Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Basketbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2011 Salı

Novi Sad, Özgürlük Köprüsü & Divac

"Novi Sad’da sabaha karşı bir gece kulübü, yolculuğa Ankara’dan beraber başladığım arkadaşlarım ziyadesiyle içtiği için, biraz da onlara göz kulak olmak amacıyla nispeten daha ayık durumdayım. Organizasyon kartımı sarhoş bir Hırvat’a kaptırmadan önce ayakta durmakta zorlanan biri kartın üzerindeki Türkiye bayrağını görüp, nereden olduğumu soruyor. Ankara’dan geldiğimi söylüyorum, kartın üzerindeki yazıyı da işaret ederek. “Üniversitenin nerede olduğunu değil, asıl olarak nereden olduğunu söyle bana.” diyor. Kendisinin bu şaşırtan ilgisini, onun kafasının fazla güzel olmasına mı yormalıyım yoksa bir Türk’ün orada ne aradığını anlamaya çalışmasına mı ama Konya cevabını vermemle şaşkınlığım başka bir boyuta ulaşıyor. Ağzından hiç düşünmeden çıkan “Kızılyıldız, sizin kıçınızı tekmelemişti.” cümlesi eminim ki bu ülkedeki basketbol bilgisi en üst seviyedeki pek çok kişiye bile pek bir şey ifade etmiyordur. Benim basketbolla olan ilişkimde de önemli bir yeri olan, artık mazide kalmış olan Kombassan Konyaspor 98’de Koraç’ta çeyrek finalde Kızılyıldız’a elenmişti. Grupta liderliği averajla kaybettiği ve deplasmanda mağlup ettiği Verona finalde Kızılyıldız’ı finalde geçip kupayı kaldırmıştı. Benim yarama tuz basan adamın, bunu sarhoşken hatırlayabilmesinden daha inanılmaz olan muhakkak ki bunu bilmesi, hatta öyle bir durumdayken hatırlayabilecek kadar kaç sene öncesine dair belki de çok önemli olmayan bir detayı hatırlayabilmesiydi."

Yukarıda geçen hikaye her ne kadar inanması oldukça zor da olsa benim için çok özel bir deneyim olan Sırbistan yolculuğumun en renkli anıydı belki de. Beş yıl önce sırf yakın bir arkadaşımın ailesinin Karadağ göçmeni olduğu için gidiyor olduğu ve bana “sen de gelsene” demesi üzerine ani bir şekilde, düşünülmeden alınmış bir kararın hayatımdaki pek çok özel anıya sahip olan bir seyahati beraberinde getireceğini düşünmemiştim. Daha önce etraftan oralara giden bile yokken, pek çok seçeneğin arasından niye bunu seçtiğimi bilmeden, kafamda pek çok soru işareti ile gittiğim Sırbistan’dan, oralara gitmeme vesile olan ESTIEM adlı organizasyona katılmamda belki de en büyük pay sahibi olan kişinin vaktinde söylediğinde çok da inanmadığım ama gerçekliğine sonra şahit olduğum “Şu anda Avrupa’nın 25 ülkesinin 66 kentinde kapısını çaldığımda, bana bir kahve ikram edecek dostlarım var.” sözü öğrendiğim pek çok şeyin yanında bana kalan en önemli miras o günlerden.

İlk başta katılacağımız aktivite dolayısıyla Novi Sad’a geçtiğimizde bize karşı nasıl davranacağından biraz kuşkulu olduğumuz ama bizi sıcak bir şekilde karşılarken biraz heyecanlı biraz da endişeli bir yerel toplulukla karşılaştık. Aslında heyecan ve endişenin bir arada olması onların durumunu düşününce gayet anlaşılabilirdi. Önceki yıl organizasyonun genel kurulunda şok edici bir şekilde üyelik talepleri reddedilmişti. Lyon’daki o genel kurulda onların talebinin reddedildiğinin açıklandığı anda oluşan şok sessizliğini izleyince insanların böylesine bir şok tepkisi verdiğine pek az şahit olduğum geliyor hala aklıma. Üyelerin üçte ikisinden negatif oy almak organizasyonun şartları dahilinde rastlanması kolay bir şey değildi. Novi Sadlıların kendi hataları da vardı belki süreçte ama baskın güce sahip Alman üyelerden birine karşı böyle bir durum eminim ki asla gerçekleşmezdi. Daha sonra bunun önemli ölçüde, diğer öğrenci gruplarının Sırbistan’dan gelmesinden kaynaklandığını öğrendim. Belki diğer ambargolar kalkalı çok olmuştu ama sosyal ambargo devam ediyor gibiydi. Haliyle böyle bir sonuç sonrası tekrar girdikleri deneme süresinde kendilerini olabildiğince iyi göstermeye çalışmanın heyecanının yanında baskının yarattığı bir endişe de hakimdi.

Bu kısmen dışlanmışlık durumu, şehirdeki puslu havayla birleşince eksiksiz bir resmi andıran insanlardaki umutsuzluk duygusunun yanında çok da bahsetmeye değer bir şey değil belki de. Bizdeki üniversiteli gençler onların yanında adeta Polyanna kalır. Ülkenin en önemli okullarının en değerli bölümlerinden birinde olmalarına rağmen, Sırbistan sınırları içerisinde iyi bir gelecek beklentisi oldukça az. Konuştuğum pek çok kişinin aklında kapağı bir şekilde Atlantik’in karşı tarafına atmak vardı ki birkaç tanesi de bu emeline ulaştı. Onların bile bu kadar umutsuz olmalarını o coğrafyanın son yirmi yılda uluslar arası alanda neyle gündeme geldiklerini düşününce anlamak mümkün.
Novi Sad, 300 bin civarındaki nüfusuyla ülkenin Belgrad’tan sonraki en büyük şehri olmasının ötesinde ülkenin en gelişmiş bölgesi olan Vojvodina’nın da yönetim merkezi. Gerçekten de anlatıldığı gibi insanları daha hoşgörülü, daha sakin. Mesela Belgrad’ta tanıştığımız, Türk olduğumuzu öğrenen pek çok kişi gibi ilk cümlesi “You ruled us for 500 years.” değil. Buna karşın Belgrad küçük bir İstanbul prototipi gibi, küçük ölçekli bir boğaz olarak harika görüntüsü ile Tuna nehri bile mevcut. Novi Sad’ta çok fazla olmasa da Belgrad’ta caddeler ünlü markaların mağazalarıyla, restoranlarıyla dolu. “mavi” en çok el yakanlardan hatta. Sosyalist rejim sonrası savaş etkilerine rağmen değişimin çok hızlı olduğundan bahsediyor insanlar. Domuz eti yemek istemediğimiz için kısmen güvenebildiğimiz McDonalds’ı ziyaret etmişliğimiz olsa da bundan çok da hoşnut kaldığımı iddia edemem. Mesela, bu etkinin görece çok daha az bulaştığını duyduğum, okuduğum Saraybosna pek çok sebep haricinde sırf bunun için bile gidilecek yerler listemde ilk sıralarda. Tanjevic’in de dediği gibi kendini önce Yugoslav hisseden herkesin belki de öncelikli memleketi olarak görmesi gerektiği yer olarak betimlediği o yer benim için artık çok daha değerli gördüklerimden sonra. Şu anda savaş etkileri de ön planda olsa da, zamanında çok daha geniş bir kitlenin iyi kötü evine ekmek götürebildiği günlere duyduğu özlemi düşününce duruma insanın canı sıkılmıyor değil. Kötü kardeş olarak ün salmalarına karşın Sırplar’ın çok ciddi bir kısmı eski Yugoslavya çatısı altında olmayı tercih eder durumda.
Tümünü YaslaAşırı milliyetçileri bir yana bırakınca Yugoslavya’nın dağılma sürecinde yaşananlardan ve sonrasındaki sonuçlardan hala büyük üzüntü duyuyor insanlar ki çoğunlukla konuştuğum kitlenin yirmilerinde olup, o dönemlere dair çok da bir şey hatırlamadığını da belirteyim. Kendilerini Sırp’tan çok daha fazla Yugoslav olarak tanımlayan bu insanlar, pek çok akraba ve arkadaşlarıyla ayrı kalmış ailelerin bireyleri artık. Once Brothers’taki gibi binlerce hikaye var oralarda. Güçlü ve bir arada bir ülke oldukları günleri, büyüklerinden dinledikleri Tito dönemini özlüyorlar. Üzüntü ne kadar 90’ların başında yaşananlar ve sonrasındaki sonuçları hakkındaki hislerini yansıtmak için belki de en uygun kelimeyse, kızgınlık da 99’daki NATO operasyonunu onların hislerine dair belki de en iyi tanımlayan kelime. Novi Sad, Belgrad’tan sonra en çok hasar gören yerlerden biriydi. Şehrin iki yakasını birbirine bağlayan Tuna üzerindeki üç köprünün tamamı ve petrol rafinerisi başta pek çok kilit önem taşıyan yer bombalanmıştı. Etrafta hala savaşın izleri hemen her yerde görünmekte, o dönem yaşadıkları sıkıntıları aktarmak adına sadece arkadaşım Sloboda’nın söyledikleri bile yeter gibi aslında: “Etraftaki binalar bombalanıyordu ve ben ders çalışmaya çalışıyordum, bu neredeyse bir ay boyunca rutin bir olaydı, hemen yanımızdaki bina bombalandığında anormal bir durum gibi gelmemişti ve fazla tepki vermemiştim hatta.”
Ülke özellikle de ekonomik olarak toparlanma sürecine devam ederken, halkın da morali açısından bazı sosyal olaylarla onlara umut aşılanmaya çalışıyor. Novi Sad’ın sembollerinden biri olan ve bombalanan köprülerin en büyüğü Özgürlük Köprüsü (Liberty Bridge) ateşkesten sonra eskisinden daha da görkemli bir şekilde inşa edilmiş ve tüm Novi Sadlılar için özel bir anlam taşıyor. Avrupa’nın en büyük kalelerinden Petrovaradin’de her yaz büyük bir müzik festivali düzenleniyor ve adı “EXIT”, her türlü olumsuz kavramdan kaçışı simgelemesi için verilmiş bu ad. İnsanların hayatında çok önemli bir yer tutan ve benim de ilgimi özellikle çeken bir başka kavram olması nedeniyle spor, özellikle basketbol pek çok sohbetin konusuydu. Şu sıralar Partizan taraftarı ile daha çok biliniyor olsalar da herkesin ilgisini gördükten sonra en başta anlattığım anı kısmen normalleşiyor. Elime aldığım her iki spor gazetesinde de 2-3 sayfa sadece Adriyatik Ligi’ndeki bütün maçların istatistik tablosunun olduğu bir ülkede doğal olarak Dejan Tomasevic’in serbest atış yüzdesinin nasıl düzeleceği gibi konular hakkında herkesin bir fikri var neredeyse. En temel konu ise tabi ki milli takım. Son iki yıldır işler düzelmiş olsa da o aralar hiç alışık olmadıkları bir durumdaydılar. Artık kimsenin milli takım için oynamak istememesinden dert yanıyorlardı.
Belgrad’a geçtiğimizde şanslıydım ki basketbol federasyonunu da görme şansına sahip oldum. Yolculuğa en başından başlamama sebebi olan arkadaşım, birkaç ay önce Türkiye’deki Kadınlar Avrupa Şampiyonası’nda Sırbistan&Karadağ’ın mihmandarlığını yapmıştı. Kafile sorumlusu federasyon asbaşkanı da ona gelirse mutlaka uğramasını tembihlemişti. Adam bizleri çok sıcak karşıladı ve güzel olduğunu sandığım bir muhabbet başladı. Sanıyordum zira adam İngilizce bilmediği için Sırpça devam eden muhabbete biraz Fransız kaldım, sormak istediğim hiçbir şeyi de soramadım haliyle. Gerçi o anda iki üç katlı, görece ufak, gayet mütevazı federasyon binasına girdiğimden beri ülke basketbolunun tarihinden karelerle dolu duvarlardan kendimi alamamıştı. Sonradan öğrendiğim ve havadan sudan kısmının dışında kalan tek şey, asbaşkanın yazın Japonya’da kimlerin oynayıp oynamayacağını teker teker söylediğiydi. O aralar çıkan haberlerde durumu belirsiz olarak görünen oyuncuların durumunu birkaç ay önce öğrenmiş olduk, adam durum bayağı kötü dediğinde ben çok da inanmamıştım ama dediği çıktı daha sonra. Bense hala duvarlarda gördüklerimle hatırlıyorum bu ziyareti.

O gezi sayesinde kazandığım belki de en değerli dostum olan Mladen’le sohbetlerimiz sonrasında sporun ülkedeki konumunu daha iyi anlama şansı buldum. Ortalama bir sporsever Sırp gibi pek çok spora ilgi duyan biri Mladen, hatta dünya tatlısı kız arkadaşı Maja da onun gibi, açıkçası kıskanılmayacak gibi değil. Partizan-Kızılyıldız olayına hiç bulaşmamış, Novi Sad’ın takımlarını destekleyen, bunun yanında Ermal Kuqo’da da gördüğümüz gibi Balkanlarda oldukça popüler bir takım olan AC Milan’ın sıkı bir destekçisi ama hepsinden de öte milli takımların pek çok daldaki iddiası onu tatmin etmeye yetiyor. Tanışmamızdan bir yıl sonra Novi Sad’a tekrar gittiğimde bütün bir haftayı toplantılarla geçirdiğimizde fırsat bulamadığım soruları birkaç ay sonra bizim yaptığımız bir organizasyon için Ankara’ya geldiğinde sorabildim ancak. Aslında o gelmeden iki gün önce olan Beşiktaş-Porto maçına da gitme planımız vardı ama Q7’yi daha sonra tekrar Dolmabahçe’ye getiren o gün statta olamadığımız için sınav takvimime de hala öfkeliyim. Zira Westfalen’e ayak bastığı gün Borussia Dortmund’a 90+’da galibiyet getirmiş o ayaklar, benzerini bizim için de yapabilirdi belki. Gerçi kendisini Beşiktaş taraftarı yapmakla iyi mi yaptım kötü mü ben de bilmiyorum, ne gerek vardı onun da canını sıkmaya. Son şampiyonluğu Maja ile o Vojvodina’da rahatça kutlarken, Ankara’da gittiğimiz her yerden bizi uzaklaştıran polisler sayesinde Mladen’i kıskanmak için bir nedene de sahip olduğumuz gece dışında ona da pek faydamız olmadı zira. Sohbetimize nasıl girmiştik hatırlamıyorum ama konu hemen Novak Djokovic’e geldi. O zamanlar ATP sıralamasında üçüncü sıraya çıkan Nole’nin çıkışını anlatırken, ülkedeki bütün gazetelerin, televizyonların, dergilerin odağının bir anda odağı haline geldiğinden bahsetti. Tenis yakın bir tarihe kadar Dünya’nın en iyileri arasında oldukları pek çok alandan biri değilken ve en iyi oldukları alanlarda işler eskisi gibi değilken, Djoker’in bu kadar popüler olmasına şaşmamalı aslında. O aralar çok yakın bir tarihte hem Federer’i hem de Nadal’ı mağlup ederek Montreal’de şampiyon olmuştu, o zaman durumun ne olduğunu sorduğumda ise elini kaldırabileceği en yüksek noktaya kaldırarak “God!” dedi. Üç ay sonra Djokovic Avustralya’da ilk Grand Slam’ini kazandıktan sonra neler olduğunu düşünemiyorum bile. Şu aralar 1 numara olma yolunda ilerliyorken herhalde parti kurup, Belgrad 1.Bölge’den de aday olsa başbakanlığı alır gibi geliyor. Bunun dışında, spor kültürü bize göre pek çok açıdan gelişmiş bir yer olsa da yerel kahramanlar onlar için de çok önemli, birkaç yıldır Nemanja Vidic etkisiyle herkes Manchester United’lı olmuş mesela bir dönem herkesin Sacramento Kings’li olduğu gibi.

Basketbol milli takımlarının o günkü durumuna gelince konu, ister istemez eski kadrolarını saymaya başlıyor. Eskiden ne kadar üstün olduklarını ne kadar üst seviyede oyuncuya sahip olduklarından bahsediyor. Pek çok Sırp gibi onun da aklından acaba Yugoslavya dağılmamış olsaydı, Barcelona’da Dream Team’e karşı koyabilirler miydi sorusu zaman zaman geçiyor. O dönemki durumda özellikle olgunlaşmadan NBA’e giden pek çok oyuncunun milli takıma karşı kayıtsız kalmasına karşı tepkiliydi ama önceki Avrupa Şampiyonası’nda şampiyonluk bekledikleri takımın Novi Sad’tan Belgrad’a geçemeyişi sonrasındaki tepkinin yanında bunun da çok anlamı yok. Zeljko Obradovic, oyuncuları için birbirlerinden nefret ediyorlar, her gece dışarıdalar demişti. Bir gece gittiğimiz mekanda önceki yıl organizasyonda gönüllü olarak çalışan arkadaşlar, özellikle Vladimir Radmanovic ve Marko Jaric’in her gece orada olduğunu söylemişlerdi. Radmanovic’in kısa bir süre sonra Lakers’a gelişini öğrendiğim an aklıma ilk bu geldi ve ellerim yüzümdeydi. Gerçi, özellikle oraya gelen hanımlara verdiğimiz notlar ortalamada dokuzun bile bayağı üzerinde olduğu için onları suçlamak da zor geliyor bana. Marko Jaric’in Adriana Lima öncesi özellikle İtalya günlerinde yaptığı CV’sinin şu anki eşinden geri kalmayacak isimlerle dolu olduğunu düşününce ona hak versem de Radmanovic hıyarı sırf yancı olarak ne çıkarsam kar mantığı gütmüş gibi geliyor bana. Geyiği bir tarafa bırakırsak asıl sorun eskisi gibi oyuncu yetiştirme kaynaklarının bulunmayışı. Hala belki de Avrupa’daki bir numaralı üretim yeri olsa da Sırbistan’da değişen rejim sonrası altyapılar, eskisi gibi bir devlet desteği olmayınca büyük zarar görmüş. Tanjevic’in Avrupa’nın en elit koçlarından biri olduğu dönemde ailesini geçindirecek bir iş bulamaması nedeniyle İtalya macerasının başlaması ve geçenlerde Nikola Vujcic’in bir röportajında bahsettiği gibi antrenörlerin başka işlerde çalışmaları şu an o coğrafyadaki durumun bir nevi en dramatik örnekleri. Mladen’e hala Hırvatistan’ı basketbolda yenmek mi en büyük zevk diye sorduğumda ise, artık Fransa’yı voleybolda yenmenin daha ilgi çekici olduğunu Hırvatları zaten her zaman yendiklerini söylüyor. Sinan Erdem’deki son kapışmalarında bile turnuvadaki en iyi oyunlarını oynayan Hırvatistan’ın en kötü basketbolunu oynayan Sırbistan’ı geçememesi rekabet kavramının ne durumda olduğunu gösteriyor. Tartışmalı kazandıkları kupaları sorduğumda ise bir yanda gülerken kıvırmayı da ihmal etmiyor. Belki ortadaki birkaç pozisyonda bizim lehimize çıkmış olabilir bazı düdükler ama biz hep çok iyi bir takımdık diyor. 11 Eylül gecesi Mladen’e sataşmak içimden geçmedi değil ama duruma en makul yaklaşacak adamlardan biri bile bunu diyorsa, Kerem Tunçeri’nin ayağı ya da Ömer Aşık’a yapılan faul gibi durumlara aşırı takmalarını anlamak mümkün. Dinime küfreden Müslüman olsa lafının Sırpçasını Belgrad’a göndersek, hala Ömer Aşık, hala Kerem Tunçeri diyecekler yıllar sonra bile ama Ivkovic’i maçtan sonra ağlayan demeçler verirken izlemenin keyfini de ben yıllar sonra bile yaşayacağım.
Yerel kahraman konusunda ise bu kadar çok olası isme rağmen, bir kişi herkesten ayrılıyor: Vlade Divac. Ben ünlü Lakers-Kings serisinde bile karşı tarafta yer almama rağmen kızmaktan çok hayran kalmışımdır kendisine. O yaşta bir oyuncunun Shaq’in en iyi dönemlerinde başa çıkabilmek için etik dışı şeyler bolca olsa da kendini bu kadar iyi hazırlayıp, bu kadar akıllı oynamasından müthiş etkilenmiştim. Aynı adam Atlanta 96’da Dream Team 3’e karşı beş faulle oyun dışında kalana kadar karşı koyup, takımını oyunun içinde tutacak kadar vazgeçmeyen, daha sonra da farklı örneklerini pek çok kez gösterdiği gibi kazanmak için her şeyi yapan çok özel bir adam. 11 Eylül gecesi onun maç sonunda etrafa boş gözlerle bakarkenki fotoğrafı benim de içimi acıtmıştır biraz. Ülkesine olan bağlılığı onu insanların gözünde bu kadar özel yaparken, Hırvatlarca pek sevilmeyen bir figür olması da onun istemediği bir şekilde belki de her kesim için ortak bir değer haline getirmiş. Özellikle ABD’de de tanınan biri olarak sürekli ülkesini tanıtmaya çalışması, yeri geldiğinde NATO operasyonu gibi konularda vatandaşlarının durumunu dile getirip, onların sesini duyurmak için çaba gösteren, milli takım, Partizan ne zaman ihtiyaç duysa yardıma koşan ve sürekli hayır işlerinde aktif görev alan mütevazı bir adam olarak onun bu statüsüne şaşmamalı. Bodiroga’dan sonra da tekrar Divac gibi birinin gelip milli takımı ateşlemesini bekliyorlar. Zeljko Obradovic gibi pek çok önemli basketbol insanın yetiştiği Cacak doğumlu bir akrabasından bahsediyordu bir arkadaşım, belki o bizi kurtarır diyordu biraz da esprili bir şekilde. (Bu arada bahsettiği kişi birkaç ay sonra İzmir’de başımıza iş açan Tadija Dragicevic’ten başkası değildi.) Özellikle Brkic cinayeti sonrası, basketbolu tekrar eski günlerine döndürmek için 2001 ve 2002’deki turnuvalara çok önem vermişlerdi, istediklerini klasik(!) yoldan da olsa almayı başarmışlardı, 2005’e de ev sahibi olurken akıllarında bu vardı ama sonuç çok büyük hayal kırıklığı oldu bu sefer.

Basketbol milli takımları bu insanların en büyük gurur kaynağı belki de. O takımın başarısı ve oyuncuların uluslar arası alanda daha fazla tanınması haklarındaki pek çok önyargıyı yıkmak için bir araç onların gözünde ayrıca. Bu kadar önyargı da siyasilerin mahvettiği şeylerin acısını çeken pek çok masum insanın yazının başında anlattığım gibi dışlanmalara götürecek sonuçlar çıkarabiliyor ortaya. Haklarındaki önyargıları da kanıksamışlar bir yandan da. Hatta artık iyi bir arkadaşım olan o dönem yerel grubun da başkanı olan Sasha, buraya özel bir önyargım olmadığını söyleyince çok şaşırmıştı. Neredeyse Türkiye kadar dışarıdan bilinmeyen bir yer ve kötü imaj konusunda da ondan geri kalmıyor Sırbistan. Bana en başta pek inanmasa da hakkında tonla önyargı bulunan bir ülkenin tonla önyargı bulunan bir şehrinde büyüdüğümü belirtmem onu ikna etmeme yetti. Ya da her yemeğin içinde domuz eti var mı diye sorduğumuz için bizden bıkıp konuyu kısa kesmiş de olabilir.
2009’da Slovenlerin topluca “Allahım Neydi Günahım” kasedini (tabi ki Tatlıses olanı) tekrar tozlu raflardan çıkarmasını sağlayan, Teodosic’in insanlık dışı oynadığı yarı final maçının ardından Mladen’le konuştuğumda onun mutluluğunu görüp sevinmemek benim için mümkün değildi. Kaybettikleri o çok önemli şeye tekrar kavuştuklarını hissediyordu, oradaki güzel insanlar için belki de en büyük mutluluk kaynağını. O insanları tanıdığımdan beri benim de kalbimin bir parçası hep onlarla artık.

27 Mart 2011 Pazar

I Said What! What! In da Butt!

2 Mart 2011 Çarşamba

Bayern Münih Gelirken


Bayern Münih önceki hafta ikinci ligde şampiyonluk yolundaki en büyük rakibi, Nowitzki'yi yetiştiren Wurzburg'u ağırladı. Olimpiyat Salonu'nda 12.000 kişinin izlediği maçı, Hoeness, Van Gaal, Schweinsteiger ve Lahm da destek için izlemişler. Bu projenin uzun vadede etkileri Bundesliga için nasıl olur çok kestiremiyorum ama Avrupa basketbolu için heyecan verici olduğu kesin. Yazın Cem bu konu hakkında gereken her şeyi aktarmıştı blogunda. Son olarak David Hein, Dirk Bauermann'la bu projeden, umut vaat eden genç Almanlara hatta Nowitzki'ye kadar güzel bir röportaj yapmış. Biz de merakla bekliyoruz bu projenin nasıl ilerleyeceğini.

26 Şubat 2011 Cumartesi

Zalgiris Miracle


http://www.youtube.com/watch?v=Y8SIh89Vna4

Yarone Arbel bu hafta "Zalgiris Miracle"dan bahsetmiş. Yanlarına gömülmek istediğim birkaç adamdan ikisi olan Brad Newley ve Khalid El-Amin, bu hafta Rytas için OAKA'dan galibiyet çıkarınca gazı biraz olsun kaçmış gibi görünse de belki de Top 16'deki en önemli maça çıktı bu hafta Maccabi ve Barça Yad Eliyahu'da. Son saniyelerde yaşananlar daha sonrası için gidişatı değiştirmese de eski Maccabi'li Alan Anderson son saniyede yaptığı saçma faulle, maçın uzatmaya gitmesine sebep oldu, o kenarda otururken tüm salon ona geçen sezondan aşina olduğu tezahüratları yapıyordu ama uzatma için onlara gerekli 10 sayılık fark ne kadar zor olursa olsun Zalgiris mucizesini yaşayan insanların umutlu olmak için bir sebepleri vardı.

8 Nisan 2004 akşamı aslında önceki hafta adamım Antoine Rigaudeau, Kaunas'tan galibiyet çıkarmasa, Ülker'in Maccabi galibiyetiyle Zalgiris'i Final-Four'a çok yaklaştırmış olacaktı, bu maçın son on saniyesinde yaşananlar olmasa kendisi daha iki hafta önce Tel-Aviv'e seyahat etmeyi reddeden takımını oraya bu sefer başka bir şekilde taşımış olacaktı. hatta "Ya olsaydı" lafının çokça edilebileceği çok ilginç bir gruptu o dönem başından itibaren hakikaten. Ama şu maçta olanlar hakikaten sınırları zorlar. Eğer hala sporda şans faktörünün varlığına inanmayanlar varsa tekrardan düşünmeli sadece bu on saniyeyi gözden geçirip. Efes'in mantık dışı CSKA zaferini bile sönük bırakan bir gece yaşanmıştır Tel Aviv'de.

Yaklaşık on saniye kala, topu oyuna sokan Maccabi 5 sayı geride olup, 1 Mayıs günü Fortitudo Bologna'yı delik deşen adamlardan, Avrupa'nın üçlük spesiyalistlerinden David Bluthental boşken topu çembere bile değdiremez! Ribaundu alan Nikola Vujcic farkı 3'e indirir. Geceyi 37 sayıyla tamamlayıp, elinden gelen herşeyi yapmış Sarunas Jasikevicius 5 faulle kenara gelirken, umutsuzluğu yüzünden okunmaktadır. Giedrius Gustas'ın ilk serbest atışı çemberin içinden çıkımasa herşey bitmiştir ama bir hakkı daha vardır. Kalan sürenin 2.2 saniye olduğu düşünülünce atmasına bile gerek yoktur aslında bir nevi. Faulü sokamamasına rağmen dönemin istatistik canavarı, eski kanarya Tanoka Beard anlamsız bir biçimde ribaund için erken girince içeri arıların istediği olur. Ilija Belosevic topu Gur Shelef'e verdiğinde tam tamına 2 saniye vardır. O fırlatılan topu kapıp potaya gönderen Derrick Sharp, efsaneden öte olduğu Yad Eliyahu kariyerinin en unutulmaz anına imza atar. Sonrası mı? Hayatım boyunca seyrettiğim en özel takım ünvanının abartı olmayacağı takım belki de en unutulmaz Euroleague finaline imza atar.

Laurent Sciarra

Avrupa'nın Jason Kidd'i olarak adlandırılan adam Pau Orthez formasıyla dün kariyerine son noktayı koydu. Le Roi ile birlikte resimden çıkmaları ile birlikte Les Bleus, Herr Pekdoğru'nun "kafası kesilmiş tavuk" olarak harika bir şekilde nitelediği o takıma dönüştü. Sydney'deki başarıda da belki de en büyük pay sahibi isimdir. Alttaki resim de sahadaki son anına dair, yerine giren arkadaş da tanıdık bir isim Sir Özköseoğlu'nun eski sevgililerinden. Resimler şuradan.

24 Şubat 2011 Perşembe

Canasta de Gasol


Üç yıl önce içinde bulunduğumuz ayda NBA gibi bir organizasyon için azımsanmayacak sayıdaki kaderini olumlu yönde değiştiren hamlelerden biri daha gerçekleşti Lakers franchise'ı için. Son Carmelo takasını gördükten sonra kol, bacak ne varsa kilitlediğimizi çok daha iyi anlıyorum. Belki zaman içinde gelinen nokta da Pau Gasol, her Santa Monicalı fanatiğin beklentisini aştı, ama o gün için beklentisi en düşük olanlardan olan şahsım adına beni çok daha memnun ettiğini söyleyebilirim. Geriye bakıp kendisinin kariyerindeki ilk yıllarına baktığımda işin içine biraz da şaşkınlık giriyor, Pau Gasol Sáez'in oyunundan öte mental açıdan yaşadığı gelişim çok ama çok etkileyici benim açımdan.


Futbolda örneklerini şu sıralar oldukça net görülebileceği üzere FC Barcelona’da altyapıdan gelen Katalan oyuncuların her zaman için ayrı bir yeri vardır. Pau’nun yuvadan uçacağı bilindiği halde Euroleague şampiyonluğu kovalayan Barça’da sürekli şans buldu, şu ankinden daha rekabetçi olan bir turnuvada NBA’e giderkenki halinden eser yokken bile istikrarla oynatıldı, oyununa yapacağı katkı düşünülerek sınırlı miktarda da olsa kısa forvet olarak bile denendi zaman zaman.

Kendisine ta o zamanlardan ısınamayan biriyim. İspanya milli takımı ile olan serüveni ise bunu daha da öteye götürdü. Aslında 2001’deki İspanya turnuvanın Nowitzki’den sonraki en etkileyici unsuruydu. Sıralamada üstlerinde yer alan Yugoslavya’dan da Türkiye’den de daha iyi bir basketbol oynamışlardı. Bizim 79’lular gibi bel bağladıkları müthiş 80 jenerasyonunun iskeletini oluşturduğu o takımın oynadığı oyun benim pek haz etmediğim daha sonraki dönemdeki basketbollarından ciddi anlamda farklı, çok iyi savunma yapan bugünkü kadar da Arif Erdem’lik peşinde koşmayan sempatik bir takımdı. İspanyol basketbolunun A milli takım seviyesindeki başarısının 99’daki gümüş madalyayla başladığı kronolojiye bakarak iddia edilse de o turnuvadaki takım çok başkaydı, Fransa’nın önünü açmak için Sabonis’e sadece 11 dakika sahada kalma izni veren hakemler olmasa muhtemelen ilahi adaletin en büyük göstergelerinden olan Bercy’nin Les Bleus’nün başına yıkıldığı o günün aktörü bile olamayacaklardı. Panpası Navarro ve o dönemin hak ederek büyük şeyler vaat eden oyuncusu Raul Lopez’le birlikte geleceğin takımı olduklarını kanıtlamışlardı İstanbul’dan ayrılırken.

Indianapolis’le birlikte Gasol’ün 5 numarada kullanılma dönemi başladı, genelde olduğu gibi elemelere kadar çok iyi gelen takıma çeyrek finallerde daha sonra tekrar yaşanacağı üzere Nowiztki’ye tosladı(Eline sağlık paşam). Daha sonra da İsveç’te finallerde yetenekli olduğu kadar çok da akıllı oynayan bir Litvanya’ya karşı Pau Gasol hayatının en etkili oyununu oynamadı. Gün geçtikçe daha da itici hale gelen İspanya’nın antipati sembolü gibiydi Gasol. Pota altında topu alınca sürekli smaca gitmeye çalışan bir adamdı (evet bu adam bugün zaman zaman agresif olmamakla eleştirilenin aynısı) ama akıllı savunmacılara karşı çok verimsiz oynuyor kritik maçlarda genel istatistiklerinin gerisinde kalıyordu. Atina’da bir kaza kurşunu olarak şu aralar Çin’de takılan Marbury’nin coştuğu bir günde, yine harika bir grup maçları serisinin ardından Porto Riko’dan bile fark yiyen Dürüm Team’e elenirlerken, FIBA hakemlerinin oynatmamak için ant içtiği Tim Duncan kısa sürede onu art arda bloklayarak ve müthiş bir smaçla poster çocuğu yaparak pasifize edip haddini bildirmişti. Portföyünde çok daha fazlası olduğunu bildiğimiz bir adamın bu kadar tek yönlü oynamaya çalışması, savunmada da doğru pozisyon almaktan çok blok kovalaması yaptığı her smaç ya da bloktan sonraki hareketlerinden bile daha itici geliyordu bana. Yine de bunların hiçbiri bana Mithat Bereket’in 2002 Dünya Şampiyonası sırasında onunla yaptığı bir röportajdaki tavrı kadar antipatik gelmemişti. Turnuvanın açılış etkinliklerinde Türkiye için “siz de fena takım değilsiniz, ha şu Detroit’teki çocuk da var” deyişi korkarım ki ona dair aklıma gelen ilk anekdot olarak yıllarca hafızamda yer edecek. Mesele, daha geçen yıl müthiş bir maçta karşılıklı oynadığı ve o gün onun takımını yıkan iki adamdan birinin adını hatırlamaması bile değil, o küçümseyici, yukarıdan bakan tavrıydı. İspanya milli takımının çoğu kişiye antipatik gelme sebebi sahadaki sürekli Arif Erdem’in gözünü yaşartacak kadar gururlandıran tavırları olsa da benim açımdan kendilerini herkesten üstün gören, biraz yukarıdan bakan bu tavırlarıdır, yazları milli takım hazırlık turnuvalarına katılmaya bile pek tenezzül etmezler, fazla hazırlık maçı yapmaya bile ihtiyaç duymazlar. Gasol de bunu o anda sadece çok net bir şekilde yansıtmıştı, en azından bana göre. Hazır, İspanyolların bu can sıkıcı tavrına değinmişken, kişisel görüşümü de aktarayım. Gasol, pek çok arkadaşıma göre sahada faul almak için bağıran, abartılı hareketler yapan biri olsa da yetiştiği toprakları düşününce bunu çok da yadırgamıyorum. Belki hatırlayanlar olacaktır, Fernando Torres’in ilk Anfield günlerinde sürekli kendini yere atması bu tip şeylerin pek sevilmediği adada tartışma yaratmış, Steven Gerrard da konuya dahil olup bunun yanlış olduğunu belirtince Torres, bunun İspanya’da gayet doğal olduğunu, oradaki spor kültürünün bir parçası olduğunu belirtmişti. İspanyollar bu konuda bayrağı taşısa da Güney Amerikalı ve Akdenizlilerin dahil olduğu bir ortamda bunları sık sık görüyoruz aslında. Hiç haz etmesem de bu durumdan, bu şekilde yetiştirilen bir oyuncunun bu tavrını karakterine yormak bence biraz haksızlık olur. Gasol’ün tavrının Ginobili veya Scola’dan daha kötü olduğunu düşünmüyorum, hele ki Katalunya’da standartları belirleyenlerin Rudy Fernandez ve Juan Carlos Navarro olduğu düşünülünce Pau melek bile sayılabilir. (Alttaki resimde Navarro'nun omzundaki diğer el Milicic'e ait, şu güzel ortamı bozmayalım diye, onun kesildiğini arayıp buldum.)

Kendisi için İspanyol basınınca Fotomaç usulü kullanılan Gasolin lakabını da Polonya’ya kadar hak ettiğini düşünmemişimdir hiç Pau’nun. Takımı sürükleyen, kritik zamanlarda sahne alan özel adam, en iyisini Pekin’deki finalde gösterdiği üzere Navarro olmuştur benim gözümde. Takımın en ünlüsü olması onu takımın başarısı için en kritik adam yapmamıştır. Onun yokluğu 2005’te turnuva boyunca ve 2006 finalinde de İspanya’dan çok şey götürmemiştir. 2007’de takımı finalde kaybederken ve o bir kez daha adının hakkını veren bir oyun ortaya koyamayıp, kritik faulleri ve son şutu kaçırmasıyla akıllara kazınan performansı, basketbol severlerce uluslar arası bayram ilan edilen o güne dair ekmek kadayıfının üzerindeki kaymağın üzerine serpiştirilen Antep fıstığı gibi bir ekstra hoşluktur. Sürekli yapamadığından bahsedilen fiziksel oyunu ve sertliği onun gibi özel yeteneklere mazhar olmayan, onu Lakers’a getiren adamlardan ortanca biraderi Marc yaparken onun yapamaması ironikti biraz. Bu arada küçük birader Adria da yolda, 16 yaşında ve 2.03 şu anda.

Bu noktaya kadar itin bir yerine sokup çıkardığımız adamın şu anki konumuna cidden hayret ediyorum. Takası sonrası bir şampiyonluk adayına gitmesi, şampiyon bir takımın parçası olması, onun için çok ideal bir sistem ve Phil Jackson’la çalışma olanağı yakalaması dahi ondaki değişimi açıklama açısından beni tatmin etmiyor. Sürekli kendisine kral muamelesi yapılan bir yerde olmayıp, farkını ortaya koyması gereken bir yere gitmesi sanırım onu pek çok yönden etkiledi. Sakat olarak başladığı Eurobasket 2009’da zaman zaman kenardan gelerek, Scariolo kifayetsizinin rezil ettiği o takıma sonunda altını kazandıran adam bu sefer Navarro değil oydu. İsveç’te neredeyse Larry Richard gibi tek elle faul atan o adam, kendine güvenli bir şekilde üçlük atabiliyordu artık. Çok değil iki yıl önceki profilin çok dışında bir adam görüyordum ben artık sahada. Sahada kimseyle uğraşmayan, sessiz sakin oyununu oynayan ve gerçekten verimli olan gerçek bir lider vardı artık.

Zaman içinde araştırınca Pau’nun farklı özelliklerini öğrenince bu durum o kadar da acayip gelmemeye başladı bana. Entellektüel, piyano çalan, operaya giden, tıp fakültesine kaydolmuş bu adamın sahada da kafasını kullanmaya karar vermiş olabileceğini düşündüm daha sonra. Kobe gibi top kullanma konusundaki agresifliği bazen çileden çıkaran bir adamın yanında sakin, aklı başında ve akıllı oynayan bir adam hakikaten ilaç gibi geldi. Ron Artest’le birlikte Kobe’nin kıçını kurtardıkları yedinci maç da unutulmaz tabi. Yıllarca milli takımıyla ve Barcelona ile çok fazla stresli maça çıkmış biri olarak, bu alanda deneyimli pek çok oyuncu gibi NBA’deki stres ona daha az etki etmişti. Eline sağlık falan da, ben en çok bu değişim sürecini alkışlıyorum.


Aslında bu postu Pau’nun 30.yaş gününe planlamıştım ama kısmet olmadı, bugüne nasipmiş. Cesur bir kalem olmanın bedelini Santa Monicalı fanatiklerden bir gensoru önergesi ile soyutlanmama kadar giden bir sürecin parçası olarak ödemem umarım. Lakers camiasını önemli bir demokrasi sınavı bekliyor olabilir.

PS: Ne çok kısa ne de uzun saç yakışıyor sana biladerim, arası daha iyi. Lokavt olursa da git Barça’yı şampiyon yap, Euroleague de eksik kalmasın.

4 Şubat 2011 Cuma

Alper Yılmaz Who?


Fotoğraf North Carolina State'in tarihin en büyük sürprizlerinden kabul edilen 1983 NCAA şampiyonluğundan. Başardıklarının önemi ve hatta son top da düşünüldüğünde şaşırmamak gerek herhalde. O dönemler ne kadar son basketin Hakan Şükür'ün olimpiyattaki golü kadar bilinçli olduğu iddia edilse de daha sonra olayın kahramanı Lorenzo Charles Oyak Renault'dayken aldığı biraların etkisiyle de Faruk Akagün'e bunun tesadüf olduğunu itiraf etmiştir.



Foto:
Andy Gray

1 Şubat 2011 Salı

Sex, Droga, Bodiroga



Tayfur Havutçu'nun jübilesinden sonra soyunma odasında çekilmiş fotoğrafındaki boşluğa düşme hissi bile yeterince dramatiktir. Onunkini bu yüzden düşünemiyorum bile. Kalbimi çok kırdı, canımı çok yaktı ama hala izlerken ben de ağlıyorum onunla beraber.

28 Ocak 2011 Cuma

Amiiiiiiiiinnnnn!


19 Mayıs 2005


26 Ocak 2011

18 Ocak 2011 Salı

10 Numaranın Yakışmadığı Adamlar


İkisi de canım ciğerim ama sanırım sağdakine karşı apaçilik yaklaşımım daha bir başka seviyede. Sağdakine milli takımda neyse de soldakine yakışmıyor bu numara, sağdaki de 12 giyince daha güzel.

9 Ocak 2011 Pazar

Jasikevicius 2010


http://sarunas13lt.blogspot.com

Jasikevicius 2010'u nasıl geçirdi? Birkaç dakikalık harika bir özeti. Videonun sahibinin blogu da bir kişiye ancak bu kadar hayran olunabiliri, adanmışlığı gösteriyor resmen. Ben böyle bir şey görmedim Haşmet!

3 Ocak 2011 Pazartesi

Saras'lı Fenerbahçe ve Barcelona Yolu

Yeni milenyumda Avrupa basketbolunda Bodiroga ile Papaloukas arasındaki döneme hükmeden adamdır Jasikevicius herşeyden önce. Ama benim açımdan bundan çok daha önemlisi Zalgiris dışında son dönemlerde devrimsel işler yapan takımların sembolüdür, lideridir. 2003-2005 arası olan iki yıllık dönemi Dünya üzerinde kıskanmayacak herhangi bir atlet yoktur belki de. Kısaca göz atacak olursak;

- Mayıs 2003, Bodiroga ve Fucka ile birlikte Barcelona'yı sonunda ilk Avrupa şampiyonluğuna taşır, ön plandaki adam belki Bodiroga'dır ama onun rolü çok kritiktir. Önemi zaten onun Tel-Aviv'e uçmasıyla anlaşılır, ertesi sezon Barça için hiç de hoş geçmemiştir.

- Eylül 2003, Yeşiller Atina öncesi, yıllar önce Atina'da çalınan altınlarını alırken herkesi mest eder. Sarışın çocuk, sahada neyin nasıl olmasını istemişse öyle yapmıştır, Larry Bird'ü bile kendine hayran bırakmış, Indianapolis biletini iki yıl önceden orada ayırtmıştır.

- Mayıs 2004, Maccabi düşe kalka, ipten dönerek geldiği sezonu unutulmaz hale getirirken bir daha hayatım boyunca görebileceğimi zannetmediğim bir final performansı ile şampiyon olmuştur, Saras bugün futbolda Barcelona'nın yaptığını yapan arıların lideridir, Zalgiris ve Litvanya'nın başlattığı devrimsel basketbol anlayışının daha da mükemmelleşmesini sağlayan adamdır.

- Ağustos 2004, Litvanya'nın o ana dek hep bronz aldığı olimpiyatlarda bu sefer bir sıra geriye düşmesi dahi onların Atina'daki en iyi takım olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Ertesi yıl Avrupa şampiyonu olan Yunanistan'a deplasmanda üç çeyrekte 40 sayı fark atabilecek kadar eşsiz bir takımın madalyasız dönmesi biraz iç burkucu olsa da Saras'ın en azından Dream Team'le Sydney'den olan hesabını muazzam bir son çeyrek skor performansı ile kesmesi yegane tesellidir.



- Mayıs 2005, en son Jugoplastika tarafından başarılan üst üste Euroleague şampiyonluğu ile Litvanya'dan sonra İsrail'de de tanrılaşır. Sevenleri için acı verici ifadesinin abartılı olmayacağı NBA ve sonrası periyota yelken açar. Dünya güzeli kızlarını Saras'a verirken İsrailli'lerin kendi toplumları dışında birine gelin göndermeye daha az tepki verdikleri pek azdır muhtemelen.


Sarunas Jasikevicius'un sizinle olması demek, sizin için hiç birşeyin imkansız olmaması demektir. Özellikle bu sezon Euroleague karma karışık ve yıllardır zirvedeki aktörleri çok önceden belli, iyice kutuplaşmış yapının bu sezon için yıkılması sürpriz olmayacak gibi görünüyor. Bu noktada Fenerbahçe için de kan kokusu almış köpek balığı demek yanlış olmaz. Birkaç sezon önceki Maccabi'nin bile ötesinde etkileyici bir basketbolla şampiyon olan ve ev sahibi olduğu Final-Four öncesi ağır favori olarak sezona giren Barcelona diğerlerine kıyasla daha hafif siklet bir grupta sadece turnuvanın en zayıf takımları kategorisindekileri geçebildi. Ondan da öte Rubio ve Coach Pascual hakkındaki soru işaretleri uzun süredir mevcudiyetini koruyor. Düzen basketbolunu mükemmel uygulayarak sonuca ulaşmış bir takımın zıt bir yapının sembolü Alan Anderson'ı biraz da panik içinde transfer etmesi ise Katalanlar için hiç de hayra alamet değil açıkçası. Yine, 8 sezondur aralıksız Final-Four yapan CSKA'nın Top 16 bile göremeden nakavt olduğu, ACB finali sonrası çok şey beklenen Caja Laboral'in beklentileri karşılamaktan uzak olduğu ve gruplarında lider olmalarına rağmen Atina'nın düşman kardeşlerinin de pek tatmin etmediği bir ortamda, bu sezon biraz da şansın yanında olması ile pek çok takım için Barcelona yolu ve kupa son zamanlarda olduğu kadar uzak görünmüyor.

Durum böyleyken Fenerbahçe için de Saras öncesi play-offların bile kolay bir ihtimal olmadığı ortamda artık herşeyin olası olduğunu söylemek mümkün. Sarı kanaryalara gelen yılbaşı hediyesine kadar olan süreç için, belki taraftar yapısı belki de medyanın başka hiçbir takıma vermediği kadar gaz vermesinin getirisi sonucunda Fenerbahçe'ye karşı olan yaklaşımın biraz abartılı, beklentilerin de gerçek dışı olduğu düşüncesi hakimdi bende ki kısmen hala da öyle. Geçtiğimiz sezon grup sonuncusu olan bir takımdan feci durumdaki Barcelona'ya karşı alınan bir galibiyetten sonra çok şey beklemek bir yana, Euroleague'in son gününde sahnede olan takımlarla kıyaslayınca bile pek çok defekti ortaya çıkan bir takım için Jasikevicius'un gelişinin de her şey için ilaç olmasını beklememek lazım.

Ukic'in performansı, özellikle de skora katkısı nedeniyle çok beğeniliyor ki bunu oldukça tuhaf karşılıyorum ben. Birkaç sezon önceki o heyecan verici çocuk kanımca Avrupa'da büyük bir yıldız olabileceğine dair beklentileri karşılayamadı üstelik de geleceği için en önemli konu gibi görünen, en büyük eksikliği şutunu önemli ölçüde geliştirmesine rağmen. Herşeyden önce bir oyun kurucu olarak karar verme becerisi zayıf bir guard Ukic. Takım arkadaşlarını devreye sokmada oldukça yetersiz ve şutunun girmediği günlerde de çok zorlayan, takımın hücumdaki akışkanlığına ciddi zarar verebilen biri. 3-4 metre mesafeden sürekli bombeli atışlar deneyen ama Navarro olmayan birinin takımı ciddi ölçüde kısıtlayacağı aşikar. Bir başka büyük sıkıntı da ofansif açıdan takımın toplam potansiyelinin üst seviye için yetersizliği. Eğer karşı pota altında sayı üretme açısından en verimli adamınız Oğuz Savaş'sa sertliğin çok daha yukarılara çıkacağı üst turlarda işiniz hayli zordur. Keza, çok da uzak olmayan bir geçmişte kadronuzun zayıf halkası, istenmeyen adamı haline gelmiş, en iyi gününde bile hücumda güvenilir olmayan Vidmar'ın sakatlığı ile üzerine inşa ettiğiniz felsefe ciddi hasar görebiliyorsa, Siena deplasmanındaki görüntü bu anlamda sadece Ukic'sizliğe bağlanamayacak kadar endişe vericidir. Görece ufak şeyleri bir yana bırakırsak, en önemli handikap yukarıya taşıyacak beceri ve tecrübeye sahip coach ve oyunculara sahip olunup olunmadığına dair soru işaretleridir.


Öncelikle coach Spahija birkaç yıldır önemli bir potansiyel olsa da bu seviyenin ağır abileri için kalifiye olduğunu henüz ispatlamış değil. 2003 ve 2005'te potansiyeline oranla en sinir bozucu hayal kırıklıklarının takımı Hırvatistan'ın genç kadrolaruna ümit vaat eden bir basketbol oynatmış, herhangi bir FIBA organizasyonunda bulunmaya tövbe edecek kadar büyük bir hakem katliamına kurban gitmemiş olsa belki de büyük bir başarıya da imza atmış olacaktı. Milli takım performansı ona Maccabi ve TAU kapılarını açarken yine onun hep potansiyeline yatırım yapıldı. İkisinin de son yıllardaki en iyi kadrolarını devralmamasına rağmen belli bir standardı tutturdu ama onunla devam edilmedi. Özellikle TAU ile Final Four oynamış ve şampiyon CSKA'ya ecel terleri döktürmüş olmasına rağmen (her ne kadar kulüp için büyük önem arz eden Ivanovic için tekrar fırsat doğmasının etkisiyle olsa da) tercih edilmemesi önemli bir nokta.

Bir adım öteye geçerek düşününce coach'un karakteri öne çıkıyor. Sınırlı takımlara iyi savunma yaptırarak verim alması onun tanımlayıcı özelliği. Elit kadroları ve yüksek egoları yönetmek, kritik bölümlerde oyuna müdahele edebilmek ve kazanan stratejiler belirlemek, belli bir düzeyin üzerinde hücum efektifliğini sağlamak gibi zirve yolunda ayırt edici unsurlar Spahija'nın henüz kendini kanıtladığı alanlar değil. Çıkış arayan, başarıya aç ve fazla ego sorunu bulunmayan (eh, Mirsad da yaşlandı artık, yok edici etkisi düştü haliyle) takımlar için belli bir standartı sağlamak için ideal bir isim, özellikle de gelecek adına yavaş yavaş taşları üstüne koyması gereken, önceki sezondan sonra risk alma konumunda bulunmayan Fenerbahçe gibi bir takım için. Teknik açıdan da eldeki kadro yapısına ve ülkedeki basketbol anlayışına göre bir sistem geliştirebilen, Pini Gershon gibi kendine has birşeyler oluşturması gerekmeyen biri de bu durumu güçlendiriyor. Fenerbahçe'nin sahip olduğu şartlar ve sahip olması gereken hedeflerle çok ideal bir isim tüm bunları düşününce. Ancak Messina'ların, Ivkovic'lerin, Obradovic'lerin liginde bir oyuncu olabileceği henüz ispatlanmış değil. Ağır abilerin neredeyse bütün elit oyuncuları paylaştığı ve bir sürü yüksek egonun yönetilebilmesinin başarı yolu olduğu bir ortamda, onun pek taviz vermeyen sert yapısının ne seviyede uyum göstereceği biraz muallak şimdilik, özellikle gelecekte bu yönde bir gidişatı olabilecek Fenerbahçe için. Ancak Jasikevicius'un onun için önemli bir test olacağı da aşikar. Spahija hakkındaki son bir nokta da rivayetlere göre kadronun belirlenmesindeki bazı tercihleri. Sean May transferi ve Engin'in sakatlığında alternatif başka bir oyun kurucunun düşünülmemesi (bu tercih zirve seviye için yanlış olsa da geleceğe yönelik hedeflerin öncelik olduğu düşünüldüğü takdirde makul olarak da değerlendirebilir kanımca) de bir başka negatif unsur. Kadro olarak yeterlilikse daha büyük bir soru işareti. Fenerbahçe önemli ölçüde görev adamı kimliği ön plana çıkan ve hücumda takımı sırtına alıp taşıyan oyuncuların fazla olmadığı bir takım. Eğer devlerle boy ölçüşecekseniz sadece savunmanızın yapabilecekleri üzerinden yapacağınız bir kurgu muhtemelen yetersiz kalacaktır. Tecrübe açısından Mirsad, Ömer, Tomas gibi isimler kısmen önemli olsa da kadro görece genç ve tecrübe çok çok önemli bir faktör.

Saras'ın harika bir yılbaşı hediyesi olması ise onun hali hazırdaki kariyerinden çok Fenerbahçe'nin potansiyelini önemli ölçüde yukarı taşımak için ideal bir isim olmasından kaynaklanıyor bence. Mesela verim alınamayan Darius Lavrinovic, onun için harika bir pick&roll partneri ve sahadaki görüntüsü mutlaka değişecektir. Cemal Nalga'ya uzaylı müdahalesi yapılmış gibi hissettiren birinin hücumu kısıtlı Fener uzunlarına katacağı şeyler muhakkak ki ciddi bir seviyede olacaktır. Kinsey'i alley-oop bitirirken ya da Ömer Onan'ı bugünkü gibi hücumda ekmeğini üçlüklerden daha sık, on sene önce Efes'in 5+1.adamı olduğu gibi Ferrari haliyle Mulaomerovic'ten aldığı pasları alırcasına fast break turnikeleri atarken göreceğiz. Herşeyden önemlisi Ukic'in beceremediği oyun kuruculuk işinin en iyisi sahada olacak, savunma odaklı bir takımı müthiş koşturacak ve Fenerbahçe'nin hücum potansiyeli çok fazla artacak, hata yapanları anında uyarıp liderliğini ortaya koyacak, Ömer Onan'ın Edirne dışında pek etkili olmayan hakemlere itirazlarını takıma katkı sağlayacak şekilde yapacak, en nihayetinde sahada herkesin motivasyonunun artacağı pozitif bir sinerji hali olacak muhtemelen. Teknik taktikten öte Fenerbahçe'nin kadrosunda bulunmayan Euroleague zirve seviyesinde fark yaratacak, elini taşın altına sokacak, muazzam bir "winner" sahada olacak, resmi çok fazla yönden pozitif etkileyecek.

Jasikevicius'la ilgili soru işaretleri yok mu? Çok fazla. Ama şu fiziken çok kötü durumda olduğu ve geç başladığı bir sezonda Rytas gibi bir takımda yaptıklarına bakınca, Panathinaikos gibi hiç bir şekilde uymadığı, sırf taraftar şovu uğruna transfer edildiği bir yerde bile Avrupa şampiyonluğu için gereken o küçük farkları yaratabildiğine ve gittiği her yerde bir şekilde katkı yapıp, başarısız olmadığını düşününce Fenerbahçe taraftarları her açıdan heyecanlanmalıdır.


Takımdaki herkesin kendisinden çok şey öğreneceği, egosu takım içinde kabullenilebilir, sahadaki defoları kapatılabilir ve pek çok ihtiyacı karşılayabilir bir adam Saras. Sovyetler Birliği'nde doğduğuna inanamayacağınız kadar farklı, zor, dünya kadar kaprisini okuduğumuz bir karakter ama onun egosu hep kazanmak istiyor ve istediğini büyük ölçüde hep alıyor. Kötü Indiana Pacers ve Panathinakos tercihlerinde olduğu gibi hep iddialı bir yerde olmak istiyor ve Fenerbahçe de bence maddiyatın arka planda olduğu bir tercih. Rytas'ın Top 16 yapamaması durumunda daha iddialı bir takıma geçeceği dedikoduları varken, o takımı elenmeden potansiyel gördüğü bir yere gitmeyi tercih etti. Onunla geçinme konusunda fazla sorun yaşanmazsa belki çok yukarılara taşıyamaz ama oralar için ciddi bir aday yapacaktır Saras.

Yazıda genel olarak Fenerbahçe'ye dair eksiklerden bahsettik zira amaç Euroleague'de Final-Four yapan, şampiyon olan takımlar seviyesine giden yolu tartışmaktı biraz. Bu noktada haliyle daha çok eksikleri gündeme geldi Fenerbahçe'nin zira oradaki takımlar senelik değil sürekli olarak oraları planlayan, en üst seviyede ayıran o küçük farkları yaratmak için bütçe ve kadro olarak çok fazla şeyi ortaya koyan takımlar. Bu kadar komple olmanın ön planda olduğu bir ortamda, eksiklerinize acımadan saldırılırken, belli şeyleri iyi yapmak kadar komple bir takım olabilmek de ön planda. Hem Euroleague'in bu sezonki konumu hem de oluşan bu Jasikevicius fırsatı Fenerbahçe için ümit vaat etse de yol kolay değil, özellikle de Yunan'larla kapışmak kaçınılmazken. Aynı üç sezon önce play-off yapan takımda olduğu gibi Fenerbahçe kendini hazır tutmalı. O takım çok iyi bir takım olmamasına rağmen, biraz şansının yaver gitmesiyle yolunun açılması sayesinde ama en çok da eline fırsat geçtiğinde o fırsatı kullanabilir, kadronun maksimumunu kullanabilir oluşu ile o noktaya ulaşmıştır. Bu arada gerilimden her branşta pozitif bir enerjiyle çıkabilen Fenerbahçe ile o konunun uzmanı Panathinakos'un olası bir play-off eşleşmesi basketbol açısından müthiş şeyler vaat ediyor, taraftarlar bir yandan Obradovic'ten intikam alma fırsatına sahip olacak Saras başka bir yandan...


Belki en sevdiğim oyuncular kategorisine girmez Jasikevicius ama benim için en özel adamlardan biridir. Ve böyle birini ezeli rakibinizde görmek canlı izleme keyfinden çok daha fazla kıskançlık getiriyor açıkçası. Transferi öğrendiğim anda o anki ruh halimin de etkisiyle kendimi jiletlemek hiç de kötü bir tercih gibi gelmedi doğrusu. Allen Iverson şöhret ve isim olarak bu ülkeye gelmiş belki en büyük sporcu ama benim nazarımda Türkiye'ye gelen en büyük atlet Saras'tır.

9 Aralık 2010 Perşembe

Saras, El-Amin, Rubio


Fenerbahçe'nin Euroleague maçları benim için ilgi çekici hikayeler barındırmaya devam ediyor. Önceki hafta Saras'ın geri dönüşü ve El-Amin'i izlemek maç öncesi yeterince heyecan vericiydi. Bu haftanın menüsünde de Ricky Rubio'yu canlı izlemek var ki hem kendisi hem de o ne durumda olursa olsun müthiş heyecan verici bir olay bu benim açımdan (Derken maçtan önceki gün itibariyle oluşan bir durumdan dolayı maça gidemiyorum, oh shit denir ancak buna). Bunun sebebi de onun oyunculuğundan öte 8 Ocak 2008'de tanık olduğum o muazzam performanstan geliyor. O maça geçmeden önce Saras hakkında da iki kelam laf etmemek olmaz.

Hala içten içe kızgınımdır Jasikevicius'a, onun gibi çok özel birini beş senedir adam gibi izlemekten mahkumuz neredeyse. PAO ile belki tekrar Euroleague şampiyonluğu yaşadı falan ama onun değerinin gerçekten bilindiği bir yere gitmedi. Aynısını NBA'e giderken de yaşamıştı, onun rekabetçi ruhuna uygun, o zaman için başarıya daha yakın bir takım seçti kendine pek uygun olmasa da... Sonrası malum, onu kenarda her gördüğümde ben de bir of çektim derinden. Panathinaikos kararı bu kadar zamandır oynamayan bir oyuncu için kötüydü özellikle. Ona zirve yaptırmış bir coach ve oyun sistemini seçmedi ki yeşilleri Avrupa şampiyonu yapan adam olmasına rağmen ona hiç uygun olmayan bu ortamda ne yaptığını sorguladım sadece. Gerçi kendi içinde de yeterince karışıklığa her zaman açık, hatta ona zirve yaptıran coach Pini Gershon'un "Benim Jasikevicius'a ihtiyacım yok çünkü elimde Lynn Greer var." dediği bir ortama gitmemek de kendi içinde çok kötü sayılmayabilir başka bir açıdan bakınca. Onun Yunanistan serüvenine dair isteyenler şu leziz yazıya da bir göz atabilirler bu arada.

Kimilerine göre Euroleague'de binbir türlü sorunla uğraşan Cibona'dan sonraki en kötü takıma gitti birkaç hafta önce Saras, profesyonel kariyerine başladığı yere, en önemlisi de ondan yararlanmayı bilecek ve ona ihtiyaç duyan bir yere. Hiç hazır olmadan ve ligin en etkili dış savunmalarından birine karşı adam gibi süre aldığı ilk maçında yaptıklarından sonra o kaybettiğimiz yıllara tekrar yandım. Cemal Nalga'yı Petravicius'un gelişmiş modeli gibi gösteren bir adama ne denir ki? Iron Maiden'ın şaheserlerinden Wasted Years bile ne yazık ki bu noktada benim ihtiyaçlarıma cevap vermiyor. Rytas'a umut götürse de Saras, Top 16 için umutlar fazla değil ve sonraki aşamada başka bir takımla anlaşabileceğinden bahsediliyor eğer Rytas elenirse. Fazla vakti kalmamışken, onu seyredebildiğimiz her dakika önemli bir nimet artık, kıymetini bilecek bir yere gitmesini isterim Jasi'nin. Hepsinden önemlisi de Eurobasket öncesi kendini hazır tutsun istiyorum, oynaması lazım ülkesinde, en azından milli takıma güzel bir veda için. Zaten manitadan da ayrıldı, oynamaması için böylece benim gözümde tatminkar bir sebep de kalmadı. Yoksa tescilli dünya güzeli bir eşin varken, gelip üç ay kamp yapacaksın, sonra FIBA'nın keyfi düdükleriyle yolun kesilecek falan, ne işim var kanka ben de gelmem hani...


Rytas izlemek Saras kadar El-Amin'i izlemek için de bir şanstı. 2000'lerin ilk yarısındaki Beşiktaş'ın basketbolda baş kaldıran tavrının simgesidir herşeyden önce bu adam ki top oynayışına ayrıca hastasıyız zaten. Bu topraklarda aslında takımı oynatma özelliği bana göre kesinlikle skorerliğinin önünde de olsa atıcı guard olarak benimsenmiştir ki Telekom'daki anlatılmaz izlenir E-Sunt sistemi ile (tribute to Herr Pekdoğru) bunu çok anlamsız bulmasam da Beşiktaş'ta onu biraz olsun takip edenlerin benle aynı görüşü paylaşacağını düşünüyorum. Telekom döneminin zirve maçında da bulunmuş olmak ise unutamayacağım harika bir anı olarak kalacak bende. Herhangi bir ademoğlunun hayat enerjisini sömürebilecek akademik hayatımın en psikopat döneminin finallerinin ortasında gittiğim maçın beklentilerimi fazlasıyla karşılayabilmesinden nasıl bir maç yaşandığını tezahür edebilirsiniz sanırım. El Amin'in boş geçtiği ikinci yarıda attığı 33 sayı açıklanabilir bir şey değil. Tek başına o sezon ACB'yi de kazansa, Euroleague oynasa Final Four da yapsa sürpriz olmayacak, Kral Kupası'nı kazanmış, Avrupa'nın pek çok önemli takımını yirmilere yatırarak mağlup etmiş bir takımı nasıl darmadağın ettiğini görmek cidden paha biçilmezdi. Badalona'nın o sezon Avrupa'da kaybettiği tek maçtır ayrıca. O maça dair kafamdaki en unutulmaz an ise Barton'la Lavina'nın El-Amin'in bir basketinden sonra topu oyuna sokma sırasında birbirlerine biraz sinir, biraz şaşkınlık ama en çok da çaresizlik içindeki bakışlarıdır.

Batuhan, ilk maçında 90+5'de galibiyet golünü getirince sevinçten kendimden geçmiştim. Yalnız sevincim galibiyete değildi pek, daha çok Batuhan'ın çok önemli bir oyuncu olacağına inanmıştım o gün. Bazı özel isimler, mucizevi şeyleri yapabilecek şekilde yaratılırlar sanki, kariyerlerinin ilk parlama noktalarında da böyle özel şeylerin olduğu çoktur, o günkü sevincimin asıl sebebi de bu biraz batıl inanç tarzı yaklaşımımdı. (Batuhan'ın sonrasında geldiği konumu açıklayan en mantıklı komplo teorisi bana göre kendisinin o dönemler Gürkan Efendi'nin en sevdiği topçular shortlist'ine girmesidir.) Ricky Rubio da bu isimlerden biri sanki. İsmini ilk kez duyurduğu Avrupa Yıldızlar Şampiyonası'nda iki kez triple-double, bir kez de quadruple-double yapan, bununla da yetinmeyip final maçında 51 sayı, 24 ribaund, 12 asist, 7 top çalma ile oynayan ama daha da acayibi son saniyede orta sahadan maçı uzatmaya götüren basketi atan çocuktur o. O seviyede müthiş istatistikler yapanlar Enes Kanter ve Kosta Koufos örneklerinde de olduğu gibi genellikle pota altında oynayan kocaoğlanlardır. Bu sefer ise oyun kuruculuk meziyetleri diğer özelliklerinden çok daha fazla ilgi çeken bir oyuncunun olması büyük bir heyecan duymak için ziyadesiyle yeterliydi.



Son birkaç ay kendisi için pek iyi gitmese de ben hala çok büyük bir oyuncu olacağını düşünüyorum onun. Raul Lopez ilk çıktığında bile oyun kurucu pozisyonunda çok güçlü olacağı düşünülen İspanya'da onu geçeceği öngörülen Estudiantes'in fazla spektaküler çocuğu "İspanyol Çikolata" Sergio Rodriguez'den sonra ondan da üstün birinin ufukta görülmesiyle, bu kadar kısa sürede bu kadar çok muazzam guard'ın çıktığı bir yer olarak İspanya'nın basketbol tanrılarınca kutsanmış yer olduğunu düşünmememiz mümkün değildi. Sonrası ne olur orası ayrı bir konu ama geçen sezon adeta kusursuzluğu tanımlayan Barcelona'nın onun düşüşü sonrası geldiği durum bile onun değeri için bir gösterge.

8 Ocak 2008 akşamı salona finalden çıkıp uçarak gitmeye çalışmıştım, Badalona bench'inin arkasında oturup Rubio'nun tüm hareketlerini takip etmekti kafamdaki tek şey. Bir daha canlı izleme şansına erişip erişmeyeceğimin belirsiz olduğu özel bir adamı izlemek kadar kenara gelince nasıl high-five yaptığından (Murat Murathanoğlu'na rep bu arada, onun aksanıyla düşünün burada.), molada tahtaya çizileni nasıl takip ettiğine kadar her detay ilgi çekiciydi benim açımdan ki zaten bir spor seyircisi olarak özellikle de basketbolda sahada sürekli detayları kovalayan, bunlar üzerine düşünmekten ayrı bir zevk alan biri olarak onun konumu ilgimi biraz daha artırıyordu sadece. Ersan İlyasova'yı ilk kez izlediğimdekine benzer şeyler vardı aklımda öncelikle, Ulus'ta metro durağından çıkarken. Bilet baskısı yapan Ankaragüçlüler'e karşı bir daha sanırım hiç o günkü kadar umursamaz olmadım, o derece maçın heyecanı vardı bende. Salona girmemle beraber maç öncesi planlarımın patladığının farkına vardım, Telekom çevre okullardan topladığı veletleri oturmayı planladığım yere tıkıştırmış, yanlarında kadın öğretmenler de var, oraya sızmak mümkün değil. ULEB'in sitesinde görünen 2000 kişilik seyirci rakamına bile yetecek kadar çocuğun maç öncesi yaptığı gürültü sanırım öngörülmüş bir rakibi yıpratma planıydı ama daha çok onların dışında salona gelenleri bayıltmada başarılıydı. İstediğim yere oturmak mümkün olmayınca tam karşıya oturayım dedim, karşıdan izleyelim bu çocuğu. Şans da bu ki stretching'de tam önümüze denk geldi Rubio. Millet ısınırken, adam kenarda bacağına birşeyler sardırıyor falan, önce tırstık adam sakat mı acaba diye. Charlotte Bobcats'in sanırım Türkiye'deki tek temsilcisi Burak Davran'la haftalar öncesinde konuşmaya başladığımız maçın, sınavının saatiyle çakışması sonucu gelemeyişiyle o akşam, ahı tuttu adamın dedim içimden. Sonra suratındaki rahatlığı ve kendine güveni gördüm, rahatladım. İki dakika sonra da çıktı o da şut atmaya zaten. Şut atarken bacaklarının yerden ayrılmak bir yana fazla hareket etmemesi dış şutu ile ilgili defosunun sebebini açıklıyordu bir bakıma, çok çalışarak bile şutunu geliştirmesinin çok kolay olmayabileceğini söyledi maça beraber gittiğim arkadaşım ki yıldızlarda Ülker'de oynamış, Zaza Pachulia'nın gelişi sonrası basketbol kariyeri bitmiş biridir. Devre arasında bu maç bitti abi deyip, Tavacı Recep'e kaçtığı için hissettiği pişmanlıksa sanırın bir ömür boyu silinmeyecek. Neyse maç başladı ve 20 dakika boyunca salonda herkesin ağzı açık izleyeceği resital başladı. Eğer Ertem Şener maçı anlatıyor olsaydı, Ronaldinho'yu Rooney'i falan Erdem Türetken'i anlatıyor gibi anlattığını düşünürdünüz muhtemelen. Gerçi hala yıldız milli takımla Avrupa şampiyonluğunu nasıl yaşadığını çözemediğim, savunmayı boşver yeeeaaa, hızlı hücum yapalım, göze hoş gelen basketbol bu diye kafa ütüleyen Levent Topsakal'ın yorumculuğu da muhtemelen fazla aratmamıştır Ertem Şener'i.

Sahada olduğu ve olmadığı dakikalarda takımının oyunu bu kadar fark eden az adam bulunur ama böyle bir oyun zekasını ve saha görüşünü hayatım boyunca görmedim kesinlikle. Herşeyin bu kadar farkında, savunmanın yapabileceği hamleleri onun gibi düşünüp, tüm ihtimalleri değerlendiren, en iyi kararı alan ve tüm bunları saniyeden kısa bir sürede yapan birine tanık olmadım henüz. Gözler her saniye fıldır fıldır, yaptığınız en ufak bir hatayı bile anında cezalandırıyor. Daha da önemlisi o hataya sizi o kadar kolay zorlayabiliyor ki hayretler içinde kalıyorsunuz. O gün maçın gidişatını El-Amin'den çok onun faul problemine girmesi belirledi, özellikle El-Amin'in sazı eline almasıyla birlikte, o da dördüncü faulünü alıp kenara gelirken havluyu fırlattığı anda maçın nasıl sonuçlanacağına dair bir fikir sahibi olmuştuk. Sonrası ise yukarıda anlattığım hikaye... Bambaşka bir adam bu Ricky, Jasikevicius'ın bıraktığı noktada devralması gereken, herşeyden de öte büyük işler başarması gerektiğine inandıracak kadar özel, bir an önce düzelmesini çok istiyorum bu çocuğun bu yüzden de. Vamos Ricky!!!


20 Kasım 2010 Cumartesi

CSKA & Dule

Efes ile CSKA kaderlerinin birbirlerine bağlı olduğunu düşündüğüm takımlardır. Efes'in oldum olası CSKA'ya ters gelen yapısından dolayı da bu ikisinin birbirleriyle bağlantısı ilgi çekici gelmiştir bana; Mirsad, Langdon, Granger, Brown gibi Efes'ten sonra CSKA'da oynayan oyuncular keza. Hiçbir şey için olmasa bile sırf 98-99 ya da cCc Zalgiris cCc (Tyus Edney mi demeli yoksa?) sezonu olarak tanımlanabilecek o sezonda Zalgiris'in Abdi İpekçi'de Ülker'in fişini çekmesini takiben telefondan dinlediğimiz o efsane maç için bile ikisinin maçları her zaman farklı bir anlam ifade edecektir. İsmet Badem'in ekran başındaki mimikleri, telefon adlı cihazın handsfree özelliğinin belki de tarihteki en etkin kullanımı ve Murat Murathanoğlu'nun şaşkınlıkla mutluluğu bir arada aktaran sesi ve benim jenerasyonum için daha pek çok detay belki de...

90'ların sonunda ülkelerinin basketboldaki konumlarına paralel olarak biri yavaş yavaş Avrupa'daki konumunu sağlamlaştırırken diğeri aynı hızla geriliyordu. 2001'den sonra İstanbul'da bütçeler kısılır ve göreceli olarak mütevazi kadrolarla iyi işler yapılırken, Moskova'da Mirsad Türkcan ve Gordan Giricek imzaları ile temelleri atılan yüksek bütçelere karşı arzulanan noktaya erişilemeyen bir döneme girilirken 2005'te bir başka dönüm noktası gerçekleşti. İmkansızları başarabilen takım TAU'nun, CSKA'yı Moskova'daki Final-Four'da yenip, Ivkovic dönemini kapatırken, Messina döneminin başlayışı ve benim anlayışıma göre Avrupa'daki en doğru basketbolun oynandığı bir süreç. Sonuçta Moskova bu dört sezon boyunca iki kez kupayı alırken kalan ikisinde finalde Messina'nın panzehiri Obradovic'in Panathinaikos'una biri deplasmanda biri de verdiği bir devrelik avansı kapatmasına yetmeyen zaman nedeniyle daha iyi takım olmasına rağmen kaybediyordu. İstanbul'da ise aynı dönemde her sezon daha da geriye giden biracılarda coach değişiklikleri ve onları tanımlayan kelimelerden istikrardan yoksunluk göze çarpıyordu, Moskova'dakinin tam aksine. Hatta CSKA'nın Efes'e net bir üstünlük sağladığı tek dönem de bu periyoda dek gelmektedir. Messina sonrası kadrosu da bir kademe gerileyen CSKA'nın finale ulaşamadığı geçen sezon Efes iyice dibe vurup Top 16'e giremeyeşinin ardından yoğun şans faktörüyle en azından bu sefer ilk turda elenmiyordu. Bu sezon da şu ana kadar tersine dönen bu ivmenin devam ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Geçen iki sezonda oynanan basketbol itibariyle Perasovic, enkaz aldım dese gıkımı çıkırmam şahsen. Hal böyleyken Efes'in şu ana kadar fena gittiğini düşünmüyorum kazanılan Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı da varsayarsak her ne kadar zirve takımlarla boy ölçüşmek için ciddi defoları olduğunu düşünsem de. Bu ikili arasındaki tuhaf negatif korelasyonu doğrulayacak şekilde CSKA da tepetaklak gidişini sürdürdü bu haftaki mağlubiyetle. Şu ana dek sadece sezon başı grubun en zayıf takımı olarak görülen Union Olimpija'yı evinde farklı öne geçerek başladığı maçta sıkıntılı bir şekilde mağlup ederken, diğer tüm maçlarda farklı kaybettiler. Önemli eksikleri vardı belki ama sonuçtan da öte oyunlarının pek de iç açıcı olmadığı gerçeği var ortada.

Birkaç yıl önce Sırbistan'dayken oradaki arkadaşlarla mevzu Sırp basketbolundan açılmışken hepsi Vujosevic'in adı geçtiğinde onun yetersizliğinden söz etmişlerdi-otostop işareti yaparak aynı zamanda- ki bu oyun hakkında bilgili, mevzuya yaklaşımı Kazım Kanat düzeyinden uzak kişilerdi hepsi. Sırbistan-Karadağ'ın 2003'teki performansının da etkisi vardı belki -her ne kadar Ostojic'in önemli bir parça olacak kadar görece zayıf bir Yugoslav kadrosu ile İsveç'e gelseler de- ama üst düzey takımlar için uygun biri olmadığından bahsetmişlerdi. Partizan'daki performansı o modeldeki bir takım için harikuladenin de ötesindeydi malumunuz, özellikle geçen sezon artık iyiden iyiye birkaç takımın tekeline girmiş Final-Four'a da ulaşarak muazzam bir işe imza atmış biri kendisi. Ki bunda bile bu süreçte yaptığı güzel işlerden çok sonuç alması ilgilendirmiş olabilir, sahada kazanmak dışında pek az şeyi düşünen Sırplar için. Dule, ülkesinde hem çok sevilen hem de çok büyük saygı duyulan bir karakter, saha dışındaki hayatıyla da. Benim aklımda da her zaman yer edecek anlardan biri Boras'taki son dakikaya kadar kafa kafaya giden bir eleme maçında takımı lehine verilmiş bir hakem kararını düzelttirebilmesi olacak. Buna karşın CSKA'nın halini gördükçe Sırp dostlarımdan duyduklarım aklıma geldi ilk önce. Dev bütçesi daralmakta olan CSKA nispeten mütevazi bir takımdan da muhtemelen iyi verim alabileceğini düşündüğü bir ismi getirdi takımın başına ama Dule şu ana kadar sorunları çözmek bir yana kendisi de ayrı bir soru işareti. Kendisinin basketbol anlayışında pivotlar hatta size olarak da oldukça büyük adamlar kayda değer bir öneme sahip. Pek çok uzundan iyi verim alarak onları önemli takımlara yolladı Belgrad'tan. Özellikle de on sene önce Muratpaşa ile Konya'daki bir hazırlık turnuvasında gördüğüm Slavko Vranes'ten aldığı verimi ve onun o zamanki halini gördükçe kendisine şapka çıkarıyorum-bu adamı ayrıca NBA'de gördüğüm ilk seferde de kendimi bayağı cimdikletmişliğim vardır-. Partizan gibi takımlarda bu tip adamlar değer bulsa da CSKA gibi zirve hedefi olan bir takım için içerdikleri defektlerle sıkıntı kaynağı olmaları kuvvetle muhtemel. Marjanovic, genç bir potansiyel olarak yetiştirilmek için ideal bir aday gibi görünüyor ama hem o hem de Sokolov gibi fazla uzun ama ağır adamlar rakip için öldürücü olamadığı zaman size daha çok sıkıntı yaratabiliyor. Big Sofo'nun bile oynadığı takımların temel sistemlerinin bir parçası olmak yerine sistem dışı bir faktör olarak kendine bir yer bulması da bunun bir sonucu. Hal böyleyken CSKA'nın ve Vujosevic'in çözmesi gereken sorun bana göre ciddi görünüyor. Buna karşın kadrosunda Langdon ve Siskauskas (Litvanya'nın 2010 hariç, 2000'li yıllardaki iyi ve kötü milli takım performanslarının arasındaki fark nedir acaba? Hayır, Jasikevicius değil.) gibi hastası olunacak iki adamı henüz ve yorgun döndüğü Amerika turnesi dışında beş dakikada fazla bir arada oynatamamış bir takımın bu ikiliyle beraber işlerin biraz düzelmesini umması da doğal bir beklenti olarak karşılanabilir. Hem CSKA hem de Dule'nin geleceğini merakla bekliyor olacağım şahsen.

10 Kasım 2010 Çarşamba

www.ivefan.com

Yıllar yıllar önce Volkan Güçler açmıştı bu siteyi. Takipçisi de vardı epey, o zamanlar Sixers'ta oynuyordu dayıoğlu. Volkan ağabeyim bir ara ortalardan kayboldu, site de uçtu gitti. Beşiktaş'a gelmişken; "Gürkan ivefan'i yeniden açalım mı kardeşim?" diye sordu, açıverdik biz de. Biraz aceleye geldi ama zamanla oturacaktır. En azından 1 seneliğine de olsa arşivimiz olsun, o gittikten sonra açıp açıp bakalım. Daha yeni geldi ama ben gideceği zamanı falan düşünüyorum arkadaş, olacak iş mi... Hoşgeldin Iverson, hoşgeldin ivefan...

12 Ekim 2010 Salı

Audi A3

Fotoşop: Yaptım, oldu.

12 Eylül 2010 Pazar

Se Se Semih Erden

"Yeeeeeeeeeeeeeeeeees. Yeeeeeeeeeeeeeeeees. Kazandıııııııııııııık. Kerem Tunçeri, kazandıııııııııııııııık. Kerem Tunçeri, kazandıııııııııııııııııııııııık."

4 Eylül 2010 Cumartesi

Arnold Jacob "Red" Auerbach (1917-2006)

Sanırım 2006'nın bir zamanından beri iyi kötü bazı yerlerde pek çok yazı yazma şansım oldu ama ne yazık ki kendi yazılarını arşivleme konusunda yüzüne bakılmayacak bir adam olduğum için, bugün çoğunu ancak sakladığım dergilerden yeniden okuyabiliyorum. Geçenlerde bilgisayarın derinlerinde fink atarken o günler Fanatik Basket'e yazdığım bir yazıya rastladım. Red Auerbach'ın ölümü üzerine yazdığım... Gönül isterdi ki NBA Türkiye'ye yazdıklarıma da bir yerde rastlayayım ama onlar için başka bir takla atmam gerekecek galiba. O vakte kadar ben de bu yazıyı arşiv niyetine buraya atayım...

SEGOMO ARENAYI TERK ETTİ

  • Segomo: Kelt Efsanelerinin Savaş Tanrısı

Eğer Boston Celtics’in idare edildiği binaya gitme şansı bulursanız ve kazandıkları onca şampiyonluk kupası ve senelerden yadigâr kalan başarıların karşılığı olan ödüllerin bulunduğu kısmı gezebilirseniz, 1950’lerden bu yana takımın kadrosunun yer aldığı alt alta dizilmiş fotoğraflarda bulabileceğiniz ender ortak noktalardan bir tanesine ister istemez dikkat edersiniz. Takımın birkaç talihsiz senesinde düştüğü hata haricinde her zaman oyuncuların, koçların, takım yöneticilerinin önünde, en ortada oturan bir adama özel bir ilginiz olmasa bile gözünüz ilişir. Maalesef o fotoğrafların sonuncusu bu sene çekildi. Red Auerbach 28 Ekim 2006 günü aramızdan ayrıldı.

Red Auerbach NBA’in kuruluş günlerinde başlayan kariyeri boyunca hem kendi çağında yerleşmiş olan bir çok kültürel önyargı ve bunların sporu etkileyen yansımalarını kırdı, hem de ardılında gelecek jenerasyonlar için bir gelenek ve oyuna dair bir vizyon tesis etti. Öncüsü olmayan birisini başlattığı şeyler için tebrik etmek her zaman doğru bir hamle değildir çünkü bu tip insanların sadece takipçisi vardır ve yeni giriştikleri her iş başarılı olduğunda zafer, başarısız olduğunda deneyimsizliğe bağlı deneme yanılmadır. Ama Red Auerbach’ı bu lige kazandırdığı şeyler için ne kadar yüceltsek bile hakkını tam anlamı ile teslim edemeyebiliriz. Bu oyuna stili o getirdi, taktik anlayışı o getirdi, etiğini o getirdi, idare anlayışını o getirdi. Bu ligin tek Rönesans adamı. En iyi sistemi koç olarak kuran, en iyi draftı yönetici olarak yapan, en iyi takas pazarlığında masadaki her şeyi alan adam. O NBA’in özgürlük bildirgesini yazan kurucu atası idi.

1950’de Chuck Cooper’ı alırken ilk siyah oyuncuyu lige sokmuştu. İlk kez siyah ilk 5’le sahaya çıkan da oydu. 1966’da Bill Russell’ı takımın oyuncu-koçu olarak göreve getirdiğinde ligin ilk siyah head coach’unu işe almış oldu. Daha ortada Magic Johnson ortada yokken, hızlı hücum ile gösterişli basketbolunu ortaya koyan takımı o çalıştırıyordu. Ama işler değişmeye başladığında Larry Bird’ün etrafına ligin en emekçi, sert ve sete set oyununu oynayan takımını da o kurdu. Tanrı aşkına; zafer sigarası ile ilgili her şeyi başlatan adamdan bahsediyoruz. Ve yıllar sonra her takım gibi Boston Celtics’te salonunda sigara içilmesini yasaklarken sadece tek bir adama istisna tanıyacaktı: Red Auerbach.

Red Auerbach ile son anı ölümünden 3 gün önce, 25 Ekim’de ABD donanmasındaki hizmetleri karşılığı onurlandırıldığı törene katılımı oldu. Törende yine, onun yıllar boyunca NBA’in ve NBA içi güruhun pek çok özelliğini şekillendiren kibirli, eğlenceli, tek adam statüsündeki kişiliğinin izleri son defa görüldü. Adına yapılan töreni konuşması ile şereflendirecek olan Auerbach, dinleyicilerin oldukça eğlendiği ama süresi beklenenden çok daha uzun olan, Boston Celtics’le ilgili anıları ile bezeli bir konuşma yapmaya başladı. Törenin planlanandan uzun sürebileceği anlaşılınca ilk önce bir denizci onu kibarca sahneden indirmek için teşebbüs etti ve o verilen mesajı görmezden geldi. Birkaç dakika sonra bir başka denizci yanına yaklaştı ve sessizce ona gitme vaktinin geldiğini fısıldadı. O ise mikrofona yaklaşarak tüm dinleyici kitlesini bir kez daha kahkahalara sürükleyen cevabını verdi: “Canın cehenneme”. Zaferin kesinleştiği maç dakikalarında sigarasını yaktığında ve yüzüne alaycı bir gülümseme yerleştirdiğinde, verdiği çok net bir mesaj vardı. Neden kazanmayı böylesine uç noktalarda saplantı haline getirdiği sorularına verdiği cevaplarda bir şeyi çok net belirtiyordu. Neden, kazanamadığında kendisini delirten siniri bu kadar dramatik bir şekilde yaşadığı, suçladığı hakemler ile hava alanlarında dahi kavgaya tutuştuğu merak edildiğinde tek bir ilkeyi net bir şekilde açıklıyordu. O gün 89 yaşında dahi bir askere o cevabı verirken ardına bakıp Amerikan kahramanları arasında yerini gördüğünde, yine bu ilkenin doğruluğuna inandığı için bu kadar soğukkanlı davranabilmişti: Kazanan her şeyi alır.

Auerbach’ın sağlık sorunları son yıllarda artış göstermişti. Doktorları Hoyo De Montorrey markalı purolarına ve maçlardan önce yediği ağır sandwichlere karşı uzun yıllardır müsamaha gösteriyorlardı. Ve ölümünün bunların fazla tüketimi ile ilgili olup olmadığını da şu anda söylemek güç. Çünkü sağlık sorunlarının ciddileşmesinden beri aile basına herhangi bir ayrıntılı bilgi vermiyor. Ölümün kalp krizi nedeni ile gerçekleştiği söylense de uzun zamandır akciğerlerinde birikmiş olan sıvının da güçlü bir etken olduğu savunuluyor. Ayrıca eninde sonunda sebep puro ya da sandwich ise ne fark eder ki? 89 yaşındaydı ve 16 şampiyonluk kazanmıştı. Bu, bir insanı daha gururlu yapmazsa ancak o takımın o insanın gidişinden beri başka şampiyonluk kazanamadığı gerçeği işe yarayabilir.

Red Auerbach iyi bir koç ya da bir motive ustası olmasının dışında bir yönetici olarak da 2 jenerasyon boyunca ligi domine eden takımlardan birisini yarattı ve NBA tarihinin en büyük 2 rekabetinin tarafı oldu. ( Boston Celtics vs. Philadelphia 76’ers ve Boston Celtics vs. Los Angeles Lakers)

Takımın başarı geleneğinde bu devamlılığı yaratan beceri Auerbach’ın koç olarak genç oyunculara dair öngörüsü ve yönetici olarak pazarlık yapmadaki kabiliyetinin karışımı idi. 70’lerin sonunda takımı ligin zirvesine taşıyan kadro büyük oranda oyunu bırakmıştı ve Celtics’in galibiyet yüzdeleri oldukça kritik bir noktadaydı. Takımın yeni bir nefese ihtiyacı vardı. Auerbach önce Larry Bird’ü draft etti. Larry Bird’ün yeteneklerinin NBA kriterlerinde sorgu konusu olmasının yanı sıra üniversiteyi bitirmesine daha 1 sene vardı ve takım bu süre boyunca onu beklemek zorundaydı. 1980’de de kadronun as ekibini tamamlayan takası yaptı. Golden State Warriors’a 1. sıra draft hakkını 3. sıra draft hakkı ve Robert Parish karşılığı verdi. 3. sıra draft hakkı ile de Kevin McHale’ı takıma kattı. Bird, Parish, McHale üçlüsü NBA tarihinin en iyi ön alan ekibi haline geldi ve Celtics, Lakers hanedanlığının karşısında durabilen tek takım oldu.

Auerbach’ın en önemli prensiplerinden bir tanesi olan amigo kız kullanmama geleneğini bu sene itibari ile bir kenara bırakmayı planlayan Celtics, 2 gün önce gelen ölüm haberi ile bu girişime dair her planı erteledi. Auerbach’ın NBA’e ve Boston Celtics’e bıraktığı belli bir etik ve anlayış mirasının dışında çoğu şey zaman ile beraber hızla değişiyor. Büyük ihtimalle Boston Celtics amigo kızları kullanma kararı alırken, Auerbach’da bu konuda yapabileceği bir şey olmadığını anlamıştı ama eğer henüz hayattayken yapabileceği son bir numara varsa, o da bu olmalı. “Henüz hayattayken” diyorum çünkü bir oyuncu bazen imkânsız gözüken şeyi başarıp maçı kendi takımına getirecek bir serbest atışı kaçırdığında ya da başka bir tanesi 13 sayı geride olan takımına toplamda 81 sayı atarak maç kazandırdığında andığımız “basketbol tanrılarına” katılmış olmasını umuyorum. Sanki hayattayken onlardan biri değilmiş gibi…

Red Auerbach anısına…

Bob Cousy: “ Bence Arnold (Red) sahada mutlak bir güçtü. Birçok rekabetçi insan gördüm ama onun kazanmaya kendini adayışı çok kesindi, her şeyden daha önemli idi. Amansızdı ve bu ülkenin, hatta kesinlikle NBA’in gördüğü en büyük basketbol hanedanlığını yarattı. Bu benim için kişisel bir kayıp. 1950’den beri Arnold’la birbirimizi tanıyoruz. Şu anda çarşamba akşamı ABD donanması tarafından onurlandırıldığı geceye zaman ayırıp katılabildiğim için çok mutluyum çünkü onunla beraber birkaç dakika daha harcama fırsatını kullanmış oldum.”

David Stern: “Karşılaştırılamaz başarılarının ötesinde, Red basketbolun ruhu ve bilinci haline geldi. Ölümü ile oluşan boşluk asla doldurulamaz.”

Senatör Ted Kennedy: “Red gerçek bir şampiyondu. Mirası basketbolu ve NBA’i aşmıştı. Koç disiplininde ve liderlikte en değerli standardı koydu ve teşkil ettiği örnek bugün hala devam etmektedir. Kennedy ailesi olarak Red’i tanır ve severdik. Senato için yürüttüğüm ilk kampanyaya katılmıştı ve Başkan Kennedy’de maçları takip etmeye çalışırdı. Hepimiz en büyük günlerinde salona gidip onun yarattığı büyüyü görebildiğimiz için çok şanslıyız ama efsanevi bir koç ve Boston değeri olmasının ötesinde Red kendine sınır koymayan cömertliğe sahip bir kalbe sahipti. Boston Celtics için üflenen her düdükte Red’in ruhu anılacak ve anısı kutlanacak. Sevildi ve asla unutulmayacak.”

Tom Heinsohn: “İnsanları dinlemede ve en iyilerini ortaya koyma konusunda motive etmede istisnai idi. Oynadığım günlerde bana bir paket puro vermişti ve ben de 6 ay sonra ona aynısından bir tane vermiştim. Böyle bir ilişkimiz vardı. O günlerde çok eğleniyorduk ve basketbol onun gibi birisini bir daha asla görmeyecek.”

Larry Bird: “Eşsiz bir stili vardı. Aramaya çıkardı ve sisteme en iyi uyacağını düşündüğü oyuncuları alıp, takıma getirirdi. Başka takımlar ile nasıl pazarlık yaptığı ve aldığı oyuncuların Boston Celtics’te eski takımlarında oynadıklarından daha iyi oynamalarını sağlaması her zaman beni şaşırttı. Kimsenin daha önce görmediği bir yeteneğe sahipti ve bunu her sene yapmayı başardı.”

Rekabetçi kişiliği ile ilgili: “ Tenis oynarken hile yaptığında, her zaman beni kandırırdı. Sürekli oynardık, raketball ve tenis. Mola alırdı ve döndüğünde “40–30 öndeyim” derdi. İtiraz ederdiniz ama oynamaya da devam ederdiniz. Seti aldığında da oyunu bırakır ve başka bir şeyle ilgilenmeye başlardı.”

Oyun felsefesi ile ilgili: “Her zaman taktik ne kadar basit tutulursa, oyuncuların hatırlaması o kadar basit olur diye düşünürdü. Özelikle gergin anlarda her oyuncu ne yapacağını bilirdi. Asla maç sonu ya da devre sonu için özel bir plan çizmezdi.”

Zafer sigaraları: “Asla erkenden bir tane yaktığı olmamıştır. Her zaman tam vaktindeydi..”

Bill Sharman: “Red, NBA tarihinin en büyük koçlarından birisi idi. Oyunu geliştirmek için birçok şey yaptı. Fast break fikrini üretip yarattığı heyecan ile NBA’in bugünkü popülaritesinde büyük pay sahibi olduğuna inanıyorum. 10 yıl boyunca onun için oynamak ve 4 şampiyonluk kazanmak benim için bir ayrıcalık. İyi bir koç olmasının ötesinde iyi bir arkadaştı ve gerçekten onu özleyeceğim.”

Bill Russell’ın Red Auerbach’ın emeklilik töreninde yaptığı konuşmadan: “Bu utanç verici ama şu anda bunu söyleyecek kadar ileri gideceğim: Seni seviyorum. Sevdiğim çok fazla adam yok ama seni seviyorum. Bence bir deha değilsin, sadece sıra dışı bir zekân var. Birimiz ölene kadar arkadaş olacağız. Ve Red, çok fazla arkadaş istemiyorum.”

Şansal Kulabaş