Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2011 Cuma

Ebeveyn

- Selam oglum, naber?

+ Iyiyim babacim, siz nasilsiniz?

...
...
...

+ Baba?

...
...
...

+ Baba?

...
...
...

+ Orda misin? Baglanti mi gitti yine?

...
...
...

- Iyiyiz.

...
...
...

- Neredesin?

...
...
...

+ Bekleyin de Skype'ye gireyim ben.

Aciklayici Mesaj: Uc noktalar karsidaki kisinin o an ileti yaziyor oldugunu belirtmekte.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Batarken Güneş Ardında Tepelerin Zillerine Basıp Kaçardık Talat Abilerin

Yıllarca önce bir arkadaşım bize kalmaya gelmişti. Çocuk kafası işte, salak salak şeyleri merak edersin ya, o da merak etmiş ve bana sormuştu; "Lan oğlum, kimbilir dünya'da kaç kişi şu anda sevişiyordur lan?" (Tabi orada sevişiyordu değil de argo bir söz kullanıyordu ama göğsümde yumuşattım da yazdım.) Sonra bunu tartışmıştık, uzun uzun... Uyumayıp da geç saatlere kadar dırdır ettiğimiz için de dayak yemiştik. Daha doğrusu yemiştim, misafiri dövecek değildi ya annem... Sonra arkadaşım bana üzülüp; "Sen de bana vur da bari ikimiz de dayak yemiş olalım." demişti. Hehehe gerizekalı...

Mahallede devam eden bir inşaatın önüne kum yığını dökülmüştü ve biz de mahallenin en salak çocuğunu kandıracağız diye tepesinden dibe doğru bi kuyu kazıp üstünü naylonla örtmüştük. (Çizgi film kafası) Ama işte hayat çizgi filmlerdeki gibi olmuyor kardiş, nım nım nım. Çocuk; "Hassiktirin lan" diyip gitti. Belki o da bir yerlerde bu tarz bir yazı yazmış ve bizden "Mahallenin salak kabadayıları..." diye bahsetmiştir. Zira sonrasında "O kadar uğraştık amına koyayım!" diye sızlanıp çocuğu döve döve çukura sokmuştuk.

Mahallede top oynamışlıkları olanlar bilirler, ya arabanın altına kaçar top ya da balkona, bahçeye... Mahallede top oynamak iyidir ama atan-alır kanunu meclisten geçtiği günden itibaren o top oynamalar işkenceye dönüşebiliyordu. Bizde de adamcağızın şansına top hep aynı balkona, o adamın balkonuna kaçardı. Adamcağız eşini kaybetmiş, iki tane kızıyla beraber yaşıyor ama kızları pek gözükmüyorlardı etrafta. Bir gün arkadaşlardan biri o balkona kaçan topu almak için su borusundan tırmandı, balkona atladı ve "Allaaaaaaaaaaaah, memelere geeeeeeeel!" diye bağırdı. Yaklaşık olarak 2-3 ay 'Sokak kapatma cezası" aldık. Resmen oynatmadılar bize o sokakta okullar kapanana kadar. Ulan meme işte, ne bağırıyorsun pezevenk!

İlkokul 3. sınıftan üniversiteye girene kadar her günümüzü, her anımızı birlikte geçirdiğimiz bir arkadaşım vardı. Arasıra tren garına giderdik onunla beraber... Önceleri hareket edecek trenin yoluna para koyup tren üzerinden geçtikten sonra o paranın ne olduğunu görmekti amacımız. Sonrasında ise "Acaba koşarak treni geçebilir miyiz lan?" oldu o amaç... Kalkışa yeni başlayan trenin sonundan 2-3 vagon ileri gidebildik diye bütün okula "treni geçtik oğlum!" diye anlatmıştık.

Bütün okulu "Sergen Yalçın benim amcam, onun da dayısı. Akrabayız biz zaten." diye inandırdığımızı hatırlarım. Biri de "Ulan bu nasıl akrabalık, anlamadım gitti." diye sormamış bak şimdi düşününce.

Aynı arkadaşımla bir zamanlar Sakarya'da faaliyette olan Arçelik Voleybol Okulu'nun idmanlarına gidiyorduk. (Voleybol okulu olmayabilir adı, onun gibi bir şeydi...) İdmanların dönüşünde de bir ev kestirmiştik gözümüze hem muhabbet ediyor hem de o evin camına taş atıyor, camda hareketlenme olunca da kaçıyorduk. Yine bunun gibi bir gün, camda hareketlenme olunca bir süre kaçıp sonra normal tempoya saldık kendimizi ve konuşa konuşa ilerliyoruz. Arkada, biraz uzakta koşan bir adam gördüm, aklıma o evde yaşayan biri olabileceği geldi ama pek ihtimal vermedim ta ki; "Sizi orospu çocukları sizi!" diye başlayıp "Bir daha taş atın da göreyim" şeklinde biten konuşması süresince dayak yiyene kadar koca adamdan.

Şimdilerde şehir dışına çıktığımda eğer annem arıyorsa öf pöf çekerim... Telefonu açar; "Ya anne iyiyim ben, niye durmadan arayıp kontrol ediyorsun?" diye de azarlarım. (İnsan annesiyle öyle konuşur mu eşek! diyenleri duyar gibiyim, haklısınız. Sonra ben de üzülüyorum.) Fakat sevgili anneciğim hiçbir zaman da şu anlatacağım olayı yüzüme vurmaz;

5-6 yaşlarındayım. İzmit'ten anneannem geldi trenle, 3-4 saat oturup bizimkileri falan görecek sonra da beni alıp gidecekti güya. Vakit geldi, annemle babam bizi istasyona kadar bıraktılar, trenin kalkış düdüğü çaldı ve benim o an annemi isteyesim tuttu. Anneannem bırakmadı tabi doğal olarak, "Manyadın mı evladım? Tren hareket ediyor... Evin yolunu nereden bulacaksın hem" dedi. Anneannemin kucağından fırlayıp trenden atladığım gibi, "Böhüeee anneeaaaaaaaa!" diye anıra anıra eve koştum. Cidden uzun yoldu lan şimdi düşünüyorum da... Nasıl buldum evi bir yana, o arada koşarken insanlar neler düşünmüştür kim bilir... Anneannemin yüreğine inmiş tabi, o zamanlar cep telefonu falan yok. Kadının bütün yolculuğunu zehir etmiş, ana kuzusu moduna girmişim. (İnsan anneannesine öyle yapar mı eşek! diyenleri duyar gibiyim, haklısınız. Hâlâ üzülüyorum.)

Yaz ayı, insanlar tatile gitmiş, leş gibi sıcak ve biz mahallede üç tane gerizekalıyız... Canımız sıkıldı, hava çok sıcak olduğundan dışarıda bir şey yapamıyorduk. Akranım olduğu halde at yarışı oynayan biri vardı mahallede, "Gel dedi x'i kekleyelim, paralarını alıp dondurma alalım." Oyunun adı; "Altılıcılık" Çocuğa evdeki boş kuponlardan birini verdik, o da doldurdu kafasına göre rakamları. Ben bahisçiyim, bana getirdi kuponu. Ben de kafasından koşuları anlatacak arkadaşa gösterdim. 6. ayağa kadar çocuğun bütün tahminler tuttu da altıda kaldı gariban. Bahse koyduğu parayla biz de dondurma aldık. Çocuk olayı nasıl anlayamadı, ben de hâlâ onu anlayamıyorum.

Müstakil bir ev/apartman vardı mahallede. 3 katlı aile apartmanı. Dedenin iki çocuğu, iki katta eşleriyle falan gibi bir durum işte. Onların çocukları da benim akranım, arkadaşlarım. Bir de bahçeleri vardı, arka tarafında tente, oturacak yerleri falan olan... Orada Karate Kid'çilik oynardık. Bunların üçü akraba, oyunu kuran onlar olurdu. Bana hep Miyagi-San olma rolü düşerdi. Dayanamadım bir gün, "Ya amına koyayım niye ben hep Usta bilmem kim oluyorum" demiştim, "Sana yakışıyor" demişlerdi. Bir daha soramadım o soruyu. Patronundan zam isteyemeyen ezik adam gibi... (-Artık bir zammı hakettiğimi düşünüyorum patron! -Sana bu maaş yakışıyor. -Eyvallah patron...)

Böyle geçen bir çocukluk... Şimdi, en azından buralarda, pek mahalle arkadaşlıkları kalmadı. O zamanlar beraber oynadığın mahalleden arkadaşlarını şimdi senin gibi büyümüş görünce şaşırıyorsun. Bazısı evlenmiş, bazısı yurt dışında hayat kurmuş arada tatile geliyor, bazısı hapise girmiş de çıkmış haberin yok... Türlü türlü hikayesi olan bir dünya çocuk, fakat hepimizin ortak noktası bir dönemler saçma sapan şeyler yaptığımız bir çıkmaz sokak, bir okul, bir tren garı vesaire... Görünce şaşırıyorsun, "Vay Tulum! Naber ya?" diyorsun, çocukluğunu hatırlıyorsun.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Yapma Bühlül O Senin Yinken...

Bu ülkede pembe diziler (gerçi bizdekiler genelde pembe değil alacalı bulacalı olur) hep bir olay, hep bir çılgınlık konusu olmuştur. Aklıma gelen en yakın örnek Gaffur pijamalarının satıldığına dair asan bir dükkanın şu fotoğrafıydı;

Fakat şu son nokta şudur herhalde;

Hani dizilerin daha doğrusu senarist ve yönetmenlerin biraz daha cüretkâr olabildikleri şu son dönemlerde kim bilir ki daha ne manyaklıklar göreceğiz ama daha iyisi yapılana kadar en iyisi budur herhalde... Yapma Bühlül o senin yengen yazmış herif ya...

9 Mayıs 2010 Pazar

Münazara

Okullarda münazara yapılıyor mu eskisi gibi merak ediyorum. Etrafımdaki okullu veletlerden hiç öyle şeyler duymuyorum. Varsa yoksa sınav, sekiz yıllık eğitime geçtik bir sınav derdi azaldı derken ay başı bir sınav, quiz, sözlü yapılan çocuklar iyice aptallaştırılıyor. Başka şeyleri düşünmeye fırsatları kalmıyor.

Çok iyi hatırlıyorum, biz ilkokulda her hafta bir konu hakkında münazara ederdik. Hoş onu da öğretmenin belirlediği cevaplar çerçevesinde yapardık. Nasıl? Sekiz yıllık eğitime geçilsin mi diye bir konumuz vardı bir keresinde. Evet ya da Hayır cevabı üzerinden tartışmıştık, alternatif bir sunuma gerek görülmemişti.

İlk ders beş yıllık eğitimi savunmuş, ikinci ders ise sekiz yıllık eğitimi savunarak bir istikrar abidesi olduğumu kanıtlamıştım. Hayır, fikir değiştirmemin sebebi de en yakın arkadaşlarımın sekiz yılı savunmasıydı. Yakın olmadığım insanlarla aynı safta durmak istememiştim. "Beş gün tatil olsun iki gün okul olsun" kafasındaki bir için yeterli bir istikrardı gerçi o bir ders.

Yine de olayın ciddiyetini tam kavrayamasak da bir şeyler üzerinde tartışıyorduk, olayın ciddiyetini kavrayabilmişlerin fikirlerinden bir şeyler öğreniyorduk. Şimdilerde görmüyorum, duymuyorum da böyle bir şey... Belki özel okullarda, artık ne kadar özellikleri kaldıysa, idealist çerçevenin bir göstergesi olarak hasbelkader bir şeyler yapılıyordur; "Bakın, biz çocuklarınıza tartışmayı, düşünmeyi, fikirlerini savunmayı öğretiyoruz" diyebilmek için.

Tartışın oğlum, korkmayın. Gider yapın, atar yapın, doğrudur-yanlıştır siz neyi ne şekilde biliyorsanız onun arkasında durun. Yoksa hâliniz "Hükümet ebemizi sikti, zampingler belimizi büktü! İddaa'da da tek maçtan yatıp duruyorum zati..." diyip yine onlara oy verenlerden farklı olmayacak. Ensenize vurup lokmanızı, belinize vurup namusunuzu alacaklar haberiniz yok...

3 Mayıs 2010 Pazartesi

Sen Kibrıs'a Gezmiya Gitdın?

Haftasonu Kıbrıs'taydım... Yavru vatan dediğimiz yere bir seyahatin söz konusu olduğunu duyunca bir ay öncesinden bileti alıp sazanlamıştım, "Ben de varım!" dercesine... Niye öyle atraksiyona girdim bilmem gerçi!

Adapazarı'ndan Sabiha Gökçen'e gitmek cehennem azabının bir demosu! Arkadaş, bu kadar çileli bir şey söz konusu olamaz... Özel şirketler falan bulduk ama hiçbirinin servisi bizim uçağın saatine denk düşmediğinden ve özel servis için de kişi başı 40 lira istediklerinden yanaşamadık öyle bir şeye. Biz de sonra çare olarak İzmit'e kadar babamın eşliğinde, İzmit'ten sonra da Havaş ile gitme programında karar kıldık.

Aslına bakarsanız, giren çıkan yine bana oldu. İzmit'e kadar yaktığımız benzin, İzmit'ten Havaş'ın alt tarafı Pendik'e kadar götürmek için kişi başı 17 lira almasıyla 40 lirayı hayli hayli geçti benim harcama.

Dış hatlar terminali girişinden içeri doğru süzüldüğümüzde daha Ercan Havalimanına Check-In açılmamıştı, Simit Sarayı bölümünde kahvaltı yapalım dedik... Kahvaltı yapan sigara tiryakisi her insan gibi havaalanından çıkış yaptım tekrar.

Sigaramı yaktım içiyorum, saat sabahın 7'si... Karşıdan eşiyle bir adam geliyor, tipi de bir o kadar tanıdık... "Nereden tanıyorum ben bu adamı?" derken bana uyuz uyuz bakışları, yanımdan geçerken çıkardığı "cık cık cık, sabahın bu saatinde..." diyişinden hatırladım, Ubeyd Korbey. Uçakta da gördüm kendisini, Kıbrıs'a gidiyormuş, iki sıra arkamda oturuyordu.

Free Shop'un eski cazibesi kalmamış sanırım ya da Sabiha Gökçen fiyatlarını biraz şişirmiş zira 1 lt.'lik Jack Daniel's Ercan'ın Free Shop'unda daha ucuzdu... Kullandığım parfümün Free Shop'taki fiyatı ile orijinal fiyatı arasında da pek fark yoktu eğer Euro hesabını yanlış yapmadıysam ki yapmadığımı düşünüyorum, aldığım puroların fiyatını doğru hesaplamıştım.

Pegasus'un uçaklarına benim ayaklarım sığmıyor arkadaş... Yine bacakları göbeğe kadar çekerek yolculuk ettik. Yanımda oturan arkadaşım da zira öyle, uzun boylu olmanın her türlü dezavantajını yaşadık.

Kıbrıs'a dair ilk izlenimim havalimanından dışarı çıktığımız an oldu, her taraf lüks araba kaynıyordu ki taksiler bile Mercedes'ten aşağı değildi. Mercedes'ti bir çoğu hatta... Bizi almaya gelen arkadaş da Porsche Cayenne ile gelince emin oldum. Fakat daha sonra kalacağımız otele vardığımızda, otelin önünde geçen otobüslerin rezilliğini görünce; "Sanırım Kıbrıs Dubai-Hindistan karışımı bir yer" diye düşündüm...

Yağmuru da beraberimizde getirdik... Selimiye Cami'si dedikleri, eski adı St. Sophia Katedrali olan, Türkiye'deki Aya Sofya'nın bir benzeri hikayeyi sahip olan yerin yanındaki şimdi adını hatırlayamadığım fakat Kıbrıs'ın ev yemeği kültüründen mönüsünü oluşturmuş, ufak bir restoranda yemek yemek için oturduk. Amacımız dışarıda yemekti ama gök gürültüsü ile gelişini haber veren inanılmaz bir yağmurun ardından içeriye kaçıverdik. Şans işte, Antalya'ya gittim neredeyse kar yağacaktı, Kıbrıs'a gittim 2. sel felaketine sebep oluyordum az daha...

Cuma akşamı Lefkoşa Sarayönü Rotaract Kulübü'nün davetlisi olarak Golden Tulip Nicosia'da (Nicosia, Leşkoşa demekmiş...) Balo'daydık. Bunun sebebi de benim dönem sekreteri olduğum Adapazarı Rotaract Kulübü ve Lefkoşa Sarayönü Kulübü'nün ikiz kulüpler olarak gerçekleştirdikleri projelerin Avrupa'da İkincilik Ödülü'ne layık görülmesiydi...

Her şeyin çok güzel olduğu gecede, başımıza gelen tek aksilik ana yemek alamamış olmamız oldu ki onda da insan faktörünün öküzlüğüne şahit olunca pek kafamıza takmadık, güldük hatta... Garsona dedik ki; "Bize ana yemek tabağı gelmedi...", önümüzdeki çatal ve bıçağın kirli olduğunu görüp; "Yemişsinizdir siz..." dedi herif bize. Ordövr tabağına dair bir fikir oluşamadı herifte, o çatal ve bıçağın kirli oluşunu oraya bağlayamadı...

Daha sonrasında ise otelin Casino'suna indik... Haluk Levent'ten tut, Keremcem ve Mehmet Ali Erbil'e kadar bir çok ünlü gördük. (Mehmet Ali Erbil gerçek hayatta da sinir bozucu bir şekilde Ihıaaa ıhıaaa ıhıaaa şeklinde gülüyormuş, onu öğrendik...) Yine de yeni nesil kolsuz Jackpot aletlerinin mantığını öğreten de bize o oldu. (Bir ara arkadaşlar 300 Euro kâra kadar geldiler ama sonra buharlaştı o para bir şekilde...) Casino olayı çok acayip bir olay...

Pazar günü ise Girne'deydik. Bu sefer de Girne Liman Rotaract Kulübü'nün davetlisi olarak... Alsancak'ta güzel bir Kıbrıs Kahvaltısı yaptık, çok da güzel bir yerde. Mekanın adını hatırlamıyorum ama her tarafı çiçeklerle, otlarla bezeli labirent gibi bir yer, sağda solda hayvanlar, ortada kahvaltı yapacağın bir bahçe ve yüzme havuzu var. Kahvaltı sonrasında Girne Limanı'na doğru hareket ettik.

Çok sevdiğim bir arkadaşımın kuzeni ile tanıştım Girne'de şans eseri, hayatımın en büyük tesadüflerinden biri olabilir. Girne Limanı çok güzel, sahil şeridi ise Kordon'un bir benzeri adeta. (Kordon mu oraya benziyor yoksa orası mı Kordon'a, bilemem) Gerisinin İzmir'le başka bir alakası yok.

Cumartesi gecesi yemek yediğimiz Archway Restoran'da çok eğlendik ama mekan inanılmaz kazık... 45 ytl. + içkiler ekstra + masaya oturduğun anda doldurulan, içmesen de parası alınan SU 4 TL.! Servis rezalet, yemekler parça parça geliyor, geldiklerinde buz gibi olmuş olarak geliyor. Alkollü içki istiyorsun yarım saatte geliyor... Bir de üstüne fiyatlandırmanın bu olduğunu görünce sıyırıyor insan...

Dönüş uçağımız Pazar sabahı saat 7.10'daydı... Ercan'a geri döndüğümüzde kapının önündeki kalabalığı görünce farkettik ki bir terslik var... Orada emin oldum işte kesin olarak, Kıbrıs; "Dubai-Hindistan karışımı" bir yer... Kıbrıs'a sadece kumar oynamak için haftasonu gelen insanlar, bir de bizim gibi seyahat amaçlı gelen bir çok insan var ve sabahın o saatinde kalkacak bir dünya uçak varken girişi ve güvenlik kontrolünü tek geçitten yapıyorsun. İçeriye girmek, içeriye girdikten sonra pasaport kontrol noktasına gitmek tam iki saatimizi aldı. Erken gitmesek, uçağı kaçırabilirdik... Kontrol noktasında telefonu, bozuk paraları, saatin falan olduğu sepeti sağa sola fırlattılar, her şey yere düştü ayar oldum zaten!

Yine Pegasus'la döndük... Check-In yapacakken arkadaşım; "Güvenlik kapısının olduğu yerden al, sıkışmayalım" dedi ama "Ben o mesuliyetin altına girmem oğlum, bir şey olur falan panik yaparım, kapıyı açamam" dedim. Güldü... Nasıl bir şans ise, güvenlik kapısının oraya düştük random olarak.

Sabiha Gökçen'e iniş büyük bir eziyet oldu, kulaklarım basınçtan öyle bir ağırdı ki az kaldı kan gelecekti... Beynimin nasıl zonkladığını ise tarif edemem. İlk defa böyle bir şey başıma geldi iniş anında. Arkadaşımın teorisi, uçakta tuvalete girmiş olmamdı ki o da kendi başına benzer bir olay geldiğinden ötürü bunu söyledi. "Sifonu çekince basınç şöyle böyle" şeklinde giden ama kulaklarımın bana yaptığı işkenceden çoğunu duyamadığım bir teoriydi.

Evet tuvalete girdim ama nasıl girdim? Benden önce giren adam kalkışın bittiği ve uçuşa geçtiğimiz anda girdi, zaten bir saatlik uçuşun yarım saatini orada geçirdi. Uçak tuvaletinin kapısının önünde kuyruk vardı! Adamın ardından ben girdim ki, o koku şu anda beynimin duyu bölümünde iz yapmış durumda... Girdiğim gibi sifonu çektim, işedim, tekrar sifonu çektim. (Arkadaşın teorisi doğruysa iki kere sifonu çekince acı katlanmış olmalı...) O kadar hızlı hareket ettim ki; "Bu çocuk girdi, çıktı hemen. Kesin işemiştir, sıçıp bu kokuya sebep olan kişi başka biri olmalı" desinler diye, o koku üzerime kalmasın diye... Niye öyle bir şey olacaksa, adamın yarım saat orada durduğunu pek çok kişi gördü zaten.

Uçaktan indikten sonra yaklaşık 5-6 saat boyunca o kulakların sebep olduğu ağrıyı tarif edemem... İndiğim gibi burnumu kapatıp "hıkpppppppp!" yapmıştım halbuki defalarca. (:Hıkppp yapmak:) Şu an bile sol kulağıma su kaçmış gibi, haşır huşur sesler geliyor içerisinden... (Kim bilir hıkpppp yaparken kaç tane beyin hücremin ruhu şâd oldu!)

Ercan'ın Free Shop'ta (Biz kısaca Ercan diyoruz, o kadar saat vakit geçirince orada kanka olduk haliyle!) sordum, "Ne kadar içki sınırı?" dedim. "Nereye gidiyorsunuz?" dedi; "İstanbul" diyince dört litre olduğunu söyledi. Ben de ona güvenip bir litre Black jack, Malibu, Bailey's falan kaptırdım. Üstüne de üç karton tütün aldım, sarmalık. Tabi Sabiha Gökçen'in gümrükten çıkarken, "Hop bilader..." dediler.

"Ama abi ben orada sordum... Yoksa ben de bir litre biliyordum limiti ama onlar öyle diyince..." falan şeklinde anlattım mevzuyu, "Bir İngiliz adam, İngiltere'ye gidecek..." şeklinde bir hikaye anlattı, iki kere anlattı hem de... Bayılttı bizi orada herifçioğlu! Sanırım herkese anlatıyor. Neyse izin verdi, "bir daha olmasın, kanun şu kadara bu kadara izin veriyor" falan dedi de geçtik.

Bilmeyenler için yazayım, Bir litre alkollü içki, iki karton sigara imiş sınırlama... Fazlasına ceza yazıyorlar ya da elinizden alıyorlar.
  • Kıbrıs güzel yer, bir hafta tatile gidilir. En azından bu sene olmadı, seneye gideceğim ben. Biraz iyi parayla gitmek gerek gerçi onu anladım ben.
  • Fakat ucuza da yerler vardır mutlaka, benim ucuza kaçacak bir ortamım yoktu orada başkalarının planına uymak zorunda olduğumdan.
  • Casino'lar mutlaka denenmeli ama iyi otellerin Casino'ları denenmeli. Yoksa adım başı en boktan otelin bile Casino'su var, sikiyorlar adamı...
  • Şiveleri çok komik. Aslında komik demek doğru değil, şirin, tatlı, "oy canım canım" denilecek türden bir şiveleri var. Soru ekleri pek kullanılmıyor, başlıkta da görüldüğü üzere.
  • Ballı katmer inanılmaz bir şey!
  • Hellim peyniri desen aynı...
  • Bir de değişik bir yeşil zeytinleri var, adını söylemişlerdi ama unuttum.
  • Köftelerinin tadı bizim mücver gibi ama adı farklı...
  • Her türlü şeyin macununu yapabiliyorlar. Karpuz kabuğu macunu yedim ben, enfesti. Bir de ne yemiştim... Turuncuk muydu onun adı? Hmm... Ona benzer bir şey, macun yine...
  • Her yer yasal bahisçi kaynıyor, birine bile girip de bir kupon yapamadım ya ona yanarım.
Gönül isterdi ki yazıyı fotoğraflarla süsleyebileyim ama gidiş günü sabahın köründe uyanınca unutmuşum makinayı yanıma almayı... Yoksa Büyük Han, Girne Kalesi, Bedesten'de gezdik. ama fotoğraf yok elimde... Böyle uzun, sıkıcı görünümlü bir yazı oldu ama benim için gayet eğlenceli bir tecrübe, gezi oldu. İmkanı olan gitsin görsün, vize istemiyor, pasaport istemiyor. Nüfus kağıdını kap git!

17 Nisan 2010 Cumartesi

Kaçınılamayan Başlık: Sex Bomb!