlet desteği olmayınca büyük zarar görmüş. Tanjevic’in Avrupa’nın en elit koçlarından biri olduğu dönemde ailesini geçindirecek bir iş bulamaması nedeniyle İtalya macerasının başlaması ve geçenlerde Nikola Vujcic’in bir röportajında bahsettiği gibi antrenörlerin başka işlerde çalışmaları şu an o coğrafyadaki durumun bir nevi en dramatik örnekleri. Mladen’e hala Hırvatistan’ı basketbolda yenmek mi en büyük zevk diye sorduğumda ise, artık Fransa’yı voleybolda yenmenin daha ilgi çekici olduğunu Hırvatları zaten her zaman yendiklerini söylüyor. Sinan Erdem’deki son kapışmalarında bile turnuvadaki en iyi oyunlarını oynayan Hırvatistan’ın en kötü basketbolunu oynayan Sırbistan’ı geçememesi rekabet kavramının ne durumda olduğunu gösteriyor. Tartışmalı kazandıkları kupaları sorduğumda ise bir yanda gülerken kıvırmayı da ihmal etmiyor. Belki ortadaki birkaç pozisyonda bizim lehimize çıkmış olabilir bazı düdükler ama biz hep çok iyi bir takımdık diyor. 11 Eylül gecesi Mladen’e sataşmak içimden geçmedi değil ama duruma en makul yaklaşacak adamlardan biri bile bunu diyorsa, Kerem Tunçeri’nin ayağı ya da Ömer Aşık’a yapılan faul gibi durumlara aşırı takmalarını anlamak mümkün. Dinime küfreden Müslüman olsa lafının Sırpçasını Belgrad’a göndersek, hala Ömer Aşık, hala Kerem Tunçeri diyecekler yıllar sonra bile ama Ivkovic’i maçtan sonra ağlayan demeçler verirken izlemenin keyfini de ben yıllar sonra bile yaşayacağım.
Yerel kahraman konusunda ise bu kadar çok olası isme rağmen, bir kişi herkesten ayrılıyor: Vlade Divac. Ben ünlü Lakers-Kings serisinde bile karşı tarafta yer almama rağmen kızmaktan çok hayran kalmışımdır kendisine. O yaşta bir oyuncunun Shaq’in en iyi dönemlerinde başa çıkabilmek için etik dışı şeyler bolca olsa da kendini bu kadar iyi hazırlayıp, bu kadar akıllı oynamasından müthiş etkilenmiştim. Aynı adam Atlanta 96’da Dream Team 3’e karşı beş faulle oyun dışında kalana kadar karşı koyup, takımını oyunun içinde tutacak kadar vazgeçmeyen, daha sonra da farklı örneklerini pek çok kez gösterdiği gibi kazanmak için her şeyi yapan çok özel bir adam. 11 Eylül gecesi onun maç sonunda etrafa boş gözlerle bakarkenki fotoğrafı benim de içimi acıtmıştır biraz. Ülkesine olan bağlılığı onu insanların gözünde bu kadar özel yaparken, Hırvatlarca pek sevilmeyen bir figür olması da onun istemediği bir şekilde belki de her kesim için ortak bir değer haline getirmiş. Özellikle ABD’de de tanınan biri olarak sürekli ülkesini tanıtmaya çalışması, yeri geldiğinde NATO operasyonu gibi konularda vatandaşlarının durumunu dile getirip, onların sesini duyurmak için çaba gösteren, milli takım, Partizan ne zaman ihtiyaç duysa yardıma koşan ve sürekli hayır işlerinde aktif görev alan mütevazı bir adam olarak onun bu statüsüne şaşmamalı. Bodiroga’dan sonra da tekrar Divac gibi birinin gelip milli takımı ateşlemesini bekliyorlar. Zeljko Obradovic gibi pek çok önemli basketbol insanın yetiştiği Cacak doğumlu bir akrabasından bahsediyordu bir arkadaşım, belki o bizi kurtarır diyordu biraz da esprili bir şekilde. (Bu arada bahsettiği kişi birkaç ay sonra İzmir’de başımıza iş açan Tadija Dragicevic’ten başkası değildi.) Özellikle Brkic cinayeti sonrası, basketbolu tekrar eski günlerine döndürmek için 2001 ve 2002’deki turnuvalara çok önem vermişlerdi, istediklerini klasik(!) yoldan da olsa almayı başarmışlardı, 2005’e de ev sahibi olurken akıllarında bu vardı ama sonuç çok büyük hayal kırıklığı oldu bu sefer.

Basketbol milli takımları bu insanların en büyük gurur kaynağı belki de. O takımın başarısı ve oyuncuların uluslar arası alanda daha fazla tanınması haklarındaki pek çok önyargıyı yıkmak için bir araç onların gözünde ayrıca. Bu kadar önyargı da siyasilerin mahvettiği şeylerin acısını çeken pek çok masum insanın yazının başında anlattığım gibi dışlanmalara götürecek sonuçlar çıkarabiliyor ortaya. Haklarındaki önyargıları da kanıksamışlar bir yandan da. Hatta artık iyi bir arkadaşım olan o dönem yerel grubun da başkanı olan Sasha, buraya özel bir önyargım olmadığını söyleyince çok şaşırmıştı. Neredeyse Türkiye kadar dışarıdan bilinmeyen bir yer ve kötü imaj konusunda da ondan geri kalmıyor Sırbistan. Bana en başta pek inanmasa da hakkında tonla önyargı bulunan bir ülkenin tonla önyargı bulunan bir şehrinde büyüdüğümü belirtmem onu ikna etmeme yetti. Ya da her yemeğin içinde domuz eti var mı diye sorduğumuz için bizden bıkıp konuyu kısa kesmiş de olabilir.
2009’da Slovenlerin topluca “Allahım Neydi Günahım” kasedini (tabi ki Tatlıses olanı) tekrar tozlu raflardan çıkarmasını sağlayan, Teodosic’in insanlık dışı oynadığı yarı final maçının ardından Mladen’le konuştuğumda onun mutluluğunu görüp sevinmemek benim için mümkün değildi. Kaybettikleri o çok önemli şeye tekrar kavuştuklarını hissediyordu, oradaki güzel insanlar için belki de en büyük mutluluk kaynağını. O insanları tanıdığımdan beri benim de kalbimin bir parçası hep onlarla artık.