Etc... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Etc... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2011 Salı

Novi Sad, Özgürlük Köprüsü & Divac

"Novi Sad’da sabaha karşı bir gece kulübü, yolculuğa Ankara’dan beraber başladığım arkadaşlarım ziyadesiyle içtiği için, biraz da onlara göz kulak olmak amacıyla nispeten daha ayık durumdayım. Organizasyon kartımı sarhoş bir Hırvat’a kaptırmadan önce ayakta durmakta zorlanan biri kartın üzerindeki Türkiye bayrağını görüp, nereden olduğumu soruyor. Ankara’dan geldiğimi söylüyorum, kartın üzerindeki yazıyı da işaret ederek. “Üniversitenin nerede olduğunu değil, asıl olarak nereden olduğunu söyle bana.” diyor. Kendisinin bu şaşırtan ilgisini, onun kafasının fazla güzel olmasına mı yormalıyım yoksa bir Türk’ün orada ne aradığını anlamaya çalışmasına mı ama Konya cevabını vermemle şaşkınlığım başka bir boyuta ulaşıyor. Ağzından hiç düşünmeden çıkan “Kızılyıldız, sizin kıçınızı tekmelemişti.” cümlesi eminim ki bu ülkedeki basketbol bilgisi en üst seviyedeki pek çok kişiye bile pek bir şey ifade etmiyordur. Benim basketbolla olan ilişkimde de önemli bir yeri olan, artık mazide kalmış olan Kombassan Konyaspor 98’de Koraç’ta çeyrek finalde Kızılyıldız’a elenmişti. Grupta liderliği averajla kaybettiği ve deplasmanda mağlup ettiği Verona finalde Kızılyıldız’ı finalde geçip kupayı kaldırmıştı. Benim yarama tuz basan adamın, bunu sarhoşken hatırlayabilmesinden daha inanılmaz olan muhakkak ki bunu bilmesi, hatta öyle bir durumdayken hatırlayabilecek kadar kaç sene öncesine dair belki de çok önemli olmayan bir detayı hatırlayabilmesiydi."

Yukarıda geçen hikaye her ne kadar inanması oldukça zor da olsa benim için çok özel bir deneyim olan Sırbistan yolculuğumun en renkli anıydı belki de. Beş yıl önce sırf yakın bir arkadaşımın ailesinin Karadağ göçmeni olduğu için gidiyor olduğu ve bana “sen de gelsene” demesi üzerine ani bir şekilde, düşünülmeden alınmış bir kararın hayatımdaki pek çok özel anıya sahip olan bir seyahati beraberinde getireceğini düşünmemiştim. Daha önce etraftan oralara giden bile yokken, pek çok seçeneğin arasından niye bunu seçtiğimi bilmeden, kafamda pek çok soru işareti ile gittiğim Sırbistan’dan, oralara gitmeme vesile olan ESTIEM adlı organizasyona katılmamda belki de en büyük pay sahibi olan kişinin vaktinde söylediğinde çok da inanmadığım ama gerçekliğine sonra şahit olduğum “Şu anda Avrupa’nın 25 ülkesinin 66 kentinde kapısını çaldığımda, bana bir kahve ikram edecek dostlarım var.” sözü öğrendiğim pek çok şeyin yanında bana kalan en önemli miras o günlerden.

İlk başta katılacağımız aktivite dolayısıyla Novi Sad’a geçtiğimizde bize karşı nasıl davranacağından biraz kuşkulu olduğumuz ama bizi sıcak bir şekilde karşılarken biraz heyecanlı biraz da endişeli bir yerel toplulukla karşılaştık. Aslında heyecan ve endişenin bir arada olması onların durumunu düşününce gayet anlaşılabilirdi. Önceki yıl organizasyonun genel kurulunda şok edici bir şekilde üyelik talepleri reddedilmişti. Lyon’daki o genel kurulda onların talebinin reddedildiğinin açıklandığı anda oluşan şok sessizliğini izleyince insanların böylesine bir şok tepkisi verdiğine pek az şahit olduğum geliyor hala aklıma. Üyelerin üçte ikisinden negatif oy almak organizasyonun şartları dahilinde rastlanması kolay bir şey değildi. Novi Sadlıların kendi hataları da vardı belki süreçte ama baskın güce sahip Alman üyelerden birine karşı böyle bir durum eminim ki asla gerçekleşmezdi. Daha sonra bunun önemli ölçüde, diğer öğrenci gruplarının Sırbistan’dan gelmesinden kaynaklandığını öğrendim. Belki diğer ambargolar kalkalı çok olmuştu ama sosyal ambargo devam ediyor gibiydi. Haliyle böyle bir sonuç sonrası tekrar girdikleri deneme süresinde kendilerini olabildiğince iyi göstermeye çalışmanın heyecanının yanında baskının yarattığı bir endişe de hakimdi.

Bu kısmen dışlanmışlık durumu, şehirdeki puslu havayla birleşince eksiksiz bir resmi andıran insanlardaki umutsuzluk duygusunun yanında çok da bahsetmeye değer bir şey değil belki de. Bizdeki üniversiteli gençler onların yanında adeta Polyanna kalır. Ülkenin en önemli okullarının en değerli bölümlerinden birinde olmalarına rağmen, Sırbistan sınırları içerisinde iyi bir gelecek beklentisi oldukça az. Konuştuğum pek çok kişinin aklında kapağı bir şekilde Atlantik’in karşı tarafına atmak vardı ki birkaç tanesi de bu emeline ulaştı. Onların bile bu kadar umutsuz olmalarını o coğrafyanın son yirmi yılda uluslar arası alanda neyle gündeme geldiklerini düşününce anlamak mümkün.
Novi Sad, 300 bin civarındaki nüfusuyla ülkenin Belgrad’tan sonraki en büyük şehri olmasının ötesinde ülkenin en gelişmiş bölgesi olan Vojvodina’nın da yönetim merkezi. Gerçekten de anlatıldığı gibi insanları daha hoşgörülü, daha sakin. Mesela Belgrad’ta tanıştığımız, Türk olduğumuzu öğrenen pek çok kişi gibi ilk cümlesi “You ruled us for 500 years.” değil. Buna karşın Belgrad küçük bir İstanbul prototipi gibi, küçük ölçekli bir boğaz olarak harika görüntüsü ile Tuna nehri bile mevcut. Novi Sad’ta çok fazla olmasa da Belgrad’ta caddeler ünlü markaların mağazalarıyla, restoranlarıyla dolu. “mavi” en çok el yakanlardan hatta. Sosyalist rejim sonrası savaş etkilerine rağmen değişimin çok hızlı olduğundan bahsediyor insanlar. Domuz eti yemek istemediğimiz için kısmen güvenebildiğimiz McDonalds’ı ziyaret etmişliğimiz olsa da bundan çok da hoşnut kaldığımı iddia edemem. Mesela, bu etkinin görece çok daha az bulaştığını duyduğum, okuduğum Saraybosna pek çok sebep haricinde sırf bunun için bile gidilecek yerler listemde ilk sıralarda. Tanjevic’in de dediği gibi kendini önce Yugoslav hisseden herkesin belki de öncelikli memleketi olarak görmesi gerektiği yer olarak betimlediği o yer benim için artık çok daha değerli gördüklerimden sonra. Şu anda savaş etkileri de ön planda olsa da, zamanında çok daha geniş bir kitlenin iyi kötü evine ekmek götürebildiği günlere duyduğu özlemi düşününce duruma insanın canı sıkılmıyor değil. Kötü kardeş olarak ün salmalarına karşın Sırplar’ın çok ciddi bir kısmı eski Yugoslavya çatısı altında olmayı tercih eder durumda.
Tümünü YaslaAşırı milliyetçileri bir yana bırakınca Yugoslavya’nın dağılma sürecinde yaşananlardan ve sonrasındaki sonuçlardan hala büyük üzüntü duyuyor insanlar ki çoğunlukla konuştuğum kitlenin yirmilerinde olup, o dönemlere dair çok da bir şey hatırlamadığını da belirteyim. Kendilerini Sırp’tan çok daha fazla Yugoslav olarak tanımlayan bu insanlar, pek çok akraba ve arkadaşlarıyla ayrı kalmış ailelerin bireyleri artık. Once Brothers’taki gibi binlerce hikaye var oralarda. Güçlü ve bir arada bir ülke oldukları günleri, büyüklerinden dinledikleri Tito dönemini özlüyorlar. Üzüntü ne kadar 90’ların başında yaşananlar ve sonrasındaki sonuçları hakkındaki hislerini yansıtmak için belki de en uygun kelimeyse, kızgınlık da 99’daki NATO operasyonunu onların hislerine dair belki de en iyi tanımlayan kelime. Novi Sad, Belgrad’tan sonra en çok hasar gören yerlerden biriydi. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan Tuna üzerindeki üç köprünün tamamı ve petrol rafinerisi başta pek çok kilit önem taşıyan yer bombalanmıştı. Etrafta hala savaşın izleri hemen her yerde görünmekte, o dönem yaşadıkları sıkıntıları aktarmak adına sadece arkadaşım Sloboda’nın söyledikleri bile yeter gibi aslında: “Etraftaki binalar bombalanıyordu ve ben ders çalışmaya çalışıyordum, bu neredeyse bir ay boyunca rutin bir olaydı, hemen yanımızdaki bina bombalandığında anormal bir durum gibi gelmemişti ve fazla tepki vermemiştim hatta.”
Ülke özellikle de ekonomik olarak toparlanma sürecine devam ederken, halkın da morali açısından bazı sosyal olaylarla onlara umut aşılanmaya çalışıyor. Novi Sad’ın sembollerinden biri olan ve bombalanan köprülerin en büyüğü Özgürlük Köprüsü (Liberty Bridge) ateşkesten sonra eskisinden daha da görkemli bir şekilde inşa edilmiş ve tüm Novi Sadlılar için özel bir anlam taşıyor. Avrupa’nın en büyük kalelerinden Petrovaradin’de her yaz büyük bir müzik festivali düzenleniyor ve adı “EXIT”, her türlü olumsuz kavramdan kaçışı simgelemesi için verilmiş bu ad. İnsanların hayatında çok önemli bir yer tutan ve benim de ilgimi özellikle çeken bir başka kavram olması nedeniyle spor, özellikle basketbol pek çok sohbetin konusuydu. Şu sıralar Partizan taraftarı ile daha çok biliniyor olsalar da herkesin ilgisini gördükten sonra en başta anlattığım anı kısmen normalleşiyor. Elime aldığım her iki spor gazetesinde de 2-3 sayfa sadece Adriyatik Ligi’ndeki bütün maçların istatistik tablosunun olduğu bir ülkede doğal olarak Dejan Tomasevic’in serbest atış yüzdesinin nasıl düzeleceği gibi konular hakkında herkesin bir fikri var neredeyse. En temel konu ise tabi ki milli takım. Son iki yıldır işler düzelmiş olsa da o aralar hiç alışık olmadıkları bir durumdaydılar. Artık kimsenin milli takım için oynamak istememesinden dert yanıyorlardı.
Belgrad’a geçtiğimizde şanslıydım ki basketbol federasyonunu da görme şansına sahip oldum. Yolculuğa en başından başlamama sebebi olan arkadaşım, birkaç ay önce Türkiye’deki Kadınlar Avrupa Şampiyonası’nda Sırbistan&Karadağ’ın mihmandarlığını yapmıştı. Kafile sorumlusu federasyon asbaşkanı da ona gelirse mutlaka uğramasını tembihlemişti. Adam bizleri çok sıcak karşıladı ve güzel olduğunu sandığım bir muhabbet başladı. Sanıyordum zira adam İngilizce bilmediği için Sırpça devam eden muhabbete biraz Fransız kaldım, sormak istediğim hiçbir şeyi de soramadım haliyle. Gerçi o anda iki üç katlı, görece ufak, gayet mütevazı federasyon binasına girdiğimden beri ülke basketbolunun tarihinden karelerle dolu duvarlardan kendimi alamamıştı. Sonradan öğrendiğim ve havadan sudan kısmının dışında kalan tek şey, asbaşkanın yazın Japonya’da kimlerin oynayıp oynamayacağını teker teker söylediğiydi. O aralar çıkan haberlerde durumu belirsiz olarak görünen oyuncuların durumunu birkaç ay önce öğrenmiş olduk, adam durum bayağı kötü dediğinde ben çok da inanmamıştım ama dediği çıktı daha sonra. Bense hala duvarlarda gördüklerimle hatırlıyorum bu ziyareti.

O gezi sayesinde kazandığım belki de en değerli dostum olan Mladen’le sohbetlerimiz sonrasında sporun ülkedeki konumunu daha iyi anlama şansı buldum. Ortalama bir sporsever Sırp gibi pek çok spora ilgi duyan biri Mladen, hatta dünya tatlısı kız arkadaşı Maja da onun gibi, açıkçası kıskanılmayacak gibi değil. Partizan-Kızılyıldız olayına hiç bulaşmamış, Novi Sad’ın takımlarını destekleyen, bunun yanında Ermal Kuqo’da da gördüğümüz gibi Balkanlarda oldukça popüler bir takım olan AC Milan’ın sıkı bir destekçisi ama hepsinden de öte milli takımların pek çok daldaki iddiası onu tatmin etmeye yetiyor. Tanışmamızdan bir yıl sonra Novi Sad’a tekrar gittiğimde bütün bir haftayı toplantılarla geçirdiğimizde fırsat bulamadığım soruları birkaç ay sonra bizim yaptığımız bir organizasyon için Ankara’ya geldiğinde sorabildim ancak. Aslında o gelmeden iki gün önce olan Beşiktaş-Porto maçına da gitme planımız vardı ama Q7’yi daha sonra tekrar Dolmabahçe’ye getiren o gün statta olamadığımız için sınav takvimime de hala öfkeliyim. Zira Westfalen’e ayak bastığı gün Borussia Dortmund’a 90+’da galibiyet getirmiş o ayaklar, benzerini bizim için de yapabilirdi belki. Gerçi kendisini Beşiktaş taraftarı yapmakla iyi mi yaptım kötü mü ben de bilmiyorum, ne gerek vardı onun da canını sıkmaya. Son şampiyonluğu Maja ile o Vojvodina’da rahatça kutlarken, Ankara’da gittiğimiz her yerden bizi uzaklaştıran polisler sayesinde Mladen’i kıskanmak için bir nedene de sahip olduğumuz gece dışında ona da pek faydamız olmadı zira. Sohbetimize nasıl girmiştik hatırlamıyorum ama konu hemen Novak Djokovic’e geldi. O zamanlar ATP sıralamasında üçüncü sıraya çıkan Nole’nin çıkışını anlatırken, ülkedeki bütün gazetelerin, televizyonların, dergilerin odağının bir anda odağı haline geldiğinden bahsetti. Tenis yakın bir tarihe kadar Dünya’nın en iyileri arasında oldukları pek çok alandan biri değilken ve en iyi oldukları alanlarda işler eskisi gibi değilken, Djoker’in bu kadar popüler olmasına şaşmamalı aslında. O aralar çok yakın bir tarihte hem Federer’i hem de Nadal’ı mağlup ederek Montreal’de şampiyon olmuştu, o zaman durumun ne olduğunu sorduğumda ise elini kaldırabileceği en yüksek noktaya kaldırarak “God!” dedi. Üç ay sonra Djokovic Avustralya’da ilk Grand Slam’ini kazandıktan sonra neler olduğunu düşünemiyorum bile. Şu aralar 1 numara olma yolunda ilerliyorken herhalde parti kurup, Belgrad 1.Bölge’den de aday olsa başbakanlığı alır gibi geliyor. Bunun dışında, spor kültürü bize göre pek çok açıdan gelişmiş bir yer olsa da yerel kahramanlar onlar için de çok önemli, birkaç yıldır Nemanja Vidic etkisiyle herkes Manchester United’lı olmuş mesela bir dönem herkesin Sacramento Kings’li olduğu gibi.

Basketbol milli takımlarının o günkü durumuna gelince konu, ister istemez eski kadrolarını saymaya başlıyor. Eskiden ne kadar üstün olduklarını ne kadar üst seviyede oyuncuya sahip olduklarından bahsediyor. Pek çok Sırp gibi onun da aklından acaba Yugoslavya dağılmamış olsaydı, Barcelona’da Dream Team’e karşı koyabilirler miydi sorusu zaman zaman geçiyor. O dönemki durumda özellikle olgunlaşmadan NBA’e giden pek çok oyuncunun milli takıma karşı kayıtsız kalmasına karşı tepkiliydi ama önceki Avrupa Şampiyonası’nda şampiyonluk bekledikleri takımın Novi Sad’tan Belgrad’a geçemeyişi sonrasındaki tepkinin yanında bunun da çok anlamı yok. Zeljko Obradovic, oyuncuları için birbirlerinden nefret ediyorlar, her gece dışarıdalar demişti. Bir gece gittiğimiz mekanda önceki yıl organizasyonda gönüllü olarak çalışan arkadaşlar, özellikle Vladimir Radmanovic ve Marko Jaric’in her gece orada olduğunu söylemişlerdi. Radmanovic’in kısa bir süre sonra Lakers’a gelişini öğrendiğim an aklıma ilk bu geldi ve ellerim yüzümdeydi. Gerçi, özellikle oraya gelen hanımlara verdiğimiz notlar ortalamada dokuzun bile bayağı üzerinde olduğu için onları suçlamak da zor geliyor bana. Marko Jaric’in Adriana Lima öncesi özellikle İtalya günlerinde yaptığı CV’sinin şu anki eşinden geri kalmayacak isimlerle dolu olduğunu düşününce ona hak versem de Radmanovic hıyarı sırf yancı olarak ne çıkarsam kar mantığı gütmüş gibi geliyor bana. Geyiği bir tarafa bırakırsak asıl sorun eskisi gibi oyuncu yetiştirme kaynaklarının bulunmayışı. Hala belki de Avrupa’daki bir numaralı üretim yeri olsa da Sırbistan’da değişen rejim sonrası altyapılar, eskisi gibi bir devlet desteği olmayınca büyük zarar görmüş. Tanjevic’in Avrupa’nın en elit koçlarından biri olduğu dönemde ailesini geçindirecek bir iş bulamaması nedeniyle İtalya macerasının başlaması ve geçenlerde Nikola Vujcic’in bir röportajında bahsettiği gibi antrenörlerin başka işlerde çalışmaları şu an o coğrafyadaki durumun bir nevi en dramatik örnekleri. Mladen’e hala Hırvatistan’ı basketbolda yenmek mi en büyük zevk diye sorduğumda ise, artık Fransa’yı voleybolda yenmenin daha ilgi çekici olduğunu Hırvatları zaten her zaman yendiklerini söylüyor. Sinan Erdem’deki son kapışmalarında bile turnuvadaki en iyi oyunlarını oynayan Hırvatistan’ın en kötü basketbolunu oynayan Sırbistan’ı geçememesi rekabet kavramının ne durumda olduğunu gösteriyor. Tartışmalı kazandıkları kupaları sorduğumda ise bir yanda gülerken kıvırmayı da ihmal etmiyor. Belki ortadaki birkaç pozisyonda bizim lehimize çıkmış olabilir bazı düdükler ama biz hep çok iyi bir takımdık diyor. 11 Eylül gecesi Mladen’e sataşmak içimden geçmedi değil ama duruma en makul yaklaşacak adamlardan biri bile bunu diyorsa, Kerem Tunçeri’nin ayağı ya da Ömer Aşık’a yapılan faul gibi durumlara aşırı takmalarını anlamak mümkün. Dinime küfreden Müslüman olsa lafının Sırpçasını Belgrad’a göndersek, hala Ömer Aşık, hala Kerem Tunçeri diyecekler yıllar sonra bile ama Ivkovic’i maçtan sonra ağlayan demeçler verirken izlemenin keyfini de ben yıllar sonra bile yaşayacağım.
Yerel kahraman konusunda ise bu kadar çok olası isme rağmen, bir kişi herkesten ayrılıyor: Vlade Divac. Ben ünlü Lakers-Kings serisinde bile karşı tarafta yer almama rağmen kızmaktan çok hayran kalmışımdır kendisine. O yaşta bir oyuncunun Shaq’in en iyi dönemlerinde başa çıkabilmek için etik dışı şeyler bolca olsa da kendini bu kadar iyi hazırlayıp, bu kadar akıllı oynamasından müthiş etkilenmiştim. Aynı adam Atlanta 96’da Dream Team 3’e karşı beş faulle oyun dışında kalana kadar karşı koyup, takımını oyunun içinde tutacak kadar vazgeçmeyen, daha sonra da farklı örneklerini pek çok kez gösterdiği gibi kazanmak için her şeyi yapan çok özel bir adam. 11 Eylül gecesi onun maç sonunda etrafa boş gözlerle bakarkenki fotoğrafı benim de içimi acıtmıştır biraz. Ülkesine olan bağlılığı onu insanların gözünde bu kadar özel yaparken, Hırvatlarca pek sevilmeyen bir figür olması da onun istemediği bir şekilde belki de her kesim için ortak bir değer haline getirmiş. Özellikle ABD’de de tanınan biri olarak sürekli ülkesini tanıtmaya çalışması, yeri geldiğinde NATO operasyonu gibi konularda vatandaşlarının durumunu dile getirip, onların sesini duyurmak için çaba gösteren, milli takım, Partizan ne zaman ihtiyaç duysa yardıma koşan ve sürekli hayır işlerinde aktif görev alan mütevazı bir adam olarak onun bu statüsüne şaşmamalı. Bodiroga’dan sonra da tekrar Divac gibi birinin gelip milli takımı ateşlemesini bekliyorlar. Zeljko Obradovic gibi pek çok önemli basketbol insanın yetiştiği Cacak doğumlu bir akrabasından bahsediyordu bir arkadaşım, belki o bizi kurtarır diyordu biraz da esprili bir şekilde. (Bu arada bahsettiği kişi birkaç ay sonra İzmir’de başımıza iş açan Tadija Dragicevic’ten başkası değildi.) Özellikle Brkic cinayeti sonrası, basketbolu tekrar eski günlerine döndürmek için 2001 ve 2002’deki turnuvalara çok önem vermişlerdi, istediklerini klasik(!) yoldan da olsa almayı başarmışlardı, 2005’e de ev sahibi olurken akıllarında bu vardı ama sonuç çok büyük hayal kırıklığı oldu bu sefer.

Basketbol milli takımları bu insanların en büyük gurur kaynağı belki de. O takımın başarısı ve oyuncuların uluslar arası alanda daha fazla tanınması haklarındaki pek çok önyargıyı yıkmak için bir araç onların gözünde ayrıca. Bu kadar önyargı da siyasilerin mahvettiği şeylerin acısını çeken pek çok masum insanın yazının başında anlattığım gibi dışlanmalara götürecek sonuçlar çıkarabiliyor ortaya. Haklarındaki önyargıları da kanıksamışlar bir yandan da. Hatta artık iyi bir arkadaşım olan o dönem yerel grubun da başkanı olan Sasha, buraya özel bir önyargım olmadığını söyleyince çok şaşırmıştı. Neredeyse Türkiye kadar dışarıdan bilinmeyen bir yer ve kötü imaj konusunda da ondan geri kalmıyor Sırbistan. Bana en başta pek inanmasa da hakkında tonla önyargı bulunan bir ülkenin tonla önyargı bulunan bir şehrinde büyüdüğümü belirtmem onu ikna etmeme yetti. Ya da her yemeğin içinde domuz eti var mı diye sorduğumuz için bizden bıkıp konuyu kısa kesmiş de olabilir.
2009’da Slovenlerin topluca “Allahım Neydi Günahım” kasedini (tabi ki Tatlıses olanı) tekrar tozlu raflardan çıkarmasını sağlayan, Teodosic’in insanlık dışı oynadığı yarı final maçının ardından Mladen’le konuştuğumda onun mutluluğunu görüp sevinmemek benim için mümkün değildi. Kaybettikleri o çok önemli şeye tekrar kavuştuklarını hissediyordu, oradaki güzel insanlar için belki de en büyük mutluluk kaynağını. O insanları tanıdığımdan beri benim de kalbimin bir parçası hep onlarla artık.

3 Mart 2011 Perşembe

"Bloguma Dokunma"


Medeniyet çocukların ailelerinin bıraktığı ile yetinmemesi üzerine kurulur. Medeniyet agresif bir ilerleyiştir. İleriye dönük bir dürtüdür. Medeniyete baktığınızda savaşlar, yıkımlar ve ölümler de görebilirsiniz, Rönesans'ı, Reform'u ve Apollo 13'ü de... Bunlar paranın iki tarafı olsa bile sonuçta, hepsi toplamda bugün vardığımız noktayı gösterir. Hepsinin temelinde de evlatların ebeveynlerinden daha iyi olma isteği vardır.

Ebeveynler tutucudur. Ebeveynler muhafazakardır. Ebeveynler yasakçıdır. Ebeveynler kuralcıdır. Onların hiçbir çağda gençlerin özgürlük arayışını anlama kapasitesi olamaz. Bir zamanlar onlar da genç olsa bile... Her jenerasyonla özgürlüğün anlamı ve sınırları biraz daha gelişir ve bir zamanlar aynı heyecanı taşıyan insanların dahi korkacağı bir kavrama dönüşür. Burada gence düşen zamanı geldiğinde tahtı devralmak ve çocukları isyan bayrağını açana kadar özgürlüğün yeni sınırlarını egemen kılmaktır. Bu kaçınılmaz bir döngüdür ve dünyanın damarlarındaki kanın akışını daimi kılan da budur.

Türkiye'de ise bu söz konusu bile değildir. Atatürk, İsmet İnönü ve silah arkadaşlarına cumhuriyeti kurma kararı aldıran belki tam da böyle bir deli kandı ama bu asla bu ülkenin genetiğine işleyen bir düşünce sistemi olmadı. Türkiye Cumhuriyeti çok uzun zamandır sansür, yasak ve işkence üzerine kurulu bir sistematik ile devlet organları bazında siyaset felsefesi yürütüyor ve gelen her jenerasyon; sağcısı ya da solcusu, düzene başkaldırsa bile aynı hoşgörüsüzlük ile politikasını yürütmeye çalışıyor. Eninde sonunda yukarıya baktıklarında aşmaları değil örnek almaları gereken insanlar görüyorlar. Semavi liderler, putlar ve gelenekler... Gelenekler yerleştikleri dönemin statükosunu korumak için ortaya çıkartılan alışkanlıklardır. Türkiye'de gençler kendi geleneklerini kurmak için ne alacakları bir inisiyatife, ne de kullanacakları bir hevese sahipler. 80 darbesi sonrası oluşan apolitik gençlik hakkında istediğiniz kadar konuşabilirsiniz ama işler daha önce de daha iyi değildi ve 31 yıl bazı şeylerin değişmesi için yeterli bir süre de olabilir. Olup olmadığını bir sonraki seçimlerde görürüz... Türkiye'nin kanseri, bu ülkenin gençlerinin her gün karşılaştıkları hoşgörüsüzlük ve baskı karşısında öfkeye kapılmak yerine saygıyı korumasıdır. Feda etmeleri gereken tek şey bağnazlık olsa bile cevabı yine o siyah kisvenin altında arıyorlar. İnsan aşılması gereken bir şeydir der Nietzsche. Bu çoğu zaman doğrudur. Türkiye'de ise her zaman doğrudur. İşgüzarın biri her zaman çıkarları ve da inanışları yüzünden bir yeni yasak icat etmeye çalışacaktır. Tarihte her zaman örnekleri olmuştur. Farkı yaratan ise gençlerin ana-babalarından aldıkları 'ahlak' anlayışı ile rahat olup olmadıklarıdır.

Blogspot'un kapatılması ile ilgili mahkeme sürecini ele alan bir yazı yazmak kafamda olmadı hiç Digiturk özellikle sosyal medyayı ilgilendiren konulardaki beceriksizliği ile zaten nam salmış durumda ama blogspot'u kapattırma konusunda haklı olsalar bile haksızlar. Google'ın bu konuda Digiturk'ün iddia ettiği kadar olumsuz bir tutum içinde olduğuna inanmıyorum ama olsa bile binlerce insanın bazen sadece içini döktüğü, bazen sadece sevdiği bir şarkıyı paylaştığı ve bazen de sadece para kazanmak için bulundukları koca bir 'şehri', pire misali birkaç hırsız yüzünden yorgan gibi yakmaya hakları yok. Dünya çapında müzik şirketleri senelerce mp3'e karşı benzer bir tutum içinde faşizan bir savaş verdi ve ancak son birkaç sene içinde doğru yolu görmeye başlıyorlar. Türkiye'de aynı şeyleri tekrar yaşamaya gerek yok. Hele hele şu izlediğimiz lige 321 milyon dolar verecek bir sermayeyi oluşturan insanların daha akıllı olması gerekiyor. En azından Web TV denen 'şeytan icadını' daha iyi çalıştıracak bir sistemi akıl etmeleri gerekiyor. Belki decoder sahiplerine artı olarak maçları bu bloglardan izleyenleri de reklamlar için pazarlama olarak görmeliler. Birçok yol mümkün ama blogspot bunları kapatmaktan biri değil. Ben 2 sabahtır derdimi kendi kendime paylaştığım bu sayfayı açtığımda sanki bir suç işlemişim gibi bir ibare ile karşılaşıyorum ve bu adil değil. Suçlu olan sensin Digitürk.

Twitter'da ortaya çıkan 'Bloguma Dokunma' protestolarının ciddi bir kitleyi hareketlendirmesi sonrası ortaya anlamadığım bir karşıt tepki de çıkmaya başladı. Bunlar sığ sularda yüzmeye alışık blogcu arkadaşlarımız değildi. Bu da beklenmedik bir gelişmeydi ama benim için mesele bu değildi. Bazı kesimlerden yükselen ve başka acı verici olaylar karşısında aynı tepkinin verilmemesini eleştiren seslerdi bunlar. Haksız olduklarını söylemeyeceğim. Özellikle Ergenekon tutuklamaları, kadın cinayetleri, tecavüzler ve takip eden mahkeme kararları ya da açlık grevleri konusunda aynı hassasiyete sahip olunmadığı ortada ve bu benim de canımı sıkabilir. Ama bu yine de demokratik bir hak arayışını eleştirmek için yeterli değil. Her insanın bam teli farklıdır ve burada neredeyse evinize girilip malınıza al konulması gibi bir barbarlık söz konusu. Ve herkes için hanesi özel bir meseledir. Bu sebepten dolayıdır ki yukarıda örneklendirdiğim olaylara gösterilen tepkiden daha fazlasının burada ortaya çıkması ideal değildir ama garip de değildir.

İşten eve döndüğümde elektiriğin 5 saattir kesik olduğunu öğrendim ve bu yazıyı tamamlayana kadar 2 defa daha kesildi. Bu çağda 10 saatilik elektirik kesintisi ile imtihan edilen bir halk için bence gerçekten öncelik Youtube ya da Blogspot değil yoksa...

Çözüm pılıyı pırtıyı blogspot'tan taşımak da değil. Bugün sizi kurtarabilir ama peşinizdeki her kimse eninde sonunda yine izinizi bulacaktır. Her zaman bulurlar. Dikilmemiz gereken yer burası. Korumamız gereken yer burası. Bir satıh var ve o da tüm blogspot.

Dedem başarısız bir evlattı. Annem ve babam da öyle... Ben ve kız kardeşlerim de... Ama gün gelir de çocuğuma verebileceğim tek bir ders olursa o da benim ona öğrettiklerimden nefret etmesi ve kendi düzenini kurmak için yola çıkması olurdu.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Şahan


En azından benim çevremde Şahan Gökbakar'a sempati ile bakanın sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ben ise an itibariyle nötrüm, gidişatın negatif olduğu da aşikar. Çakma Jack Nicholson triplerinin ya da magazin basınında sürekli başka saçmalıklarıyla gündeme gelen, kendini yukarıda gören haliyle bu durum gayet normal. İlk televizyon programının videoları dönem içinde bizim okulun ftpsinde Lost'un çok üzerinde talep edilen, yurt insanlarının üzerine en çok konuştuğu malzemeleri sağlayan şeylerden olmuştur. O dönemki pek çok işini bayağı sevmemin ötesinde, bizlerle aynı okuldan mezun olmuş, okula dair bazı şeyleri ince ince işlemesi ile kalbimizi kazanmıştır. Özellikle "Salih Ağabey" karakterinin, benim de favori yurt görevlilerimden olan Salim abimizden esinlenme olduğu konusunda ciddi ipuçlarının olması da benim tarafımda bir başka unsur zira bir ara o da yurtta kalmış, Salim abi de orada yurtta görevlisiymiş. Salim abinin, ziyadesiyle geyik, biz dışarı çıkarken "olm şunu yatırıversinize lan" diyerek sürekli elimize iddaa kuponları veren, internetle fazla haşır neşir, Fin kızlarla chat yapan bir insan.

Bunların da ötesinde yaptığı işlerde en arkada kalacak filmleri bile ben sinemaya gittiğimde beni nice ünlü komediden çok daha fazla güldürmüş biri. Yaptığı en iyi çalışmalardan biri de "feat. Cem Yılmaz, Sahte Hoca"dır kesinlikle.

2 Kasım 2010 Salı

Всё будет хорошо!

Bilgi saymaktan baska her boka yarayan teknolojinin medar-i iftihari aparatimin bozulmasinin ardindan kendimi buyuk bir boslukta hissettigimi, yalnizliklarimi kendimle bile paylasamayacak kadar aciz tavirlarim oldugunu itiraf etmeliyim.

Oyle ki masa basi-yatak ustu olarak tabir ettigimiz, gun icinde girdigim bir cok pozisyonda (misyoner, doggy falan bunlara dahil degil) bu can sikintisi anlari tamamen bir cin iskencesine donusuyor.

Bloggersadigim o anlarda hep bir cikis yolu aradim, kafami kaldirim baktigimda ileride bir isik gormeyi umdum ama oyle olmadi, bulamadim, goremedim... Asiri doz A4 cekmeye basladim.

"Twitter!" dedim usta, "Bana Twitter verin!"... Vermediler... Nikotin bandiymiscasina 140 karakterle sinirladigim post-it kagitlari yapistirdim vucudumun her tarafima.

Koskoca cift kisilik yatakta uzunca bir sure tek kisilik nevresim takimiyla uyudum. Bir nevi ipana curuk testi gibi, bir nevi sacinin yarisi Rejoice ile diger yarisi da baska sampuanla yikanmis gibiydi...

Icim el vermedi, "Lan" dedim "Henry, yarin obur gun eve hatun atsak rezil oluruz" Gittim cift kisilik nevresim takimi aldim, serdim, uzandim. Cift kisilik yatagimi cift kisilikli halinden kurtardim kurtarmasina ama bir Saldiray Abi gibi hissetmedim de degil hani kendimi bu cift kisilik yatak muhabbettinde kafa patlatirken...

"Buroda oturuyom, o ariyor: Saldiray para ver... Bu ariyor: Saldiray seviselim. Oteki ariyor: Soleryumda topless vaziyetteyim hadi gel. Ama olmaz ki canim! Bir insanin ustune bu kadar da gelinmez ki!"

Biliyorum, her sey daha guzel olacak bir sure sonra.

Biliyorum, bir sure sonra, ictigim vodkayi yarim saat sonra klozete bosaltmam gerekmeyecek.

Her sabah 6 sularinda agir bir, "Isemem lazim anasini satayim" duygusuyla uyanmayacagim gunler gelecek. Isemeye usenip uyanincaya kadar sikilan sikin tasagin agrisini cekmeyecegim zamanlar olacak...

Hicbir lanet sabaha uykumu alamadan "Merhaba got oglani seni" demeyecegim, eminim. Butun bir gunum "Bugun isten doner donmez kafami vurur yastiga yatarim haci" yalanina inanmakla farazi zaman bekciligi yapmaktan daha degerli bir anlama sahip olacak.

Sagda solda benim gibi gurbetteki Turklerin muhabbetlerine Fransiz kalmayayim diye izlemeye basladigim Ezel denen diziyi de hafizamdan sildirecegimi biliyorum.

Ezel, Kerpeten Ali, Ramiz Dayi ve Kenan Birkan bir gun gidiyormus...

"Yalniz Cansu Dere de havada karada, her turlu moruk..." muhabbetlerinin bir parcasi olmayacagim...

Bir gun hepsi bitecek.

Her seyin sonu gelecek.

Biliyorum.

Guzel gunler gorecegimi biliyorum...

Gunesli gunler...

Cok soguk burasi amina koyayim!

16 Ekim 2010 Cumartesi

Altyazisi Yok ki Hayatin... #1

Alkolluydum ve ne yaptigimi bile bilmiyordum. Ha, ne yaptigimin umurumda bile oldugunu sanmiyordum o an ama bunlari dusunebiliyordum.

Bezgin bezgin bakiyordu suratima, bir tatminsizligi oldugu belliydi fakat tatminsizligi beni o an kati suretle ilgilendirmiyordu. Yuzume bakmayi surdurdu, surdurdukce ben daha cok sinir oldum.

"Seks var ama gurultu yok" dedi...

Alicilarinin ayariyla oynamam gerekliydi, biliyorum, ama amacim kesinlikle daha fazla efor sarfetmek de degildi. Olsun ve bitsin istemistim, bununla yetinmeyecek gibiydi. Durdum...

Kapiyi gosterdim, "Defol git" dedim. Kapiyi gostermeden de defol git diyebilirdim, gostermeyi tercih ettim.

Zaten herhangi bir mantigin golgesinde uzanmak da degildi amacım.

Foto: Deviantart - Frosted Soul

20 Eylül 2010 Pazartesi

Voltran


Reyting rekorları kıracak bir dizi senaryosu yazmanın yolunu açıklıyorum!

1- Bilmem kimin unutulmaz eserini alıp içine sıçma izni. (Telif hakkını alacaksın bi zahmet)

2- Ezilmiş, hor görülmüş bir kadın karakter...

3- Tecavüz ya da ahlaksız teklif sahnesi. (Götün yiyorsa ikisi birden hatta.)

4- Halil Ergün ve kalp krizleri pahası ne olursa olsun diziye dahil edilmeli

5- Aykırı, asi ruhlu, yakışıklı bir genç oğlan

6- Oğlan'ın kanişimsi sesi yerine kullanılacak oturaklı 'adam' sesi

7- Olayın ezikliğini vurgulayacak bir motto

8- Başlarda "Püüü allah belanı versin" dedirtecek, sonra imana gelecek dominant bir anne karakteri.

9- İşsiz güçsüz olduğu kadar duygusallığı tavan yapmış Türk izleyicisi.

17 Eylül 2010 Cuma

Milli

"Cinsellik önemli değil... Benim için zaten ikinci planda, zorlamıyorum. Fakat olsa iyi olur tabi..."

27 Ağustos 2010 Cuma

Bu Size Bir Şey Hatırlattı Mı?

24 Ağustos 2010 Salı

Meğğğmet Ooorelyo Beşiktaş'ta

Geçtim Gürkuf'un bilgisayarına, açtım fotoşopu... (Çıktım taşın üstüne, açtım bacaklarımı der gibi oldu gerçi böyle yazınca) 'Gürkan yapınca oluyor da ben yapınca neden olmasındı ki?' diye düşündüm. Sonra Margırıt geldi, seviştik. Sonra Margırıt gitti yine seviştik... Olayın Margırıt'la bir alakası olmadığını anladık. Aynı esnada Nüyork Sity'nin tenha köşelerinde Canıtın, Cenifır'dan bir alt dudak istemekteydi.


"Çocukken da Bejiktaj'lıydım."

"Bi Çayınızı İçerim, Gözlerinizden Öperim"

Doug geldi bugün ofise, işi düşmese gelmezdi. Ukrayna konsolosluğuna gidecekmiş de, vakit geçirmek için gelmişmiş. Herif vakit geçirmek için geldim dedi, saat 1 buçukta geldi, yemeğini yedi, çayını içti hala oturuyor. Neyse lan, özlemişim dayıyı. Ha, fotoğrafı ben çektim, Getty değil.

12 Temmuz 2010 Pazartesi

TAKSİM'DE İSPANYA - HOLLANDA GERGİNLİĞİ

TAKSİM'DE İSPANYA - HOLLANDA GERGİNLİĞİ

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Şampiyonluğu kutlayan İspanyol turistlere kızan Hollandalı turist grubu İspanya bayrağını yırttı. İki turist grubu arasında kısa süreli sözlü sataşmalar yaşandı. Hollandalı turist grubunun meydandan ayrılmasının ardından İspanyol turistler şampiyonluğu kutlamayı sürdürdü.

2010 Dünya Kupası finalinde İspanya'nın, uzatma dakikalarında Iniesta'nın attığı golle Hollanda'yı 1-0 yenerek şampiyon olmasının ardından Taksim meydana gelen bir grup İspanyol turist şampiyonluğu kutladı. Eğlence mekanlarında maçı izledikten sonra meydana gelen yaklaşık 30 kişilik İspanyol turist grubu yanlarında getirdikleri bayraklarını sallayarak marşlar okudu.

Takımlarına destek veren ve şampiyonluğu kutlayan kadınlı-erkekli grubu gören 10 kişilik Hollandalı turist grubu tepki gösterdi. Şampiyonluğu yitirmenin öfkesi ile İspanyol turistlerin yakınına gelen Hollandalı turistler yanlarındaki İspanya bayrağını yırttı. İki turist grubu arasında kısa süreli sözlü tartışma yaşandıktan sonra Hollandalı grup meydandan ayrıldı. Marşlar okumaya devam eden İspanyol gruptan bazı turistler meydanı arenaya çevirerek boğa figürleri yapıp şampiyonluk coşkusunu doyasıya yaşadı.

Ali Çağlar TINBEK / İSTANBUL - DHA

Fotoğraflar ve haber için; tuk.

8 Temmuz 2010 Perşembe

HP - Hit Print



Ya yuh be bilader, helal olsun...

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Tilt-Shift

Dayı fotoğraflarda gezinirken şunlara denk gelince hoşuma gitti tabi, bildiğin gibi. Nedir derken; tilt-shift diye birşey ile karşılaştım. Bunlar bile güzelken, şunlar şahane. Richard Heathcote çekmiş bunları da Getty'den.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Neler Çektim Bir Bilsen...


Favorilerimi görenler, 'Vaay favori yapmışsın, yeni moda bu mu?' diye soruyorlar ve bu fena halde canımı sıkıyor. Fakat bunun sebebi; 'Yea moda nedir ağğğbi? Sikimde değil yağni...' türünden kolpa bir düşünce değil de birinin yaptığı bir şeyi modaya bağlamaya çalışan insanların varlığı. Ne yani, illa moda mı olmalı lazım favori uzatmamın sebebi?

Dünya kupasında, pek umudum olmasa da, İngiltere'yi destekliyor ve seyir açısından güzel bir turnuva olmasını diliyorum. Boşa izlemeyelim... Fakat Fransa'nın sürüm sürüm sürünmesi en büyük temennim.

15-25 Haziran'da Ukrayna'dayım. Sonra geri geleceğim ama hemen akabinde büyük ihtimalle, bir aksilik çıkmazsa, uzun bir süre yaşamak için orada olacağım. Asıl amaç dil eğitimi de bunun yanında güzel bir iş fırsatım da var. Hiç tepesim yok.

'Benim için cinsellik ikinci hatta üçüncü planda'

Duyan da hiç Ukrayna kadınlarını hesaba katmadım sanar. Ne kadar da mütevaziyim, 'İşte hem Rusça-Ukraynaca, hem iş...' Şimdiden ayarladım bir kaç bağyan. Bir kaç tane de Antalya mevkilerinden arkadaşların tanıştıkları ve yönlendirdikleri oldu, onlara da bir tanışmak gerek.

'Ukrayna'da kızlar teklif ediyormuş.'

Ukrayna'ya gideceğimi öğrenen arkadaşlarımın yapmaktan vazgeçemedikleri şakalardan biriyle bu mevzuyu noktalıyorum; 'Gelirken Free-Shop'tan karı getir bize ehe mehe'

'Ukrayna'dan ciddi teklifler aldım, herşey eşimi ikna etmeme bağlı. Boşanalım diyorum boşanmıyor şırfıntı. Evli de gidilmez ki şimdi oraya...'

Yaklaşık bir haftadır İstanbul'da, bir arkadaşım yanında mülteci hayatı yaşıyorum. Burada şartlar çok kısıtlı, bir boğaz manzarası bir de Beatles Rockband ile vakit geçiriyoruz. Devlet bize yardım etsin, mağduruz.

Önce Solo Play'de gitarı alarak Hard mode'u bitirdim, sonra bateride Hard Mode'u komple bitirdim. Sıra geldi expert'te ikisini birden bitirmeye de bateri için bir deneyeyim dedim expert'i, giderim bateri alırım daha iyi lan. O ne öyle! Ve youtube'da %100 çalan adamlar var, manyak mısınız oğlum?

Mentalist diye bir diziye sardık bu aralar. Başroldeki abi, Lugano ile Metin Uca'nın bir alışveriş merkezinde 'Çocuklarınızın Tipi Nasıl Olacak?' temalı, adını hatırlayamadığım sahtekarlık ürününe beraber girdiklerinde çıkan sonuç ne olursa işte o...

Nedense bu üç adamın da sinir bozucu bir gülüşleri olsa da, sürekli gülüyor olmaları gözümden kaçmadı. Ike Shorunmu, neredesin?

Dizi güzel ama... Hafif Dexter tadı bırakıyor damakta. Çoğu kişi 'Dexter çakması' olarak görebilir bu sebepten. Biz biraz da 'Katil kim?' oynayıp skor tutup eğlendiğimiz için o kısmını atlamış olabiliriz.

Fazla zamanınızı almayacağım, 'bundan böyle Dinamo Kiev de evde izlenir' diyerek noktayı gediğine koyuyorum.

4 Haziran 2010 Cuma

John Rambo Death Chart


cCc Rambo siker cCc

27 Mayıs 2010 Perşembe

Yankees

Garrett Reisman isimli astronotun ilk ay yürüyüşü, kolunda NY Yankees arması dikili. Fotoğraf için Volkan Güçler'e eyvallah.

Fotoğraf: www.hln.be

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Batarken Güneş Ardında Tepelerin Zillerine Basıp Kaçardık Talat Abilerin

Yıllarca önce bir arkadaşım bize kalmaya gelmişti. Çocuk kafası işte, salak salak şeyleri merak edersin ya, o da merak etmiş ve bana sormuştu; "Lan oğlum, kimbilir dünya'da kaç kişi şu anda sevişiyordur lan?" (Tabi orada sevişiyordu değil de argo bir söz kullanıyordu ama göğsümde yumuşattım da yazdım.) Sonra bunu tartışmıştık, uzun uzun... Uyumayıp da geç saatlere kadar dırdır ettiğimiz için de dayak yemiştik. Daha doğrusu yemiştim, misafiri dövecek değildi ya annem... Sonra arkadaşım bana üzülüp; "Sen de bana vur da bari ikimiz de dayak yemiş olalım." demişti. Hehehe gerizekalı...

Mahallede devam eden bir inşaatın önüne kum yığını dökülmüştü ve biz de mahallenin en salak çocuğunu kandıracağız diye tepesinden dibe doğru bi kuyu kazıp üstünü naylonla örtmüştük. (Çizgi film kafası) Ama işte hayat çizgi filmlerdeki gibi olmuyor kardiş, nım nım nım. Çocuk; "Hassiktirin lan" diyip gitti. Belki o da bir yerlerde bu tarz bir yazı yazmış ve bizden "Mahallenin salak kabadayıları..." diye bahsetmiştir. Zira sonrasında "O kadar uğraştık amına koyayım!" diye sızlanıp çocuğu döve döve çukura sokmuştuk.

Mahallede top oynamışlıkları olanlar bilirler, ya arabanın altına kaçar top ya da balkona, bahçeye... Mahallede top oynamak iyidir ama atan-alır kanunu meclisten geçtiği günden itibaren o top oynamalar işkenceye dönüşebiliyordu. Bizde de adamcağızın şansına top hep aynı balkona, o adamın balkonuna kaçardı. Adamcağız eşini kaybetmiş, iki tane kızıyla beraber yaşıyor ama kızları pek gözükmüyorlardı etrafta. Bir gün arkadaşlardan biri o balkona kaçan topu almak için su borusundan tırmandı, balkona atladı ve "Allaaaaaaaaaaaah, memelere geeeeeeeel!" diye bağırdı. Yaklaşık olarak 2-3 ay 'Sokak kapatma cezası" aldık. Resmen oynatmadılar bize o sokakta okullar kapanana kadar. Ulan meme işte, ne bağırıyorsun pezevenk!

İlkokul 3. sınıftan üniversiteye girene kadar her günümüzü, her anımızı birlikte geçirdiğimiz bir arkadaşım vardı. Arasıra tren garına giderdik onunla beraber... Önceleri hareket edecek trenin yoluna para koyup tren üzerinden geçtikten sonra o paranın ne olduğunu görmekti amacımız. Sonrasında ise "Acaba koşarak treni geçebilir miyiz lan?" oldu o amaç... Kalkışa yeni başlayan trenin sonundan 2-3 vagon ileri gidebildik diye bütün okula "treni geçtik oğlum!" diye anlatmıştık.

Bütün okulu "Sergen Yalçın benim amcam, onun da dayısı. Akrabayız biz zaten." diye inandırdığımızı hatırlarım. Biri de "Ulan bu nasıl akrabalık, anlamadım gitti." diye sormamış bak şimdi düşününce.

Aynı arkadaşımla bir zamanlar Sakarya'da faaliyette olan Arçelik Voleybol Okulu'nun idmanlarına gidiyorduk. (Voleybol okulu olmayabilir adı, onun gibi bir şeydi...) İdmanların dönüşünde de bir ev kestirmiştik gözümüze hem muhabbet ediyor hem de o evin camına taş atıyor, camda hareketlenme olunca da kaçıyorduk. Yine bunun gibi bir gün, camda hareketlenme olunca bir süre kaçıp sonra normal tempoya saldık kendimizi ve konuşa konuşa ilerliyoruz. Arkada, biraz uzakta koşan bir adam gördüm, aklıma o evde yaşayan biri olabileceği geldi ama pek ihtimal vermedim ta ki; "Sizi orospu çocukları sizi!" diye başlayıp "Bir daha taş atın da göreyim" şeklinde biten konuşması süresince dayak yiyene kadar koca adamdan.

Şimdilerde şehir dışına çıktığımda eğer annem arıyorsa öf pöf çekerim... Telefonu açar; "Ya anne iyiyim ben, niye durmadan arayıp kontrol ediyorsun?" diye de azarlarım. (İnsan annesiyle öyle konuşur mu eşek! diyenleri duyar gibiyim, haklısınız. Sonra ben de üzülüyorum.) Fakat sevgili anneciğim hiçbir zaman da şu anlatacağım olayı yüzüme vurmaz;

5-6 yaşlarındayım. İzmit'ten anneannem geldi trenle, 3-4 saat oturup bizimkileri falan görecek sonra da beni alıp gidecekti güya. Vakit geldi, annemle babam bizi istasyona kadar bıraktılar, trenin kalkış düdüğü çaldı ve benim o an annemi isteyesim tuttu. Anneannem bırakmadı tabi doğal olarak, "Manyadın mı evladım? Tren hareket ediyor... Evin yolunu nereden bulacaksın hem" dedi. Anneannemin kucağından fırlayıp trenden atladığım gibi, "Böhüeee anneeaaaaaaaa!" diye anıra anıra eve koştum. Cidden uzun yoldu lan şimdi düşünüyorum da... Nasıl buldum evi bir yana, o arada koşarken insanlar neler düşünmüştür kim bilir... Anneannemin yüreğine inmiş tabi, o zamanlar cep telefonu falan yok. Kadının bütün yolculuğunu zehir etmiş, ana kuzusu moduna girmişim. (İnsan anneannesine öyle yapar mı eşek! diyenleri duyar gibiyim, haklısınız. Hâlâ üzülüyorum.)

Yaz ayı, insanlar tatile gitmiş, leş gibi sıcak ve biz mahallede üç tane gerizekalıyız... Canımız sıkıldı, hava çok sıcak olduğundan dışarıda bir şey yapamıyorduk. Akranım olduğu halde at yarışı oynayan biri vardı mahallede, "Gel dedi x'i kekleyelim, paralarını alıp dondurma alalım." Oyunun adı; "Altılıcılık" Çocuğa evdeki boş kuponlardan birini verdik, o da doldurdu kafasına göre rakamları. Ben bahisçiyim, bana getirdi kuponu. Ben de kafasından koşuları anlatacak arkadaşa gösterdim. 6. ayağa kadar çocuğun bütün tahminler tuttu da altıda kaldı gariban. Bahse koyduğu parayla biz de dondurma aldık. Çocuk olayı nasıl anlayamadı, ben de hâlâ onu anlayamıyorum.

Müstakil bir ev/apartman vardı mahallede. 3 katlı aile apartmanı. Dedenin iki çocuğu, iki katta eşleriyle falan gibi bir durum işte. Onların çocukları da benim akranım, arkadaşlarım. Bir de bahçeleri vardı, arka tarafında tente, oturacak yerleri falan olan... Orada Karate Kid'çilik oynardık. Bunların üçü akraba, oyunu kuran onlar olurdu. Bana hep Miyagi-San olma rolü düşerdi. Dayanamadım bir gün, "Ya amına koyayım niye ben hep Usta bilmem kim oluyorum" demiştim, "Sana yakışıyor" demişlerdi. Bir daha soramadım o soruyu. Patronundan zam isteyemeyen ezik adam gibi... (-Artık bir zammı hakettiğimi düşünüyorum patron! -Sana bu maaş yakışıyor. -Eyvallah patron...)

Böyle geçen bir çocukluk... Şimdi, en azından buralarda, pek mahalle arkadaşlıkları kalmadı. O zamanlar beraber oynadığın mahalleden arkadaşlarını şimdi senin gibi büyümüş görünce şaşırıyorsun. Bazısı evlenmiş, bazısı yurt dışında hayat kurmuş arada tatile geliyor, bazısı hapise girmiş de çıkmış haberin yok... Türlü türlü hikayesi olan bir dünya çocuk, fakat hepimizin ortak noktası bir dönemler saçma sapan şeyler yaptığımız bir çıkmaz sokak, bir okul, bir tren garı vesaire... Görünce şaşırıyorsun, "Vay Tulum! Naber ya?" diyorsun, çocukluğunu hatırlıyorsun.

21 Mayıs 2010 Cuma

Futbol Tutkusu, Avrupa Yolcusu...


Hiç düşündünüz mü?

1986 FIFA Dünya Kupası Meksika’da oynanırken, sizin bir üniversite öğrencisi olarak Butragueño ve İspanya’yı Madrid Plaza de Cibeles’te, Lineker ve İngilteye’yi Londra’da bir barda, Platini ve Fransa’yı Saint Germain’de bir kafede, Maradona ve Arjantin’i Napoli’de İtalyan dostunuzun evinde izlemiş olup; arkadaşlarınıza ve çocuklarınıza, o unutulmaz seyahatinizi yıllardır nasıl da bıkmadan usanmadan, 1986’daki heyecanınızla anlatıyor olabilmeyi...

Projenin küçük bir özeti burada. İki arkadaş, Uğur Karakullukçu ve Mustafa Özdemir'in aklına güzel bir fikir gelmiş, bunu da gerçekleştirmek için büyük çaba sarf ediyorlar. Firmalarla görüşüp sponsor bulmaya, kişilerle konuşup destek almaya çalışıyorlar. Mustafa bana muhabbet arasında bahsetmiş ama arada kaynamıştı. Dün Uğur'un blogunda görüp okuduğumda onlar adına heyecanlandım, sanki kendim gidecekmişim gibi. Güzel bir proje, farklı bir proje. Çoğu kişi Dünya Kupası sırasında Güney Afrika'da olmak ister sanırım ama ben de aslında onlar gibi orada mücadele edecek ülkelere gidip, oradaki şehirlerde, o ülkenin insanlarıyla maçlarını izlemek isterdim. Projeyi okurken de "Ne güzel fikir oğlum, niye benim aklıma gelmedi?" diyerek kıskanmadım da değil hani. Fikirlerini büyük ihtimalle gerçekleştirecekler, yolculuğa epey yaklaştılar. Ben şimdiden kazasız-belasız, bol eğlenceli bir şampiyona diliyorum onlara. 34 gün boyunca takipte olacağım. Londra'da bir pubda izleyecekleri İngiltere-USA maçını merak etmeye başladım bile.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Yapma Bühlül O Senin Yinken...

Bu ülkede pembe diziler (gerçi bizdekiler genelde pembe değil alacalı bulacalı olur) hep bir olay, hep bir çılgınlık konusu olmuştur. Aklıma gelen en yakın örnek Gaffur pijamalarının satıldığına dair asan bir dükkanın şu fotoğrafıydı;

Fakat şu son nokta şudur herhalde;

Hani dizilerin daha doğrusu senarist ve yönetmenlerin biraz daha cüretkâr olabildikleri şu son dönemlerde kim bilir ki daha ne manyaklıklar göreceğiz ama daha iyisi yapılana kadar en iyisi budur herhalde... Yapma Bühlül o senin yengen yazmış herif ya...

11 Mayıs 2010 Salı

Kayı Paranıyor

Kendisinden uzun süredir haber alınamayan O.B.'yi Fransa'da bir otelde bulduk. Yanına yaklaşan gazeteci arkadaşımıza "Yalarım yavrum, kanun kaçağıyım ben. Belli bir seksapelitem var." tarzında yaklaşan O.B.'yi aynı arkadaşımız çantasında taşıdığı kamera ile böyle görüntüledi. "Yüksek yerlerde tanıdıklarım var, istediğin mevki olsun, para olsun. Onlar kolay, şimdi gelelim benim istediklerime..." tarzında yaklaşımlarla muhabbetin cılkını çıkaran O.B. istediğini alamayacağını anlayınca sinirlenip odasına çekildi.

İki saat sonra otelden, "Karnım acıktı anasını satayım, bir şeyler yemeye gidiyorum" tarzında laflar deyip ayrılan O.B.'den bir daha haber alınamadı. Kendisini Fransız Tarzı Pastanecileri Mafyası'nın kaçırdığı, dilini kesip kedi dili olarak sattıkları düşünülüyor. Yaygın kanı bu tarzda gerçekleşti.