Türk Futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türk Futbolu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Nisan 2011 Cumartesi

Futbolcusun Dediler Kiz Vermediler #1

Unlu bir futbolcu olmak istiyordum kucukken... Donemimin bir cok veledi gibi ben de bu hayalle kavruluyordum ama seneler sonra anlayacagim beyin kivrimlarimin bir cok kisiden farkli olmasi sebebiyle garip bir futbol anlayisim vardi, ki bu da futbolcu olamamama sebebiyet verdi.

Enistemin kardesi sehrimizin takiminda gayet etkin rolu olan bir sahisti. Bize oturmaya geldiklerinde (Ilahi Turkce, sen adami oldurursun...) 'Seni futbolcu yapalim yeaaa' diye her mevki sahibi insanin akrabalarini bir yerlere yerlestirme isteginden oturu ortaya fisek atinca hic kafamda yokken anlik bir hayal gucunun de etkisiyle kendimi bir Eric Cantona, bir Feyyaz Ucar gibi dik yakali formayla hayal etmistim. Simdi cocuk olsam Batuhan Karadeniz gibi gorurdum, Raul'un tasaklarini falan sikardim herhalde, her neyse...

Bir sure yazligimizin oldugu yerdeki mahalli takimla idmanlara ciktim. 'Sehirden gelen simarik pic kurusu' damgasini daha sahaya adim atar atmaz yedigim icin dogru durust pas bile alamamistim, nasil gosterecektim kendimi?

Kafami karistiran seyler yasamistim. O zamanlar Ajax, Barcelona, Milan ve turevleri dunya futbolunun amina koymaktaydilar, bizler de bunlari simdiden farkli olarak keyifle izleyebilmekteydik televizyondan. (Anasini sikeyim yayin ihalelerinin, endustriyel futbolun...)

Tabi bunlari gorurken kucucuk bir cocugun kafasinda canlananlarla sahaya adim attiginda gordukleri bambaska oluyor elbette. 'Asagi oyna lan! Kactim bosa, at asagi! Orospu cocugu atsana!' diye bagiranlar hala aklimda. Bir anlam veremedim. Kluivert dusundum, 'Sal asagi, sal! Orospu cocugu bostayim lan!' diye bagiran, olmadi, olamadi. Su asagi salmak ne demekti (bunu da yillar sonra idrak edebilecektim) anlamadan ben de bagirmaya basladim, 'Sal lan asagi! Bostayim lan ecdadini siktigim!'

Televizyonda gordugunden farkli olarak, 11 kisi ataga cikip (evet 'yeter la sikildim kaleden amuagoyyim!' diye inleyen kaleciler de buna dahil) 3 kisi defans yapilan bir sistemden soz ediyorum dostum! Kramponu olanin kral sayildigi, paslarin hep ona aktigi sistemden, saha disinde en kabadayi kimse onun saha icinde zilyon tane adam calimlama questinin oldugu bir dunyadan! Anlatabiliyor muyum? O adam o questi tamamlayamazsa aksama evde 'wipe yiyecekti' sanki amin oglu!

Boyle basladi futbol hayatim. Anlatilanlara gore kendi akranlarinin 'Futbol seytan isidir.' dedikleri donemlerde bile babamlarin ellerinden tutup mahalle takimi kurduran rahmetli dedemin benim de elimden tutup koy kulubune goturmesiyle.

3 ay surdu, yukarida anlattiklarimdan farkli gelisen hicbir sey olmadan. Yaz askiydi adeta. Dedemden farkli olarak, 'Ne kadar basarili olursan ol, once ders!' Dusturunu siar edinen babamin olaya mudahil olmasinin akabinde.

Aslinda akranim olan her gencin o donemlerde basindan gecmis olabileceklerden farkli seyler degildi yasadiklarim.

Mahallede oynanan tas ustu tas gibi futboldan farkli olarak futboldan ote olaya girisim yine mahalle arkadaslarimdan birinin Et-Balik kurumu kulubu catisi altinda amator futbola baslamasiyla oldu.

Sicakti, olesiye bir sicak o yaz. Herkes saga sola kacmis, biz ise babamin isleri dolayisiyla pek bir yere kipirdayamiyorduk. Bir de iste o amator futbol oynayan arkadasimin ailesi vardi koskoca cikmaz sokakta.

Babam istemedi kulube yazilip futbol oynamamami, 'ama istersen Emre'lerle gidersin idmanlarini izlersin. Canin sikilmaz hic degilse.' demisti. Boyun bukup kabul etmek zorunda kaldim. Iste o idmanlari izledigim donemde hep bir umut vardi icimde, 'Ulan 1-2 kisi idmana gelmese de adam eksiginden beni de alsa, gostersem kendimi, babama gidip deseler ki; sizin oglan yetenek siciyor beyefendi, istiyoruz biz onu...'

Oldu be, oyle bir gun oldu. Kalbim temizmis o zamanlar, 'Emre, arkadasin oynamak ister mi?' diye sordu adam. Gozumde bir Sir Alex Ferguson gibiydi zaten herif... Katiydi, kuralciydi, saha kenarinda hep sakiz cignerdi ve kendi zamaninin soluk sari camlari olan, yuvarlak cerceveli, tahta kemikli gozluklerinden takmaktaydi.

Girdim, forvete koydu. O zamanlar meshurdu Hakan Sukur... 'Ulan iste sans bu be...' diye dusunup ilk 2 dakika okuz gibi kosup sonrasinda sadece pozisyona gore kosmam, hatta cigerler gerekli seviyeye gelene kadar cogu zaman kaytarmam da bunun sonucuydu zaten. Sanarsin Manchester United altyapisinda idmana girmis de kendini gostermeye calisiyor ibnetor...

Dusundugum gibi gelismedi hicbir sey. Toplamda 20-25 civari gol atilan bir macta 3-4 tane gol atmak ve kendini gosterecek pek bir sey yapamamis olmanin CM'deki karsiligi olmaliydim. En fazla 7'yle oynamisimdir.

Yetenek sicamamistim, olmamisti. Terli terli soguk sulari icip, sahanin konumu dolayisiyla ciplak vucuda arkadan esen ruzgari da yedikten sonra sahanin yanindaki derenin kenarina mecburu inis yapmam ise bir yetenek gostergesi degildi. Yaprak seciminde bile basarisizdim ulan! Isirgani o zaman tanidim ben.

Futboldan farkli olmayacak ilk deneyimlerle basketbola girisime kadar olan surecteki spor hayatima hic de sik olmayan sekilde bir nokta koymustum. Nokta da denemez, sarmal bir seydi.

1 Mart 2011 Salı

Kapşonlular

Geçtiğimiz günlerde Bursa'da bir hareket başladı. Özellikle taraftarın durgunluğu ve belki de ikinci şampiyonluğa giden yolda eski çoşkunun olmaması üzerine. Tabii bunun öncesinde BTB (Bursaspor Taraftarlar Birliği) oluşumundan bahsetmek gerek. Bursa'da birçok farklı dernek altında toplanmış taraftar grupları tek bir çatı altında toplanarak, daha gür bir ses, daha güçlü bir oluşum için temeller atıldı. Bu birleşmenin ilk meyvesi olarak da bu güzel organizasyon ortaya çıktı.
Bursa'yı, taraftarı, yeniden havaya sokmak, geçen yılki çoşkuyu yeniden yaşamak için 3 farklı afiş üretilerek Bursa'nın her yeri bu afişlerle süsleniyor. Kendilerine 'Kapşonlular' adı veren Bursaspor taraftarları geceleri sokaklara, dükkanlara, duraklara, buldukları her yere bu afişleri asıyorlar. Geçtiğimiz yıl şampiyonluk kelimesinin telaffuz edilmeye başladığı dönem Bursa'ya gittiğimde her yerde kocaman yeşil beyaz bayrakları gördüğümde tarifsiz bi heyecan ve çoşku yaşamıştım. Aynı şekilde taraftarlar da bu atmosferi stada taşıyarak takıma müthiş bir itici güç kazandırıyorlardı ve şampiyonluk yolunda çok önemli bir etkendi bu. Bu sene geçen yılki şampiyonluk sonrası birazcık da rehavet ve bilet fiyatları sebebiyle o eski hava yoktu. BTB tam da ihtiyaç duyulan bu noktada devreye girerek son viraja herkesi havaya sokarak girmek için müthiş işler yapıyor. Bu sene geçen yılki bayraklar yok Bursa'da, bu senenin modası afişler oldu belli ki.
Uzun zamandır Bursa'ya gidemedim, özellikle bu afiş olayından sonra Bursa'ya gitme isteği daha da arttı. Bu tip hareketler Bursa'da her zaman büyük yankı yaratmış ve çok faydalı olmuştur. Bu hareketin olumlu sonuçlarının bundan sonraki maçlarda daha net görüleceğini düşünüyorum. Yönetim de bu oluşuma destek vererek bir haftalığına bilet fiyatlarında %50 indirime gitmiş İBB maçı için. Uzun zamandır 'belalı' konumuna gelen İBB maçı için çok güzel bir atmosfer var şu anda ve çoktandır görülmeyen çoşkuda bir Bursa bekliyorum bu maçta.

20 Şubat 2011 Pazar

it's the football

it's the football from KÜF Project on Vimeo.


KÜF's latest project is all about football. Seeing as the Turkish National football team could not qualify into the World Cup, KÜF has decided to take their frustration out on the 'NO ENTRY' signs of Kavaklidere. 'It's the football' utilizes the same visual vocabulary as that of the Turkish National team's jerseys. KÜF selected 11 'NO ENTRY' signs that create a 4-4-2 formation; the chosen numbers and their placement are in direct accordance with the starting line-up of the Bosnia-Turkey game, which took place on the 9th of September, 2009. This particular game is of special significance to KÜF (and the majority of the Turkish population), since its outcome has reduced Turkey's appearance in the World Cup to a miracle.

Kavaklıdere hiç bu kadar güzel görünmedi gözüme.

4 Ocak 2011 Salı

Ziya Doğan'la Rebuilding


Şu sıralar 3.Konyaspor dönemini yaşayan Süper Lig'imizin Old School Coach'larından Ziya Doğan'ın ikinci Konya macerası yanlış hatırlamıyorsam Konya'ya ayak bile basmadan sona ermişti. Yine Hüsnü Özkara ile başlanan bir sezon içinde geldiği Konyaspor'un kadrosunun yarısını devre arasında göndermeye kalkınca, yönetim 3 gün içinde çileden çıkıp paketlemişti kendisini.
Kadroya gördüğümüz kadarıyla sezon başında Messi'lerin, Xavi'lerin alınmadığı ve gelenlerin gidenlerden ciddi anlamda ne fazlası var sorusuna hiçbir cevap bulamadığınız bu sezonda devre arası da aynı akıbet sürüyor. Birilerinin gelmesi zaruri olsa da gene bir alay adam da gidiyor, üstelik yararlı olabilecekken. Almanya milli takımlarının alt yapısının gol rekorlarını kıran, en azından kadrodaki bir sürü adamdan daha yetenekli olan, hiçbir şey için olmasa bile geçen yıl playofflarda Karşıyaka'ya attığı gol için bile özel olan Erdal Kılıçaslan da gidenlerin arasında (O muazzam gün için Gürkan Menteş'e her gün rep veriyorum, büyük katkı verdi o gün.).


Konyaspor, bu sezon borçlarını ödeme hedefiyle bütçeyi fazla zorlamak istemedi, o nedenle de kurulan kadronun bu anlamda makul bir tarafı var ama bu kadar yapboz sevdalısı Ziya Hoca'nın karambole başarılı bir coaching sezonu arkasından, GM olduğu bir NBA takımıyla yapacaklarını hayal ettim bir an için, can sıkıntısından Kobe'yi 3-4 kez takas edip geri aldığım NBA Live yıllarıma dönüp, kendime haksızlık ettiğimi anladım.

16 Kasım 2010 Salı

Sir Türbülent


Malum bu fantastik insan şu sıralar aldığı ceza ile gündemde. Ben ise kendisini her türlü saçmalığına rağmen canlı dinlediğim kısa zaman zarfı içinde ortaya koyduğu fantastikliğiyle anacağım diğer özelliklerinden önce. Sivasspor'un lider olduğu dönemde kendisi bizim okula gelmiş, panel adı altında vaazını vermekteyken bir arkadaşın ısrarıyla, bir bakalım ne diyor diye salondan içeri atmamızla karşısında bulduk kendimizi. Ben cidden eğlenmem nedeniyle kalmak için ısrar etsem de arkadaşların sınavının olması ve vaazcımızın biraz da bayması nedeniyle sadece on beş dakika kaldığım o kısa süre içerisinde bu muhterem zat, futbolcularına kasadan 300-400 bin TL aldırıp bunu nasıl cemevine bağış için gönderdiğini, Sivas'a milyar dolarlık yatırımlar için bulunduğu lobi faaliyetlerini, Kızılırmak'ın çevresinin restorasyonunu nasıl planladığını ve daha neler neler ama en bombası aklımda kaldığı kadarıyla aşağıdaki bölümdür. İçerik açısından kendisinden duyduğum hiçbir şeyin beni içerik olarak şaşırtacağına inanmasam da anlatış şekli efsanedir. Telegol'e yıllar sonra kaybettiği kanı kazandıracak kişi yolunda en büyük adayımdır. Bu arada vaaz süresince arkasındaki ekranda atın üstünde şaha kalkmış, asker selamı verirken gözyaşlarıyla, arkasındaki dev Sivasspor logolu halının önünde Rayban sponsorluğunda gibi çeşit çeşit fantastik resimlerinin de slayt gösterisi halinde bulunduğunu belirteyim. Bu görsel şovla birlikte eğlence bir üst kademeye çıkıyor. Nacizane önerim eğer kendisine tahammül edecek sabrınız varsa bu tip onu dinleme olanaklarını sakın kaçırmayın hatta yaratın.

"Mesela Sivas'ta benim telefonumu herkes bilir, bilmeyen yoktur. Birinin borca mı ihtiyacı var, eli mi sıkışık ya da kefil mi lazım, ararlar beni. Geçen bir kardeşimiz ricacı oldu araba alacakken ona satmamışlar, kefil istemişler, beni aradı 'Ağabey senin ismini verebilir miyim?' dedi. 'Tabi kardeşim, ver şu galericinin numarasını ben hallederim hemen.' dedim. Sonra aradım galerici kardeşimizi, ağabey sen kefil oluyorsan tamamdır dedi. Keza, bütün marketler, büfeler hepsini tanırım. Hangi oyuncum nereden, ne zaman, ne almış kalem kalem haberi anında ulaşır bana. Geçen bizim çocuklardan biri gece 12'de 5 tane bira almış, tabi hemen telefon geldi bana. Aradım futbolcuyu, 'Oğlum birini şimdi iç, kalanları ben gelince beraber içeriz.' dedim. Sonra sabah futbolcu idmanda camız gibi, herşeyin üstünden atlıyor."

Emin olun canlı olarak yaratacağı etki anlatılmaz yaşanır boyuttadır.

2 Kasım 2010 Salı

Ivan Ergic


Ivan Ergic ve Bursaspor ilişkisi ilk kez gündeme geldiğinde Ergic denenmek üzere Bursa'ya gelmiş fakat 1 hafta sonra anlaşma sağlanamayınca geri gönderilmişti 2 sezon öncesinin yaz kampında. Daha sonra ise Bursaspor o bölgeye başka bir transfer yapamayınca biraz da mecburiyetten Ergic'le sözleşme imzalamıştı. O gün, Ergic'in nasıl bir oyuncu bilmiyorduk tabii. Ergic sadece Basel'de uzun süre kaptanlık yapmış ve gençlik yıllarında Juventus kapısından dönmüş bir genç yetenekti. Daha sonra da açıkladığı gibi kariyerinden yeni bir heyecan arıyordu ve aradığı heyecan Bursa'daydı. Fakat Bursaspor'un da aradığı Ergic'miş belki de. Tarihimizin en büyük başarısında Ergic en önemli etkenlerden biriydi. Gerek görüşleri, gerek profesyonelliği, gerekse tavırları, kısacası her haliyle o bizim görmeye alışık olmadığımız bir futbolcuydu. Ülkesinde bir gazete köşe yazarlığı yapıyor, Marx'a inanıyor ve futbolu sadece geçimini sağlamak üzere severek yaptığı bir iş olarak nitelendiriyordu. Kısacası o tribünlerin ve futbolu gerçekten gönülden sevip, bir takım uğruna yollarına düşenlerin sahada vücut bulmuş haliydi. Ülkemizde Marksizm ile ilgili panellere katılır, her maçtan sonra formasını isteyen seyirciye formasını verir ve fotoğrafını çektirir, taraftara gerçekten özel olduğunu hissettirir Ergic. Ergic'i görünce keşke her oyuncumuz Ergic gibi olsa dersiniz tribünde.

Bunun en güzel örneklerinden birini de bugünlerde yeniden fark ettik. Ergic, Manchester United maçı için maddi durumu elvermeyecek insanlara dağıtmak üzere 630 adet bilet almış. Bu biletleri de tercümanı ve arkadaşları aracılığıyla çoktan, sessiz sedasız dağıtmış bile. Yarınki maçta 630 Bursaspor taraftarı belki de hayatları boyunca unutamayacakları bir akşam yaşayacaklar Ergic sayesinde. Ergic bir Bursaspor taraftarı değil, Türk bile değil ama bizim alıştığımız düzenin o kadar uzağındaki bunu düşünüp böyle bir jesti yapabiliyor. Bunu yapmak Ertuğrul Sağlam'ın, Ömer'in, Sercan'ın değil de Ergic'in aklına gelebilirdi. Bu bahsettiğimiz biletlerin fiyatları çoğu futbolcu için çok da mühim bir para değil ama bunu düşünmek ve şova dönüştürmeden yapabilmek mühim olan. Bundan önce de amigolar aracılığıyla biletlerin dağıtıldığı çok oldu bu memlekette ama kimse Ergic gibi düşünerek yapmadı bunu. İşte bu yüzden Ergic çok özel bir insan. Zaten kişiliğiyle hayran olduğum bu adama her hareketinden sonra daha da hayran oluyorum, efsane statüsüne çıkarıyorum kendi kendime. Bursaspor taraftarı olduğum için Ergic sayesinde daha da bir mutlu oluyorum. İyi ki yollarımız kesişmiş diye seviniyorum.
Ergic futbolu bıraktıktan sonra da bizimle kalsın istiyorum ama bir yandan da düşünüyorum şimdiki eski futbolcular gibi ikide bir git gel yaparak kendini rezil etmesin, bizim için özel olarak kalsın hep. Zaten onun böyle bişey yapacağını sanmıyorum, dediği gibi o sadece bir heyecan peşinde ve burdaki heyecan birgün bitince o da gidecek. Ertuğrul Sağlam sonrası Ergic hocamız olsa onunla da başarılar yakalasak ama bu ülkede onunla aynı dili konuşabilecek ne futbolcular, ne yöneticiler ne de medya var. O yüzden Ergic bizim Cantona'mız olsun, gelsin tribünde beraber bağıralım, beraber izleyelim maçları, beraber sevinelim her golde. Bizim için hep özel olarak kalsın.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Adam Gibi Adam?

Ertuğrul Sağlam için "Adam Gibi Adam" lafı sadece Bursaspor taraftarlarının değil, hatta bunu bir keresinde kendisi hakkında da kullanmasının yanı sıra, medyanın da oldukça kullandığı bir söz. Medyadan tutarlı ve mantıklı hiç bir beklentim olmasa da bu durumu oldukça yadırgamışımdır hep, tuhaf geliyor her duyduğumda, anlamlandıramıyorum bir türlü.

Aslında Beşiktaş'ın başına geçtiği zaman iyimser bakıyordum ona her ne kadar kafamda soru işaretleriyle dolu olsa da zira en sevdiğim futbolculardan olmuştu her daim, milli takımla Norveç'e attığı goller ve Paris St.Germain'e attığı gol hafızamdan hiçbir zaman silinmeyecek anlar. Hepsinden öte adam akıllı yaşadığım ilk şampiyonluğun yolunu açan golleri atan adamın yeri mutlaka ayrıdır. Toshack'a onu defansta oynattığı için içten içe hep kızmış, Samsun'a zorla yollanış şeklini hiç hazmedememişimdir.

Bursaspor'u geçtiğimiz yıl pek seyretmediğim için oradaki antenörlük performansını iyi bir şekilde değerlendirmeme imkan yok ama ulaştığı sonuç çok özel bir takdiri hak ediyor elbette. Yine de hala şaşırmadan edemiyorum zira Beşiktaş'taki performansı tam bir fiyaskoydu bana göre. Kesinlikle enkaz olarak devralmadığı takımın üstüne birşeyler koyarak ilerlemesi gerekirken yaptığı her olumlu şeyi bozan, teknik taktikten öte mental olarak oraların hiç adamı olmadığını ortaya koyan bir görüntü çizmişti. Çoğunluğunu Birleşmiş Milletler'in yönetimine koysanız aynı gün içinde 3.Dünya Savaşı'nı başlatabilecek yetersizlikteki Beşiktaşlı spor yazarı geçinen adamların her dediğini ciddiye aldı, onlar o olmaz bu olur der demez ertesi maç tonla safsatayı uygulamaya koymak konusunda pek tereddüt etmedi. Fiziki açıdan güçlü, en önemli özelliği taktik disiplini ve devamlılığı olan ve ağırlığını oyun zekası ile kapatmaya çalışan orta sahada ideal, kenarda ise yavaşlığı ile çok sıkıntı çıkarabilecek Serdar Kurtuluş'u Tigana'ya sırf daha fazla bok atabilmek uğruna "sağ bek alındı bu adam sağ bekte oynaması lazım" diyen bir alay vasıfsız adamı dinleyerek harcaması hala cinleri tepeme çıkarmaya yetiyor. Şu anda bile Quaresma dışındaki herkese dudak bükmekte pek tereddüt etmeyen tribünlerin en sevdiği adamlardan biri haline gelen, Cisse'ye 16 no verildiğinde tepki gelmesi üzerine no değiştirilirken bu rezilliği kapatmak için 16 nonun Serdar'a verilmesi ile ona tepki gösterilemeyeceği fikrinin ortaya attıracak kadar sevilen bir adamı dibe vurdurdu adeta. Her ne kadar ceza sahası dışında İbrahim Toraman'ın müdahale etmeye çalışırken kıçına çarpan topun doksana gitmesi gibi ekstrem koşullarla dolu bir gün olsa da Anfield'daki o günde inşa etmek bir yana iyice bozduğu o takımın etkisi birinci sebep elbette. O günün kötü adamlarının arasında yıllardır aynı hataları yapmaktaki istikrarını koruyan Delinho-şimdi hatırlayamadığım yazarlardan biri Yahudi topçuya üç tane gol attırdı demişliği vardır, Benayoun yaban çiçeğim kastedilerek- ve sağ bekte başarısız Serdar Kurtuluş vardı. Gerçi Kayserispor'un başındayken Alkmaar'da da benzeri bir skordan ucuz kurtulmuşluğu vardır ki çok daha kendi içinde derli toplu bir takımla, keza deplasmandaki Marsilya maçında da adeta yarı sahayı geçmeyin emri verilmişçesene karaktersizçe oynayan, ilk şutunu sekseninci dakika civarında atan bir takımla da birkaç hafta önce rahatlıkla gelebilirdi bu sonuç-o şutu da kaleye uzaktan şut atmama konusunda inat eden Ricardinho'nun atması ayrı bir tuhaflıktır-. Mesele fark yemekten bağımsız sahada takımın gösterdiği karakterdi ve en büyük başarısızlığı da buradadır saha içinde.

Asıl sorunlarsa saha dışındadır. Sivok ve her sezon başında yollanmaya çalışılan Zapotocny'e 4'er milyon Euro'dan fazla para dökülmesinde, Legrottaglie yerine ne ara gelip ne ara gittiğini anlayanın pek olmadığı Diatta'nın alınmasında sorumluluğu yok değildir. Sinan Engin gibi bir tahıl zararlısının onun takımın başına geçmesiyle geri dönüp, Mustafa Denizli geldiğinde ona diş geçiremeyeceğini anlayıp ne hikmetse pırrr diye kaçması da sürpriz değildir. Yerli bir antrenörün büyük takımlarda fazla bir yaptırımı olmadığı ve durumun buradan göründüğü kadar kolay olmadığı muhakkak ama değil kendine sağladığı faydalar, takımı baltalamadaki onca icraati apaçık olan, futbolun duayeni Faik Çetiner'in yeni kankasının geldiği gün ya da onun verdiği zararları bizzat yaşarken istifa etseydi eminim ki şu an gönlümdeki yeri çok farklı olurdu. Her ne kadar saçmalık olmakla beraber o sözün tutulmaması en çok başkalarının işine geliyor ve asıl sorumluluk da onda bulunmuyor olsa da Sivas maçına PAF takımla çıkılmasını istememesi de güya Beşiktaş değerlerinin farkında biri için çok da iyi bir anektod değil. Bunların hepsinden de öte unutamadığım bir olay var ki karakterli birisinin bunu yapabilmesi pek de akıl karı olmasa gerek. Arif Erdem'in eğitimli elemanlarında Ekrem Ekşioğlu'nun yaptığı pisliği, ertesi hafta düdüğü bırakmakta zorunda kalacak Hakan Sivriservi maşasının es geçmemesi ile mağdur durumda olan oyuncusunu maçtan sonra resmen satmasıdır. Sinan Engin'in başı çektiği kötü sonuçlara bahane üretme işinde iyi olduğu aşikardı ama pek çok maçtan sonra laf ettiği hakemlere bu sefer haklı olduğu halde dokunmamış ama önündeki fırsatı kullanmış, gene sorumluluğu başkalarına atmıştı. Tüm bunları düşününce insan yönetim becerisine sahip görünmeyen ve mental açıdan değil Beşiktaş'ı hedefi olan hiçbir takımı kaldıramayacağını düşündüğüm birinin ciddi bir baskıyla bir şekilde baş edip takımını şampiyonluğa taşımasına çok şaşırmıştım. Bu işin başka bir yönü olmakla birlikte, Şampiyonlar Ligi'nde gelecek ilk kötü sonuçta tökezleyip tüm takımı değiştirebileceğini, gözler üstünde olduğunda ve işler kötü gittiğinde eleştirilerin altında ezileceğini hala düşünüyorum.

Hala da kötü sonuçlarda bahanelere sığınmaktan kaçınmayan, yenik durumdayken addedildiği gibi centilmenlikten uzak hakemlere karşı agresif ve baskı yapan birinin yukarıdakilerle birlikte örnek figür olarak ortaya konması ziyadesiyle tuhaf. Önceki sezon Dolmabahçe'de 0-0 biten maçta rakibi maçın çoğunu on kişi oynarken, galibiyeti düşünmemesinden öte yattığı zaman ayağa kalkmayı geçtim, birkaç kez kendisine en yakındaki rakip oyuncu beş metre mesafedeyken yere yatan oyuncularına laf etmeyen, devre arası soyunma odasına "Ertuğrul, takımını ayağa kaldır" tezahüratları eşliğinde giden biri için "Adam Gibi Adam" denmesini doğal karşılamak en azından benim açımdan pek mümkün değil. Bir de Allah aşkına İstanbul'a şampiyon teknik adam olarak gelip, kazandığın önemli bir maçtan sonra bula bula senin başını yiyen Sinan Engin'in programını mı buldun çıkacak...

Aslında bu postu iki hafta önce, Valencia maçı öncesinde yazacaktım ama bilgisayarım bana daha fazla dayanamayınca bugüne kaldı. Aklıma bunu getiren de Ertuğrul Sağlam'ın basın toplantısıydı. Ertem Şener'in daha önce UEFA'nın gelecek vaad eden yirmi teknik adamından biri olarak gösteriliyordunuzla başlayan sorusuna "benim kıymetimi Avrupa anladı ama buradakiler anlayamadı" mealinden verdiği cevabıydı. Hani tevazu göstermemek ayrı da o kıymetinin bilinmediği yerde ne yaptın da şu cevabı veriyorsun demezler mi adama. Farklı etmenler de vardı muhakkak ama ertesi gün alınan sonuç benim açımdan sürpriz olmadı onun geçmişine bakınca zira takımı mental açıdan hiç hazır değildi.

Son iki yaz boyunca Bursa'da bayağı bir vakit geçirdim ve Bursaspor hakkında konuştuğum hemen hemen herkesin ona karşı müthiş bir güveni var. Geçen sezondan sonra bu durumu gayet doğal karşılıyorum ama ona duyulan güvenin geçen sezonun başından farklı olmaması ise oldukça şaşırtıcı. O süreci taraftar olarak içeriden takip eden ve FBTV'den beter apaçilik yapan Olay TV'den farklı bir atmosferde aktarabilecek, Inglewood Gençlik'ten kardeşim İsmail'in kaleminden de okumak isterim. Kendi düzenleri doğrultusunda akıllı bir transfer dönemi geçirmeleri de onları benim açımdan biraz daha ilgi çekici kılıyor. Sağlam, beni şaşırtmaya devam mı edecek, bunu merakla bekliyorum açıkçası.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Happy Birthday

Bir adam ancak onun kadar sempatik olabilir herhalde, onu göndertmeyen Galatasaray taraftarı da son yıllarda Türkiye'de taraftarların yaptığı en faydalı eyleme imza atmış olsa gerek, kendi adıma da teşekkür ediyorum hem onlara, hem de bu ülke için fazla güzel bu adama...

14 Eylül 2010 Salı

Avrupa'yı Özledik


Bursa'da en son bir Avrupa kupası maçı oynandığında ben yaklaşık 5-6 yaşlarında bir çocuktum. Bursaspor efsane kadrosuyla birlikte müthiş bir hava yakalamış, Intertoto kupası'nda mücadele ediyordu. Bugün nasıl şimdiki takım birçok insanı Bursaspor taraftarı yaptıysa o zamanlar da Mususi'li, Ercüment'li, Balic'li kadro birçok insanı Bursaspor taraftarı yapmıştı. Kalemizde yine bir bulgar, Bursa tarihinin en iyi kalecilerinden Gancev.

Bursa'da oynanan son maçsa hala dün gibi aklımda. O gün Karslruhe ile Bursa'da finale çıkmıştık ve kazanan Uefa'ya gidecekti. Tabii ben o yaşta bunu bilmiyordum, sadece "yeneriz di mi baba?" demeyi biliyordum. Mususi, Ercüment, Balic varken kimse bizi yenemez biliyordum. O takım beni buna inandırmıştı. Uzatmalara ve ardından da penaltılara giden müthiş maç sonunda son penaltıya kadar gelmişti iş. Son penaltıda İmparator Biyediç Selim'e git sen kullan demişti, hiç unutmuyorum. Selim de kıvır kıvır uzun saçlarıyla şimdiki Ömer Erdoğan gibiydi o zamanlar. O varken gönlümüz rahattı savunmada. Fakat Selim o gün yorgunluktan dolayı kullanamayacağını işaret etti ve penaltıyı sol bek Şaban kullandı. Şaban'ın vuruşu kalecide kalınca, penaltıların ustası Almanlar'a boyun eğmiştik. Almanlar sahada sevinç turları atarken, bütün Bursa donmuş kalmıştı. Ben de o gün stadı ağlayarak terk etmiştim. O günden sonra hep; "bekle bizi Avrupa, bir gün geri döneceğiz yeniden" diye bağırdık, ümit ettik. Zamanla bu slogan inanmçsızca ağzımızdan çıkan bir slogan halini almaya başlamıştı ama o gün bugünmüş. O gün gerçekten gelecekmiş.

Yıllar önce ağlayarak terk ettiğim maraton tribününe bu kez bir şampiyonlar ligi maçı için, Türkiye şampiyonu olarak dönüyorum. Günlerdir bu maçın heyecanında yemeden içmeden kesildim. Abarttığımızı düşünen insanlar çoğunlukta, hak veriyorum abartıyoruz. Ama neden abartmayalım? Gün bizim günümüz ve belki bugünler bir daha gelmeyecek.

Bugün yıllar önce göz yaşlarıyla terk ettiğim stadı gülerek, sevinç çığlıkları ve tezahüratları terk edeceğimize sonuna kadar inanıyorum. Fakat yine üzülsek bile bu gurur, heyecan bile bana yeter. Bursa'da bugünleri görmek bile bize bir ömür yeter. Ama ben inanıyorum. Bugün Mususi'nin ruhu Bursa Atatürk Stadı'nda canlanacak. Yıllar önce Intertoto'da fileleri havalandıran Ajax tipi formalar bugün Valencia'ya golünü atıp taç çizgisine timsah yürüyüşü'ne koşacak.

27 Ağustos 2010 Cuma

2010 yılında Şampiyonlar Ligi'nde

Tarihimizdeki ilk kura çekimi öncesi geçen yılki tezahüratların da etkisiyle bir Real Madrid dalgası Bursa'da yaşandı ve bitti. Taraftarlar şampiyonluk yolundaki tezahüratların ve Real Madrid'i devirebilmenin oluşturacağı etki ile birlikte Real Madrid'i istedi durdu. Ben her ne kadar bu büyük çoğunluğa katılmasam da yine de mantıklı sebepleri var bu isteğin. Bursaspor her yıl bu kupaya katılabilen bir takım değil ve her yıl Real Madrid gibi büyük takımlarla maç yapma şansı yok. Olabilecek bir eşleşmede alınabilecek bir galibiyet yıllarca dilden dile anlatılan bir destan olacaktı Bursa'da. Ama beklenilen eşleşme olmadı, zaten olsa bir hayli zor durumlara düşerdik.

Kuraya gelince, kuralar çekilirken Barcelona'nın grubu, Arsenal grubu ve hemen ardından da şu anki grubumuz isteklerimdi. Kurayı "şeker" olarak nitelendiremesek de çok kötü bir kura da diyemeyiz. Sadece fikstür daha güzel olabilirdi. Manchester United ile grupların ortasındaki en kritik iki maçı oynamak güzel bir durum değil açıkçası. Son maç turu garantilemiş ve gençlere şans veren United'dan es kaza alınabilecek bir puan bile işe yarayabilirdi. Ben yine de Bursa'nın tanınmamanın verdiği sürpriz yapma şansıyla da en azından Glasgow Rangers'ı zorlayıp 3.lük için savaşacağını düşünüyorum. Burdaki en önemli rakibimiz Glasgow Rangers olmalı, içerde kesin kazanıp dışarda da beraberliği kovalamalıyız. Bursaspor'un amacı grup maçları boyunca bu olmalı. Tabii her şeyden önemlisi ilk kez katıldığımız bu turnuvada olabildiğince keyif alıp, bunun tadını çıkarmalıyız. Gruptan çıkmışız, herkese kaybetmişiz bunlar ikinci planda olmalı, en önemlisi bu tecrübenin tadını çıkarıp eğlenmek.

1. hafta : 14 Eylül (Bursaspor-Valencia)
2. hafta : 29 Eylül (G.Rangers-Bursapor)
3. hafta : 20 Ekim (Bursaspor-Manchester United)
4. hafta : 02 Kasım (Manchester United-Bursaspor)
5. hafta : 24 Kasım (Bursaspor-G.Rangers)
6. hafta : 07 Aralık (Valencia-Bursaspor)

Grup maçlarının fikstürü de bu şekilde. Gönül isterdi ki ilk maç United ile olsun, okullar başlamadan rahat rahat gidelim maçımıza. İstanbul'dan gelecek blog yazarları ve diğer misafirleri de ağırlayarak. Fakat Valencia ile başlamak da puan almak adına güzel olabilir. Bir aksilik olmaz ve planlar uyarsa 20 Ekim'de Sir Alex'in karşısına çıkarız. Allah utandırmasın.

24 Ağustos 2010 Salı

Meğğğmet Ooorelyo Beşiktaş'ta

Geçtim Gürkuf'un bilgisayarına, açtım fotoşopu... (Çıktım taşın üstüne, açtım bacaklarımı der gibi oldu gerçi böyle yazınca) 'Gürkan yapınca oluyor da ben yapınca neden olmasındı ki?' diye düşündüm. Sonra Margırıt geldi, seviştik. Sonra Margırıt gitti yine seviştik... Olayın Margırıt'la bir alakası olmadığını anladık. Aynı esnada Nüyork Sity'nin tenha köşelerinde Canıtın, Cenifır'dan bir alt dudak istemekteydi.


"Çocukken da Bejiktaj'lıydım."

16 Ağustos 2010 Pazartesi

İzmir Hatırası

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Züpper Lig Başlarken


- Ligden pek bir beklentim yok, zaten Beşiktaş'tan daha fazla ne kadar soğuyabilirim bilmiyorum ama takımın alacağı sonuçlar zerre umrumda değil. Temennim, Rıdvan, İsmail, Necip gibi adamların çok şans bulması, bir de Nihat, Bobo gibi sevdiğim adamların güzel performanslarını izleme şansım olursa yeter bana. Toraman'ın stoper oynamaması Beşiktaş adına en büyük transfer olur ama Herr Schuster'in bunu algılaması bayağı vakit alacak gibi.

- Trabzon'un Liverpool'la eşleşmesine üzüldüm, Onur Kıvrak'ın Europa League'de grupları görüp, tecrübesini artırmasını isterdim en çok. Şenol Güneş ise beni cidden şaşırtıyor. Seul öncesi hiç beğenmezdim ama oradan geldiğinden beri güzel işler yapıyor, bir antrenörün kariyerinde bu noktadayken kendine bir şeyler katması takdir edilesi. Gutierrez'in de fena adam olmadığını düşünüyordum, Bursa'ya attığı gollerin hepsinde iyi topçu emareleri var. Hala çözemiyorum nasıl Umut Bulut'la Burak Yılmaz bu adamdan daha fazla şans buldu geçen sene, ne olursa olsun. Burak Yılmaz'dan daha fazla Umut Bulut kanser sebebidir, beceriksizliğinden öte bencilliğiyle. 61.Yurtta geçirdiğim üniversite hayatımın bitmesine sevinme sebeplerimden biri böyle bir sezonda etrafımdaki Trabzonlu arkadaşların yaşayacağı yüksek gerilime şahit olmayacak olmamdır.

- Bursaspor, Kupa 2'de olsa iyi iş çıkarabilirdi ama Şampiyonlar Ligi'nin orada Ertuğrul Sağlam varken XXL gelmemesi çok düşük ihtimal. Neden adam gibi adam dendiğini çözemediğim bir hoca olup, gözler Bursaspor'un üzerindeyken, gelecek ilk eleştiride tüm takımı değiştirip, her şeyi batırabilecek bir karakterdir kendisi. Ha bir de bu Survivor Ertan öyle kıl bir tip çıktı ki, Levent Kızıl'dan çok bu herif Bursaspor'u itici hale getiriyor benim gözümde. Gene de son iki yaz boyunca azımsanmayacak vakit geçirdiğim bir şehirde her yerde o şehrin takımının formasını giyen insanları görmenin hoş olduğunu söyleyeyim-şampiyon olmadan önce de-, Sivas olamaz öyle bir yer.

- Bank Asya'dan gelen üç takımdan da memnunum. Buca'nın gelişine ise ayrıca sevindim. İzmir takımlarını sevmem ama bu takıma biraz da İzmir'den dışlanmış yapısı ve adam akıllı yapılmış hamlelerle geldiği noktadan ötürü sempati duyuyorum. Ama ilgim çok eskiye dayanır aslında, 15 sene önce 1.Lig'e terfi maçları Konya'daydı ve ilk maç da Buca'nınkiydi. açık mavi-sarı formaları hoşuma gitmişti, maç boyunca onları tutmuştum ama 3-0 yenildiler. Kırmızı kafalı bir 10 numara vardı, iyi topçuydu, zaten İlhan Cavcav aldı o maçtan sonra galiba. Bu akşam maçlarını keşke kendi statlarında oynayabilselerdi, en kısa zamanda o şirin semt atmosferine dönmelerini umuyorum. Bülent Uygun'a rağmen başarılı olurlar inşallah.


- Süper Lig'e hemen hemen kimsenin çıkmasını istememesinden dolayı ekstra ekstra memnuniyet duyduğum geri dönüşü yapan Konyaspor, benim için en önemli mevzu. Memleketimizin takımı ve tarihi beklentilerin biraz arttığı her noktada yaşadığı hayal kırıklıklarıyla o şehri seven herkesi gayet iyi yansıtıyor. Pek akıllı yönetim görmüş bir kulüp değildir ama çok adam alınmış olsa da az para harcayıp, önce borçları ödeyip düzlüğe çıkmak gibi bir hedefin benimsenmiş olmasından dolayı iyi sonuçların gelmesi beni normalden daha fazla mutlu edecek.

- Ziya Doğan'ın sürekli bir yerden başka bir yere atlayan yapısından hiç hazzetmiyorum ama Trabzon'la ilk döneminde yaptığı güzel işler de aklımda bir yerdedir hep. Takım 7 ön liberolu oynasa da sert bir takım olacak muhtemelen, ben de öyle oynayan takımları hep sevmişimdir. (Sonunda Ayman da geldi ayrıca.) Mourinho olunca, şakşakşak, Ziya Doğan olunca voooooooooorrrrrrrrrrrr-Hınca stayla-, olmaz ki... Asıl sıkıntı ise Diyarbakır'dan bir ton adam alınmış olmasında, biri Diyarbakırspor'un bizim oradaki en sevilen takım olmadığını hocaya anlatmalı! Pazartesi ise istediğim tarzda bir açılış olabilir, Bursa'ya ters gelmeye gayet müsaitiz, sistem kuponlarında 0-2 çifte şansa yer verilebilir.

- Geçen sezon play-offlarda çok eğlendim açıkçası. Hem sevmediğim iki İzmir takımını, hem de Uzan döneminde bizi bolca MHK katliamına uğratmış Adanaspor'u alt etmiş olmak güzel. Karşıyaka maçı ise bambaşkaydı, ikinci devreyi bizim yarı sahada oynayıp pozisyon bulamayan KSK'nın olayı tribünde Gürkan'ın da bulunmasıydı. Bize kazandırdığı o maç dolayısıyla kendisine dokunanı yakarım, hayat boyu fedaisiyim artık. Ama Allahı var Alim Karasu'nun dediği kadar var adam, Fener'in Türkiye Kupası reçetesi belli, final maçında Gürkan'ı rakip tribüne yollamak. Bu da sonuç vermezse zaten onlar da kessin umudu.

27 Temmuz 2010 Salı

Feysbükü



''Kenks, bizi kesmişsin fotodan yeaa ehe ehe,,

20 Haziran 2010 Pazar

Yeni Açık 2010/11: Q7 İmza Töreni

Gelecek, gelmiyor, istemiyor derken Quaresma Beşiktaş'a geldi, töreni bile yapıldı. Geçen Pazar günü beklemediğim bir anda transfer haberini gördükten sonra karşılama törenini iple çekiyordum. Günler zar zor geçti, geldi çattı biz de İnönü yollarını tuttuk. O kadar özlemişim ki Beşiktaş'tan o yolu yürümeyi... Geçen sezon Yeni Açık tayfasından Mehmet Emir ve arkadaşı Mustafa ile önce kapalıya girmeye çalıştık. Kalabalığı görünce daral geldi, yan tarafa, eski açığa kaydık. Orada biraz takıldıktan sonra önümüzdeki demirliklere ve sıcağa dayanamayıp diğer tarafa, yeni açığa geçtik. Aşağıda tüm tören mevcut, daha doğrusu Quaresma sahaya çıkıp, tören bitene kadarki kısım. Sapıtışlar falan var tabi, olacak o kadar. Gelmek isteyip gelemeyenler, bilerek gelmeyenler ama yanımızda olsalar nasıl izleyeceklerini merak edenler için gelsin.

Törenden 1-2 aklımda kalan şeyleri de söyleyeyim.

- Beşiktaş'ta yemek yerken Memir; "Keşke Rıdvan'ı çıkarsalar sahaya 7 numarayı o verse." dedi. Rıdvan'ın sahaya çıktığını görünce çok sevindik. Ama Rıdvan'ı oraya çıkarmak ne kadar doğruysa sahadan çıkarmak da o kadar yanlış. Orada plastik sandalyeye değil, Quaresma'nın yanına oturtacaksın sahnede. Onu düşünen bunu da düşünsün!

- Tören sırasında açıklama yapıldı; aslında bir kaç şarkıcı gelecekmiş de konser verecekmiş. Şehit haberleri üzerine iptal edilmiş. İmza töreni yapıyoruz zaten, konsere ne gerek var. Şehitler için, başımız sağolsun...

- Beşiktaş'ta yeni bir mekanımız var. Sanırım daha önce kokoreç-midye falan yenen bir yermiş, sonra içki ruhsatı da almışlar. Kartal heykelinin olduğu meydanda, Külüstür'ün yan sokağında kalıyor, Kupa Cafe adı. Terası püfür püfür, midyesi ve kokoreci gayet güzel. Maç yayını da yapıyorlar. Çok da güzel iletişim kurduk çalışanlarla, rahat rahat takılıyoruz. Bu sezon maçlardan önce Çıtır'ı bırakıp burada takılacağımız garanti gibi neredeyse. İşte Kupa'da Memir ile otururken o kadar çok şey konuştuk ki, hani oradan ayrı bir yazı çıkar. Kulüp için yapılması gereken ama yapılmayan, acaba biz mi anormal düşünüyoruz, kimsenin aklına neden gelmiyor dediğimiz şeyler. Neydi onlardan biri; altyapıdan 2-3 gelecek vaad eden çocuk, hatta çok düşünme direk Muhammed'i çıkar otursun Quaresma'nın yanında. Yıldız getiriyorsun ama kendi değerlerini de göz önünde tut, sahip çık. Biz bunları konuşurken NTV Spor'da Sergen Orhan Gülle'nin yetiştirme parası karşılığında Gaziantep'e gittiğini söyledi. Ben duymamıştım haberi, üzüldüm gerçekten. Orhan'ı da profesyonel yap, ona da imza attır o sahnede, taraftar çıldırsın. Sezon öncesi A2 takımıyla A takımı oynat bakalım İnönü'de taraftarın önünde, o taraftar gencecik çocukları destekler...

- Robinho gelirse çıldırırım. Guti, Raul falan konuşuluyor. Hilbert de geliyor. Sapıttım, zıbıttım.

- Vuvuzela gelmiş İnönü tribünlerine. Sonumuz hayırlı olur umarım.

- Schuster'i, hatta Mustafa Denizli'yi görmek isterdim.

- Videolara geçerken, yeni aldığım kamerayı ilk kez denediğimi, acemi olduğumu ve izleyenlere Cloverfield etkisi yapabilme ihtimali olduğunu söylemek isterim. İkisi yaklaşık 30 dakika sürüyor, fotoğraf da Forza'dan. Hoşgeldin Quaresma...



17 Haziran 2010 Perşembe

Hanım Koş, Insua Geldi!

Yıllardır transfer haberlerinde manşetlerden düşmeyen, her transfer döneminde Galatasaray ile anılan ama bir türlü ülkemize gelemeyen Insua sonunda Türkiye'ye geldi. Bursaspor Riquelme falan derken Insua'yı çıkarttı aradan. Birkaç gündür haberler internette dolaşmaya başlamıştı ama ilk duyduğumda sanki yine o iki sene önceki Aimar, bu seneki Riquelme haberleri gibi gelmişti bana. Pek ihtimal vermemiştim bu transfere. Gerek yıllardır Galatasaray ile alınıp gel(e)memesinden gerekse de Bursaspor'un böyle bir transferi yapacağını düşünmediğimden.

Insua transferi konusunda da henüz net bir fikir sahibi değilim şu anda. Kendisini daha önce izlemediğimden iyidir, kötüdür diyemiyorum tabii hakkında. Fakat esas kafamı kurcalayan Bursaspor'un öncelikli ihtiyacı olan bir transfer olmaması. Orta sahamız Ergic, Bekir Ozan, Hüseyin Cimşir ve Kirita 4'lüsüne emanetken Insua'yı transfer etmek biraz garip geldi bana. Kaldı ki savunmada da Tuna'nın da ayrılmasıyla Ömer Erdoğan ve İbrahim kalmış durumda sadece. Öncelikli transferlerin bu bölgelere yapılmasını bekliyordum. Bu yüzden günlerdir konuşulan bir Servet transferi belki daha iyi olabilirdi bugün.

Fakat yine de ne olursa olsun Arjantin milli takımında kısa süre de olsa forma giymiş ve Boca Juniors ile birlikte önemli bir kariyer yakalamış oyuncu. Bu gözler adı sapı bilinmeyen Batalla'yı bile gördükten sonra umutlanıyor ister istemez. Insua'nın gelmesi herşeyden öte Bursaspor'un vizyonu için bile önemlidir. Yapmak istediğimiz diğer transferler için bile referans olabilir. Zaten söylenilenlere göre Napoli'li German Denis de yoldaymış. İyiden iyiye Arjantin takımı olmaya doğru gidiyoruz.

Insua transferi hakkında henüz net bişey söyleyemesem de güzel ve başarılı bir transfer. Tabii burdaki şartım gerekli olan bölgelere takviyelerin devam etmesi. Forvet geliyor deniliyor, orta sahaya mutlak transfer yapılmalı ve savunmaya da. Hatta Ali Tandoğan için bir yedek bile transfer edilmeli, seneye o kadar maçı kaldırması biraz zor gibi. Bursaspor şampiyon olurken ucuz ve maliyetsiz oyunculardan dengeli ve savaşçı bir kadro kurmuştu, umarız bu karakter bozulmaz. Gerisi önemli değil.

2 Haziran 2010 Çarşamba

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Ulan Yine Biri Yeşil Işık Yakmış!

Sezonlar kapandı, şampiyonlar belli oldu ve transfer söylentileri hızlandı. Dünya Kupası'ndan sonra iyice boku çıkacaktır ama David Villa'nın Barcelona transferi büyük bir başlangıç oldu. Chelsea'nin ve City'nin Torres'i istediği, Fabregas için yapılan Arsenal-Barcelona kavgası, Villa transferinden sonra takımda artık iyice gözden çıkan Henry'e West Ham'in göz koyması derken sezona gayet etkili bir şekilde giriyoruz. (Ronaldinho'yla da City ilgileniyormuş. Son dakika gelişmiş...) (Arsenal de Chamakh'ı almış, bu da son dakika arkadaşların elime ulaştırdığı bilgi olarak kayıtlara geçiyor.)

Öte yandan da bizim ülkenin gündeminde Bursaspor'un başarısı ve Aziz Yıldırım var. Milliyet'e göre başkanlığa geri dönen Aziz Yıldırım Daum'a; "Seneye Şampiyonlar Ligi'ni nasıl kazanırız, rapor hazırla hele ve kalmak istiyorsan bizi ikna et!" demiş ve rapor istemiş. Bu habere bakacak olursak Daum seneye Fenerbahçe'de duramayacak zira Fener'in seneye Şampiyonlar Ligi şampiyonu olacağına kimsenin ikna olacağını sanmıyorum, Aziz Yıldırım'ın bile. Şaka mı bu?

Bursaspor'da da gördüğüm kadarıyla gündemde sadece bir tek isim var o da Volkan Şen'e Beşiktaş'ın yaptığı söylenen; "Bir miktar para + 2 yabancı ve 1 yerli oyuncu" teklifi. Bursaspor'dan "Hehehe adam mı sikiyonuz allasen?" cevabının gelmesi an meselesi sanırım. Eldeki 'harcanmış' yabancıları nasıl bir yerlere kakalayabileceğini düşünen Beşiktaş bir kısmını Türkleştirip Fener'e ya da Galatasaray'a gönderebilir mesela.

Galatasaray Serdar Özkan ve Mehmet Batdal'ın işini erkenden bitirdi. Arda'nın Tottenham transferi söz konusu ama ne olacağı belli değil. Bir de Elano ve Kewell hadisesi var ki ben ise daha çok Servet'in ne olacağını düşünüyorum. Servet'i bir defans oyuncusu olarak severim ama beton delen sünkürükleri başta olmak üzere insanlık namına bir şey ifade ettiğini sanmıyorum.

Trabzon'da ise ses seda yok. Kupa tatmin etmiş gibi gözüküyor, inşallah öyle değildir. Fakat daha önce başka bir yazıda yazdığım gibi Umut Bulut ve Alanzinho ya Şenol Güneş'in gazabına uğrasınlar ya da gönderilsinler. Bencil futbol-cu- Trabzonspor'a yakışmıyor. (Lafa gel, sanki kırk yıldır Trabzon maçlarını kaçırmıyorum.)

Bakalım daha kimlere kimlere forma giydirmek nasip olacak bizim Gürkan'a... Adam seviyor dayı bu işi... Eskiden bir karton üzerinde bebek figürü ve kıyafet tasarımları verirdi gazeteler, alırdın önce bebeği sonra kıyafetleri keser sonra bebeğe kafana göre giydirirdin. (Ayşecik mayşecik olurdu adları) Sen giydirir miydin bilmiyorum gerçi de ben giydirmezdim, böyle samimi konuştuğuma bakma. Fakat kardeşim giydirirdi. Ben de kardeşimin giydirdiği o bebeklere gazetede görüp sevmediğim ünlülerin kafalarını oradan keserek yapıştırırdım. (Racon kesmiyoruz icabında, kafa kesiyoruz. Fakat gazeteden, kuru sıkı.) Gürkan'ın yaptığı işi ona benzetiyorum. Fakat niye bu saçma sapan şeyi bu kadar uzun bir paragrafta paylaşma ihtiyacı duyduğumu bilmiyorum. Yazıya bir son bulamadığımdan olabilir. Halbuki nokta koyunca bitiyor, değil mi? O kadar da çok nokta kullandım halbuki, hiçbirinde bitemedi, şimdi nasıl bitecek? Ha! Belki de...

.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Gözün Aydın Anadolu

Bursaspor-Beşiktaş maçı öncesi, cumartesi günü Bursa'da çok şiddetli bir lodos çıkmıştı. Bu lodos sebebiyle de Bursaspor taraftarlarının hazırladığı 40m x 15m ebatlarındaki bu müthiş pankart büyük zarar görmüş ve tekrar yapılması için yeterli zaman olmadığından maç sırasında tribündeki yeri boş kalmıştı.

Bursasporum.com pankartın son prova sırasındaki fotoğrafını yayınlamış, biz de paylaşalım. Pankart, dünyanın ilk ışıklı pankartı olma özelliğini taşıyormuş yazılana göre. Üstteki hali ışıklandırılmamış hali, alttaki fotoğraf ise ışıklandırılma sonrası alacağı hali gösteriyor.

Pankartta Tukcell Süper Lig ve Bank Asya Ligi'ndeki 33 Anadolu klübünün logoları yer alıyor. Anadolu devrimi olarak nitelendirilen gecede bu pankartın olmaması büyük şanssızlık tabii ki. Bursaspor takımı sezona şampiyonluğu ile damga yaparken taraftarı da pankartları, tribün şovları ile damga vurmuştur. Pankartta emeği geçen SAGS (Seni Annem Gibi Sevdim) grubunun ellerine sağlık.