Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Ekim 2010 Pazartesi

Devil (2010)

Korku filmlerine olan merakım ve bu türün özellikle orta karar tadındaki vasat işlerine karşı fetişim, Shyamalan yağımcılığında çekilen Devil'i izlemem için yeterli bir sebep. İzlemem için belki ama sevmem için kesinlikle hayır...

Devil'in hikayesi Shyamalan'a ait... Bir iş merkezinin asansöründe 5 kişi mahsur kalır. İşin alengirli tarafı ise bu 5 kişiden birisinin şeytanın ta kendisi olmasıdır. Bu güzel senaryoya döken ise Brian Nelson. Kendisinin tanınmasını sağlayan ilk işi Hard Candy filmindeki ilginç çalışmasıydı ama sonrasında gelen senaryosunda, yine Devil gibi iyi bir hikayesi olan, çizgi roman uyarlaması 30 Days Of Night'ı yüzüne gözüne bulaştırmıştı. Devil'da ortaya çıkan dini bütün işin teması ne kadarı kendisine, ne kadarı koyu bir Katolik olan Shyamalan'a ait, o kadarını bilemiyorum...

Devil'ı izlerken aklıma fazlasıyla REC geldi. İlk film de, devamı da... İlk REC'in en başarılı yanlarından birisi ortaya çıkan tehlikenin kaynağı konusundaki muallaklıktı. Olan bitenin kaynağı dini bir güç mü yoksa bilimsel bir ihmal mi olduğu film bittiğinde dahi anlaşılmıyordu. İkinci filmde ise en büyük sorun bu gizemi açıkça, izleyenin gözüne soka soka açıklamaları idi. Devil'da da defo bu. Asansörde yaşanan cinayetlerin şeytanın işi olduğu konusunda sizi kesinlikle şüpheye düşürmeye çalışmıyor. Eğer senaryo biraz daha alengirli olmaya çalışsaydı da izleyiciyi yaşananların, şeytani bir zihnin ince düşünülmiş kurnaz bir planı olduğu konusunda ikilemde bıraksaydı, ortaya gerçekten geren bir film çıkabilirdi. Şu anda ise zaten filmin 20. dakikasında kalbi temiz bir iş merkezi çalışanı 'Bu şeytanın işi diye' avaz avaz bağırmaya başlıyor ve siz de polislerin ne zaman adamın lafını dinlemeye başlayacaklarını sıkıntıyla beklemeye başlıyorsunuz.
Filmin hayal kırıklığı yaratan detaylarından biri de merkezde yer alan cinayetlerin oldukça sıradan ve hatta pespaye işlenmesi. 2010 yılında dar alanda yaşanacak böyle bir korku hikayesini çekmeye karar verdiyseniz, ölüm sahneleri için iyi bir planınız olması gerekir. Devil'da gördüğümüz gibi ışıkların 10 saniyeliğine kararması ve tekrar yandığında, birisinin, elektirik kablosuyla asılmak ya da ayna kırığıyla kesilmek suretiyle öldürülmesi gibi yaratıcılıktan uzak bir çözüm yolunuz varsa, belki o filmi henüz çekmemeniz gerekir. En azından daha iyi bir fikir bulana kadar... İlk cinayetten sonra asansörde ne zaman ışıklar gidip gelmeye başlasa, birisinin daha vadesinin dolduğunu rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Filmin din konusundaki tutucu söylemi net ve belli. Eğer başınıza kötü şeyler geliyorsa ya kötü bir insan olduğunuz içindir ve hak ediyorsunuzdur, ya da iyi bir insansınızdır ve bu durumda da fazla gürültü çıkarmadan kaderinize razı olmanız gerekir. Filmin ilerleyen dakikalarında asansörde mahsur kalan 5 kişinin de geçmişinin kirli olduğunu öğreniyoruz. Onları asansörden kurtarmaya ve neler olup bittiğini anlamaya çalışan ise karısı bir trafik kazasında hayatını kaybettikten sonra alkolik bir ateist olan dedektif... Yaklaşık 1,5 saat boyunca birisi şeytanın ta kendisi olan bu 6 kişinin tanrı ile olan imtihanını oldukça yüzeysel bir şekilde izliyoruz.

7 Ekim 2010 Perşembe

Inception by Hitchcock!



http://www.youtube.com/watch?v=b5EBvRjh63Y&feature=player_embedded

Muassır medeniyetlerden kafası çalışan, hayal gücü yüksek, vakti bol biri bu yılın en sansasyonel işi Inception'a Alfred Hitchcock'vari bir fragman hazırlamış. İnsan merak etmiyor değil...

Ya Inception'ı Hitchcock yönetseydi? Peki Nolan bu çağın Hitchcock'ı mı?

6 Ekim 2010 Çarşamba

Resident Evil: Afterlife (2010)

Uyarı: Bu yazı, Resident Evil: Afterlife hakkında kalp kıracak denli spoiler içerir.

Paul Anderson 2002 yılında yönetmen koltuğunda başlattığı seriye, 2010 yılında serinin 4. filmiyle yeniden yönetmen olarak dönüyor. Aradaki 2 filmin yapımcılığını yapan ve Alien vs. Predator ile Death Race gibi vasat filmleri yöneten Anderson, Afterlife'ta ne yazık ki Resident Evil serisinin en kötü filmini çıkartıyor. Genelde sevmediğim filmler hakkında yazmayı sevmem, bu yüzden burada da lafı fazla uzatmamaya çalışacağım.

Öncelikle Afterlife, eğer fragmanına ve 3. filmin bıraktığı yere göre oluşturduğunuz beklentilerle gittiyseniz, büyük bir yalan. Doğru kelime bu; yalanın ta kendisi. 3. filmin sonunda Alice, Wesker'a, klonlarını kastederek birkaç dostuyla beraber yola çıktığını söylediğinde ve bu filmin fragmanında Alice, 'Saklandıkları yerde güvende olduklarını düşünüyorlar ama yanılıyorlar' dediğinde, eminim çoğu kişi benim gibi bu filmin bir intikam hikayesi olduğunu düşünmüştür. Bu beklenti kısmen doğru. Filmin ilk 10 dakikası kadar... O etkileyici 10 dakika içinde Alice ve klonları Umbrella'nın Tokyo merkezini basıyorlar, tozu dumana katıyorlar ve sadece gerçek Alice hayatını kurtarmayı başarıyor. Geriye kalan 1,5 saat boyunca ise Alice, Claire ve yeni dostlarının (aralarında Claire'in abisi Chris de var ki bu ikisinin karşılaşmaları saçmalıklar tarihinin jackpot'ı) Arcadia isimli bir gemiye ulaşma ve kefeni yırtma çabalarını anlatıyor. Tabii ki gemide de bi yamukluk var ama oraya ulaşana kadar manasız bir çok engelin içinden manasız bir çok atraksiyonla kurtulmaları gerekiyor.

Dediğim gibi öncelikle filmin vaat ettiği ve sahip olduğu arasındaki fark Darko Milicic'in draftı gibi... Bu yeterince sinir bozucu değilmiş gibi, mevcut olarak sahip olduğu da popcorn filmlerde iyi vakit geçirme uğruna sabrettiklerinizden bile kötü... Ben her zaman şu 'popcorn' tarzı macera filmlerini ve vaat ettikleri eğlenceyi sevmişimdir ama Afterlife benim bile hoşgörü sınırımı zorladı. Bu bütçeye sahip bir filmden beklenilmeyecek ölçüde zayıf dövüş ve aksiyon sahneleri ve kareografisi, lineer anlatım, sürprizsiz yapı ve Uwe Boll yazmış izlenimi veren bir senaryo... Anderson büyük ihtimalle bu filmi bir oyunu yazar gibi yazmaya çalışmış ama bir oyun ile bir film arasındaki fark tabii ki burada kontrolü elimizde bulunduramıyor olmamız ve bu filmin defolarını yoklayan sorunlardan biri de bu... Apocalypse ve Extinction her ne kadar klasik olmasalar da asla bu kadar sıkıcı ve tahmin edilir bir hale gelmiyorlardı.

Bir de son dönemin modası 3 boyut özelliğiyle gösterime girdi film biliyorsunuz. Avatar sonrası filmleri stüdyolarda sonradan 3 boyutlu hale getirme acuzeliği sonrası Afterlife teknik olarak daha iyi bir sonuç veriyor ama bu da izleyici ye mütemadiyen kameraya doğru uçan objeleri izlemek zorunda kalma mecburiyeti içinde bırakıyor. Anderson gibi iyi kötü bir kariyeri olan yönetmenin aksiyon sahnelerini böyle bir ezberle çekmiş olduğunu görmek çok acı.

Peki hiç mi iyi bir şey yok derseniz; filmin fragmanında çalan The Perfect Circle'dan Outsider büyük ihtimalle soundtrack'in nasıl olacağı konusunda bir fikir vermiştir. Tomandandy müziklerde harikalar yaratmış. Çoğu elektronik ağırlıklı olan bu şarkılar çoğu sahneyi farkında olmadan bir şekilde çekilir yapıyor. Filmin sonunda Outsider'ı yeniden duymak ise çok iyi geliyor. Milla Jovavic ve Ali Larter hala çok güzeller. 3. filmdeki Alice'ın hırpani halini çok tuttuğumu söyleyemem. Bu filmde alımı, çalımıyla beraber geri dönmüş. Alice demişken Milla Jovavic'in oyunculuğuna da değinmek zorunda hissediyorum kendimi. En iyiler arasında olduğunu falan söyleyecek değilim ama Ukraynalı bir eski model olduğunu göz önüne alırsak, şu anda fantastik bir çıkarıyor gibi duruyor. Özellikle ilginç bir gerilim filmi olan The Perfect Getaway'deki oyunculuğuna doğru okları yönlendiriyorum.

Belli ki Resident Evil'ın 5. filmi de geliyor ve tahminim 6. filmle bitirecekleri yönünde. Açıkçası kaç film süreceği sorun değil. Ne kadar sorunları olursa olsun şu anda bilgisayar oyunları uyarlamaları içinde en başarılı olan ve büyük ihtimalle en fazla tatmin eden iş, Resident Evil'ın ilk filmi ve devamı oldu. Bu yüzden devam etmesinde sorun yok ama zaten çok yüksek olmayan çıtanın altına da bu filmdeki gibi bu kadar bariz düşmenin anlamı yok. Daha da doğrusu mantığı yok. Paul Anderson, çok umutlu olmayarak çocuk yaşta başına oturduğum Mortal Kombat ile beni çok şaşırtmıştı. Etrafta film için söylenen tüm şu saçmalıklar umurumda değil. Mortal Kombat bir film için çok fazla malzeme veren bir oyun değildi ve Paul Anderson takdir edilecek bir seyirlik çıkarmıştı ortaya. Yaşımı başımı aldığım zaman izlediğim Event Horizon ile Anderson'ın, Mortal Kombat'tan çok daha fazlası olabileceğini düşünmüştüm. Event Horizon halen en sevdiğim bilimkurgulardan biridir ama sanırım artık Anderson için aynı umutları taşımıyorum. O filmi çeken adam nasıl olur da Alien vs. Predator gibi bir projeyi fiyaskoya çevirir, Death Race gibi anlamsız bir yeniden çevrim yapar ve Afterlife'ta 4 filmlik bir serinin en kötü işini çıkartır anlayamıyorum.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Inception

Ariadne: Why is it so important to dream?
Cobb: Because, in my dreams we are together.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Your Mind is the Scene of the Crime


Video, Inception'la ilgili en taze trailer. Mevzubahis Nolan'sa gerisi teferruattır diyip, şuradaki görsellerin çok hoş olduğunu da belirtelim. Türkiye'de vizyona 2 hafta sonra girmesi (30 Temmuz) ise işin can sıkıcı tarafı. Biri gitti 29 kaldı diye geri sayıma başladık artık, yapacak başka birşey yok bekleyeceğiz.

5 Haziran 2010 Cumartesi

4 Haziran 2010 Cuma

John Rambo Death Chart


cCc Rambo siker cCc

3 Haziran 2010 Perşembe

Bunları Tanıyan Var Mı? #2

2 Haziran 2010 Çarşamba

Bunları Tanıyan Var Mı?

Cevabı da yakın bir zamanda koyarım.

4 Mayıs 2010 Salı

The Joker Movie

Editasyon: Yazmayı unutmuşum, fotoğraf buradan.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Kumandanım Hüsamettin


-Yakala!
-Yakaladım!
-Kaldır!
-Kaldırdım!
-Yürü!
-Yürüyemiyorum!
-Ben de!

Ahan da devamı.

Ukteyi veren: Hafif Müzik

12 Nisan 2010 Pazartesi

Yeni Sinema Günleri

Bağımsız sinemacıların kurduğu Yeni Sinema Hareketi, geride bıraktığımız sezonun en izlenesi Türk filmlerini 23 Nisan'dan itibaren Ortaköy Feriye sinemasında tekrar izleyiciyle buluşturuyor. Bu filmleri sinemada izlemeniz için büyük ihtimalle son şans, iyi değerlendirin. Biletler talebe 4, tam 6, kombine 50 lira, haftaya Feriye sinemasında çıkıyor. Gitmeyeni dövüyorlarmış.

9 Şubat 2010 Salı

Stilyagi

1950'li yıllardaki baskıcı Sovyet rejimi döneminde Amerikan kültürüne ilgi duyan Rus gençlerini anlatan bir film Stilyagi... Tabi işe biraz daha ilgi katmak için de bu konunun etrafında şekillenen bir de aşk hikayesi mevcut.

Babası diplomat olan Fred'in başını çektiği grup renkli elbiseleri, farklı müzik beğenileri (Caz - Rock'n Roll) ve ilginç partileriyle dikkat çekmektedir. Onlardan pek hazetmeyen Komünist Parti'nin gençlik kolu Konsomol ise 'züppeler' denen bu grubun üzerinde sürekli bir baskı oluşturmakta ve kovalayan tarafı temsil etmektedir.

Filmin aşka bağladığı boyut ise Konsomol'un züppelere yaptığı baskınlardan birinde Polza'yı (Oksana Akinshina, bu ablanın güzelliğine dikkat!) gören 'yoldaş' Mels'in onun için tüm geçmişini silip züppeler arasına girişi ile başlıyor.

Komünist rejimin belki de en çok tepki çeken 'tekdüze yaşam' dayatmasını ve Putin döneminin de o dönemlerde yaşanan baskılara geri dönüş sinyalleri verdiğine dair eleştirilerini filminde 'gizliden de olsa' yansıttığını belirten yönetmen Valery Todorovsky bir gazeteye verdiği demeçte; o gençlerin rejime kesinlikle karşı olmadıklarını, sadece monoton bir hayattan kurtulup hayatı biraz daha renkli görebilmek istediklerini belirtmiş.

Film, müzikal ile harmanlanmış bir Romantik/Dram filmi olarak tanımlanabilir, en azından ben öyle tanımlayabiliyorum ve Rus sinemasına şüpheli yaklaşıyor olsam bile kesinlikle izlenmesi gereken filmlerden biri olduğuna dikkat çekiyorum. Özellikle filmin finalindeki 10-15 dk.'lık kısım gayet etkili.

2008 yapımı film Türkiye'de gösterime girmedi, festivallerde yer alıp almadığını bilmiyorum fakat sizin de takdir edeceğiniz gibi çeşitli paylaşım sitelerinde istendiği takdirde bulmak mümkün.

Rus sinemasını tanıma aşamamda sıradaki film Moskva Slezam Ne Verit (Moskova Gözyaşlarına İnanmıyor'imiş ekşisözlüğe göre Türkçesi...) 1981 yılında en iyi yabancı film dalında Oscar almış olmasının yanı sıra filmin müziklerinden de sıkça konuşulmakta.

(Şaban, özellikle sana tavsiye ediyorum fakat sebebi 'Bulgar' geyiği değil. Senin daha çok beğenebileceğini düşündüm nedense... Böyle fıkır fıkır, göbek atmalı falan, müzikal...)

8 Şubat 2010 Pazartesi

Adidas Originals Star Wars Series

Adidas mükemmel bir seri yapmış. Tam da bu Star Wars çılgınlığının üzerine denk gelmesi de cüzdanlar açısından hoş olmayacak. Çok para lazım, çok. Gürkan'ın ağzının suyu akacak keh keh.

6 Şubat 2010 Cumartesi

The Blues Rules



Koskoca Stamford Bridge'in etrafında "Arsenal" diye anırırsan, Türk filan dinlemeyip adamı böyle yapıyorlarmış.

4 Şubat 2010 Perşembe

Star Wars: A New Hope For Gönen



Montaj&Altyazı: BMEİ

3 Şubat 2010 Çarşamba

Hollywood'un Genç Umutları

Vanity Fair, Hollywood'da yavaş yavaş vurduğu yerden ses getirmeye başlayan genç aktrisleri aynı kare içinde toplamış. Bana da buraya koymak düştü. Yarın öbür gün bir filmde görür, aklınıza takılırsa, dönüp bu posta bakın, büyük ihtimal burada vardır. Ama Dakota Fanning'in olmaması yanlış olmuş, belki de 18 yaş olayından tırsmış olabilirler. Ayrıca hiçbir siyahi aktris olmaması Amerika'da hafif bir kıllanma yaratmış. Nerde Gabourey Sidibe, nerde Zoe Saldana diyor insan.

Soldan Sağa: Carey Mulligan, Kristen Stewart, Abbie Cornish, Mia Wasikowska, Amanada Seyfried, Rebecca Hall, Emma Stone, Evan Rachel Wood, Anna Kendrick

Soldan Sağa: Yukarıdan çıkarın işte, aynı yüzler hep.

Jedi Knight

Tarih, 24 ‎Mart ‎2005 ‎Perşembe, ‏‎22:29:36. Lise sona gidiyorum, Revenge of the Sith'i bekliyorum merakla. İşte o merakın yaptırdıkları. Notebooku aldığımdan beri eski masaüstü bilgisayarımı, monitörü de başkasına verdiğimden açmıyordum. Aklıma geldi, yatmadan üşenmeyip salona taşıdım, LCD'ye bağladım. Neler buldum neler... Işın kılıcı kolpa olmuş biraz hehe. Sith versiyonu da var lan, kırmızı ışın kılıçlı. Şimdilerde de sarmışken SW efsanesine, güzel nostalji oldu kendi adıma.

2 Şubat 2010 Salı

Star Wars Episode II Soundtrack - Across The Stars


Mixpod yamuk yaptı, dinlemek isteyen olursa buraya alayım.

Fotoğraf: deviantart

6 Ocak 2010 Çarşamba

Sabah Sabah Asabını Bozuyorlar Adamın!

Efendim, sabaha karşı 2'de uyandım sik gibi. Bunun sebebi öğlen 3'te hayvan gibi uykumun gelmiş olması ve yatmış olmam olabilir, bilemiyorum. Sıradan bir gün olmayacağı zaten annemle babamın da uykusunun kaçıp gecenin 3'ünde kalkması ve 'Bilgisayarın film var mı? Bağla televizyona da izleyelim.' demelerinden belliydi.

The Damned United'ı izledik birlikte, babam filmde ismi geçenleri hatırladı. Keegan'ı falan direk hatırladı zaten, Clough'ı hayal meyal hatırlıyormuş sanki öyle dedi. Don Revie'yi de hatırladı. Neyse filmi falan beğendi, ilginç olanın annemin de filmi izlemesiydi. 'Yazık ettiler adama, harcamışlar bak göz göre göre.' dedi. (Leeds'li futbolculara kızıyor bu noktada) 'Ben de olsam aynı şeyi yapardım' diyor. (Annem Brian Clough olsa) 'Öyle bir antrenörden sonra başa geliyorsan ya onu ya da kendini yok edeceksin' dedi. Dumurlar içerisinde kaldım gerçi de hak vermedim de değil.

Sonrasında WOW'a gireyim dedim, giremedim. Teknik hede hödöden dolayı serverlar kapalıymış gibi bir şey yazıyordu. Adaçayı yapmış annem taze taze yapraklarından, bir bardak koyup balkona çıktım sigara içmek için. Bizim apartmanın karşısındaki, önceki yazılarımda da bazı bazı bahsettiğim, Emniyet'in araç çekim garajının sahiplerinin sokaktan bulup yetiştirdiği, bütün gece susmadan havlayan bir iti vardı. Geçenki Kendimle Oynuyorum serisinde bahsettiğim bizim Mini'nin yavrularından 2 ay önce doğurdu o da, sakinleşti. Havlamıyor şimdi pek... Onun yavruları da mahallenin maskotu oldu, hayvanlara hep soğuk duran annem bile pencereden bakıp bakıp; 'Ay bidi bidi yürüyorlar mahallede bütün gün' diyip sempati gösteriyor kendince. Öyle şirin yaratıklar...

Sigaramı içerken başı kapalı, heyecanlı bir yürüme temposu sergileyen bir kızcağız geçiyordu sokaktan. Yavrulardan biri fırladı üstüne. Üstüne dediğim de o kadar ufak ki, dizine kadar bile erişemiyor zaten kızın. Kız bastı çığlığı, 'Giiit, ay git başımdan. Isırmaaa!' diye. O sırada camiye doğru yol alan cemaatten bir iki tanesi; 'Kızım korkma, ne yapacak parmak kadar köpek, yürü git sen yoluna bıkar gelmez zaten peşinden. Annesi buralardadır.' dediyse de dinlemedi kız. Elindeki dergiyi kıvırıp küçücük hayvanın kafasına indiriverdi. Olduğu yere uzandı tabi köpek. Başımdan aşağı kaynar sular döküldü, kafayı yedim lan! Tutamadım kendimi ta üçüncü kattan mahalle karısı gibi laf salladım; 'Ne vuruyorsun be el kadar köpeğe şerefsiz!'

O kadar sinir oldum ki sigarayı külleğe bastım, tam aşağı inip yavruya bakayım derken yavrunun annesi çıkageldi. O kızın altına sıça sıça kaçışını sevgili dostlar, görmeniz lazımdı. O köpeğin annelik duygusunu görmeniz lazımdı. Yolun başına kadar kovalayıp kızı yavrusuna ger döndü, ağzıyla tuttuğu gibi yolun ortasından kaldırıp kenara kadar taşıdı. İki üç dakikaya ayıldı bizim ufaklık da annemin tabiriyle 'bidi bidi' garaja geri döndüler.

Sigarayı zaten basmıştım küllüğe de ada çayı da bitince mutfağa gittim. Televizyon açılmış, haberler izleniyor. Dedem sağ olsaydı rahmetli; 'Aç bakayım sabah ajansını neler olmuş!' derdi, o geldi aklıma bak. Toprağı bol olsun. Milli Piyango talihlilerinden biri inşaat işçisi miymiş neymiş, onu konuşuylardı FOX'ta. Habere bak; 'O 7.500.000 ile ne yapacak? İşsizlere iş kapısı olacak mı?' Size ne lan? Size ne! Koskoca devlet insanına iş sağlayamıyorken, koskoca fabrikatörler kendi ceplerine bakıp halk ne alemde siklemeden işçi çıkarıyorken, bir dünya girişimci bürokrasinin ve koca adamların işlerinden bezip girişemiyorlarken ya da girişseler bile batıp çulsuz kalıp istihdam yaratamıyorken Milli Piyango talihlisinin insafına mı kaldık be? Ben olsam gönlümce harcar, gayri-menkul'e de yatırım yaparım. Sikerler arkadaş, bu işi yapacak olanların yapamadıklarına neden elini soksun adam? Memlekette başka dert kalmadı, başka haber olmadı da sanki bunu konuşuyorlar sabah sabah...

WOW'a gireyim ben iyisi mi, bitmiştir artık herhalde server'daki sorun...