Euroleague etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Euroleague etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Şubat 2011 Cumartesi

Zalgiris Miracle


http://www.youtube.com/watch?v=Y8SIh89Vna4

Yarone Arbel bu hafta "Zalgiris Miracle"dan bahsetmiş. Yanlarına gömülmek istediğim birkaç adamdan ikisi olan Brad Newley ve Khalid El-Amin, bu hafta Rytas için OAKA'dan galibiyet çıkarınca gazı biraz olsun kaçmış gibi görünse de belki de Top 16'deki en önemli maça çıktı bu hafta Maccabi ve Barça Yad Eliyahu'da. Son saniyelerde yaşananlar daha sonrası için gidişatı değiştirmese de eski Maccabi'li Alan Anderson son saniyede yaptığı saçma faulle, maçın uzatmaya gitmesine sebep oldu, o kenarda otururken tüm salon ona geçen sezondan aşina olduğu tezahüratları yapıyordu ama uzatma için onlara gerekli 10 sayılık fark ne kadar zor olursa olsun Zalgiris mucizesini yaşayan insanların umutlu olmak için bir sebepleri vardı.

8 Nisan 2004 akşamı aslında önceki hafta adamım Antoine Rigaudeau, Kaunas'tan galibiyet çıkarmasa, Ülker'in Maccabi galibiyetiyle Zalgiris'i Final-Four'a çok yaklaştırmış olacaktı, bu maçın son on saniyesinde yaşananlar olmasa kendisi daha iki hafta önce Tel-Aviv'e seyahat etmeyi reddeden takımını oraya bu sefer başka bir şekilde taşımış olacaktı. hatta "Ya olsaydı" lafının çokça edilebileceği çok ilginç bir gruptu o dönem başından itibaren hakikaten. Ama şu maçta olanlar hakikaten sınırları zorlar. Eğer hala sporda şans faktörünün varlığına inanmayanlar varsa tekrardan düşünmeli sadece bu on saniyeyi gözden geçirip. Efes'in mantık dışı CSKA zaferini bile sönük bırakan bir gece yaşanmıştır Tel Aviv'de.

Yaklaşık on saniye kala, topu oyuna sokan Maccabi 5 sayı geride olup, 1 Mayıs günü Fortitudo Bologna'yı delik deşen adamlardan, Avrupa'nın üçlük spesiyalistlerinden David Bluthental boşken topu çembere bile değdiremez! Ribaundu alan Nikola Vujcic farkı 3'e indirir. Geceyi 37 sayıyla tamamlayıp, elinden gelen herşeyi yapmış Sarunas Jasikevicius 5 faulle kenara gelirken, umutsuzluğu yüzünden okunmaktadır. Giedrius Gustas'ın ilk serbest atışı çemberin içinden çıkımasa herşey bitmiştir ama bir hakkı daha vardır. Kalan sürenin 2.2 saniye olduğu düşünülünce atmasına bile gerek yoktur aslında bir nevi. Faulü sokamamasına rağmen dönemin istatistik canavarı, eski kanarya Tanoka Beard anlamsız bir biçimde ribaund için erken girince içeri arıların istediği olur. Ilija Belosevic topu Gur Shelef'e verdiğinde tam tamına 2 saniye vardır. O fırlatılan topu kapıp potaya gönderen Derrick Sharp, efsaneden öte olduğu Yad Eliyahu kariyerinin en unutulmaz anına imza atar. Sonrası mı? Hayatım boyunca seyrettiğim en özel takım ünvanının abartı olmayacağı takım belki de en unutulmaz Euroleague finaline imza atar.

28 Ocak 2011 Cuma

Amiiiiiiiiinnnnn!


19 Mayıs 2005


26 Ocak 2011

18 Ocak 2011 Salı

Yad Eliyahu Hazır!



Maccabi'nin Top 16 öncesi hazırladığı video, bizim topraklarda taraftarı motive etmek için böyle bir şey olursa, olsaydı hani imagine all the people, biranız benden, Orta Doğu'daki içki yasakları gelmemişse tabi henüz.

9 Ocak 2011 Pazar

Jasikevicius 2010


http://sarunas13lt.blogspot.com

Jasikevicius 2010'u nasıl geçirdi? Birkaç dakikalık harika bir özeti. Videonun sahibinin blogu da bir kişiye ancak bu kadar hayran olunabiliri, adanmışlığı gösteriyor resmen. Ben böyle bir şey görmedim Haşmet!

3 Ocak 2011 Pazartesi

Saras'lı Fenerbahçe ve Barcelona Yolu

Yeni milenyumda Avrupa basketbolunda Bodiroga ile Papaloukas arasındaki döneme hükmeden adamdır Jasikevicius herşeyden önce. Ama benim açımdan bundan çok daha önemlisi Zalgiris dışında son dönemlerde devrimsel işler yapan takımların sembolüdür, lideridir. 2003-2005 arası olan iki yıllık dönemi Dünya üzerinde kıskanmayacak herhangi bir atlet yoktur belki de. Kısaca göz atacak olursak;

- Mayıs 2003, Bodiroga ve Fucka ile birlikte Barcelona'yı sonunda ilk Avrupa şampiyonluğuna taşır, ön plandaki adam belki Bodiroga'dır ama onun rolü çok kritiktir. Önemi zaten onun Tel-Aviv'e uçmasıyla anlaşılır, ertesi sezon Barça için hiç de hoş geçmemiştir.

- Eylül 2003, Yeşiller Atina öncesi, yıllar önce Atina'da çalınan altınlarını alırken herkesi mest eder. Sarışın çocuk, sahada neyin nasıl olmasını istemişse öyle yapmıştır, Larry Bird'ü bile kendine hayran bırakmış, Indianapolis biletini iki yıl önceden orada ayırtmıştır.

- Mayıs 2004, Maccabi düşe kalka, ipten dönerek geldiği sezonu unutulmaz hale getirirken bir daha hayatım boyunca görebileceğimi zannetmediğim bir final performansı ile şampiyon olmuştur, Saras bugün futbolda Barcelona'nın yaptığını yapan arıların lideridir, Zalgiris ve Litvanya'nın başlattığı devrimsel basketbol anlayışının daha da mükemmelleşmesini sağlayan adamdır.

- Ağustos 2004, Litvanya'nın o ana dek hep bronz aldığı olimpiyatlarda bu sefer bir sıra geriye düşmesi dahi onların Atina'daki en iyi takım olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Ertesi yıl Avrupa şampiyonu olan Yunanistan'a deplasmanda üç çeyrekte 40 sayı fark atabilecek kadar eşsiz bir takımın madalyasız dönmesi biraz iç burkucu olsa da Saras'ın en azından Dream Team'le Sydney'den olan hesabını muazzam bir son çeyrek skor performansı ile kesmesi yegane tesellidir.



- Mayıs 2005, en son Jugoplastika tarafından başarılan üst üste Euroleague şampiyonluğu ile Litvanya'dan sonra İsrail'de de tanrılaşır. Sevenleri için acı verici ifadesinin abartılı olmayacağı NBA ve sonrası periyota yelken açar. Dünya güzeli kızlarını Saras'a verirken İsrailli'lerin kendi toplumları dışında birine gelin göndermeye daha az tepki verdikleri pek azdır muhtemelen.


Sarunas Jasikevicius'un sizinle olması demek, sizin için hiç birşeyin imkansız olmaması demektir. Özellikle bu sezon Euroleague karma karışık ve yıllardır zirvedeki aktörleri çok önceden belli, iyice kutuplaşmış yapının bu sezon için yıkılması sürpriz olmayacak gibi görünüyor. Bu noktada Fenerbahçe için de kan kokusu almış köpek balığı demek yanlış olmaz. Birkaç sezon önceki Maccabi'nin bile ötesinde etkileyici bir basketbolla şampiyon olan ve ev sahibi olduğu Final-Four öncesi ağır favori olarak sezona giren Barcelona diğerlerine kıyasla daha hafif siklet bir grupta sadece turnuvanın en zayıf takımları kategorisindekileri geçebildi. Ondan da öte Rubio ve Coach Pascual hakkındaki soru işaretleri uzun süredir mevcudiyetini koruyor. Düzen basketbolunu mükemmel uygulayarak sonuca ulaşmış bir takımın zıt bir yapının sembolü Alan Anderson'ı biraz da panik içinde transfer etmesi ise Katalanlar için hiç de hayra alamet değil açıkçası. Yine, 8 sezondur aralıksız Final-Four yapan CSKA'nın Top 16 bile göremeden nakavt olduğu, ACB finali sonrası çok şey beklenen Caja Laboral'in beklentileri karşılamaktan uzak olduğu ve gruplarında lider olmalarına rağmen Atina'nın düşman kardeşlerinin de pek tatmin etmediği bir ortamda, bu sezon biraz da şansın yanında olması ile pek çok takım için Barcelona yolu ve kupa son zamanlarda olduğu kadar uzak görünmüyor.

Durum böyleyken Fenerbahçe için de Saras öncesi play-offların bile kolay bir ihtimal olmadığı ortamda artık herşeyin olası olduğunu söylemek mümkün. Sarı kanaryalara gelen yılbaşı hediyesine kadar olan süreç için, belki taraftar yapısı belki de medyanın başka hiçbir takıma vermediği kadar gaz vermesinin getirisi sonucunda Fenerbahçe'ye karşı olan yaklaşımın biraz abartılı, beklentilerin de gerçek dışı olduğu düşüncesi hakimdi bende ki kısmen hala da öyle. Geçtiğimiz sezon grup sonuncusu olan bir takımdan feci durumdaki Barcelona'ya karşı alınan bir galibiyetten sonra çok şey beklemek bir yana, Euroleague'in son gününde sahnede olan takımlarla kıyaslayınca bile pek çok defekti ortaya çıkan bir takım için Jasikevicius'un gelişinin de her şey için ilaç olmasını beklememek lazım.

Ukic'in performansı, özellikle de skora katkısı nedeniyle çok beğeniliyor ki bunu oldukça tuhaf karşılıyorum ben. Birkaç sezon önceki o heyecan verici çocuk kanımca Avrupa'da büyük bir yıldız olabileceğine dair beklentileri karşılayamadı üstelik de geleceği için en önemli konu gibi görünen, en büyük eksikliği şutunu önemli ölçüde geliştirmesine rağmen. Herşeyden önce bir oyun kurucu olarak karar verme becerisi zayıf bir guard Ukic. Takım arkadaşlarını devreye sokmada oldukça yetersiz ve şutunun girmediği günlerde de çok zorlayan, takımın hücumdaki akışkanlığına ciddi zarar verebilen biri. 3-4 metre mesafeden sürekli bombeli atışlar deneyen ama Navarro olmayan birinin takımı ciddi ölçüde kısıtlayacağı aşikar. Bir başka büyük sıkıntı da ofansif açıdan takımın toplam potansiyelinin üst seviye için yetersizliği. Eğer karşı pota altında sayı üretme açısından en verimli adamınız Oğuz Savaş'sa sertliğin çok daha yukarılara çıkacağı üst turlarda işiniz hayli zordur. Keza, çok da uzak olmayan bir geçmişte kadronuzun zayıf halkası, istenmeyen adamı haline gelmiş, en iyi gününde bile hücumda güvenilir olmayan Vidmar'ın sakatlığı ile üzerine inşa ettiğiniz felsefe ciddi hasar görebiliyorsa, Siena deplasmanındaki görüntü bu anlamda sadece Ukic'sizliğe bağlanamayacak kadar endişe vericidir. Görece ufak şeyleri bir yana bırakırsak, en önemli handikap yukarıya taşıyacak beceri ve tecrübeye sahip coach ve oyunculara sahip olunup olunmadığına dair soru işaretleridir.


Öncelikle coach Spahija birkaç yıldır önemli bir potansiyel olsa da bu seviyenin ağır abileri için kalifiye olduğunu henüz ispatlamış değil. 2003 ve 2005'te potansiyeline oranla en sinir bozucu hayal kırıklıklarının takımı Hırvatistan'ın genç kadrolaruna ümit vaat eden bir basketbol oynatmış, herhangi bir FIBA organizasyonunda bulunmaya tövbe edecek kadar büyük bir hakem katliamına kurban gitmemiş olsa belki de büyük bir başarıya da imza atmış olacaktı. Milli takım performansı ona Maccabi ve TAU kapılarını açarken yine onun hep potansiyeline yatırım yapıldı. İkisinin de son yıllardaki en iyi kadrolarını devralmamasına rağmen belli bir standardı tutturdu ama onunla devam edilmedi. Özellikle TAU ile Final Four oynamış ve şampiyon CSKA'ya ecel terleri döktürmüş olmasına rağmen (her ne kadar kulüp için büyük önem arz eden Ivanovic için tekrar fırsat doğmasının etkisiyle olsa da) tercih edilmemesi önemli bir nokta.

Bir adım öteye geçerek düşününce coach'un karakteri öne çıkıyor. Sınırlı takımlara iyi savunma yaptırarak verim alması onun tanımlayıcı özelliği. Elit kadroları ve yüksek egoları yönetmek, kritik bölümlerde oyuna müdahele edebilmek ve kazanan stratejiler belirlemek, belli bir düzeyin üzerinde hücum efektifliğini sağlamak gibi zirve yolunda ayırt edici unsurlar Spahija'nın henüz kendini kanıtladığı alanlar değil. Çıkış arayan, başarıya aç ve fazla ego sorunu bulunmayan (eh, Mirsad da yaşlandı artık, yok edici etkisi düştü haliyle) takımlar için belli bir standartı sağlamak için ideal bir isim, özellikle de gelecek adına yavaş yavaş taşları üstüne koyması gereken, önceki sezondan sonra risk alma konumunda bulunmayan Fenerbahçe gibi bir takım için. Teknik açıdan da eldeki kadro yapısına ve ülkedeki basketbol anlayışına göre bir sistem geliştirebilen, Pini Gershon gibi kendine has birşeyler oluşturması gerekmeyen biri de bu durumu güçlendiriyor. Fenerbahçe'nin sahip olduğu şartlar ve sahip olması gereken hedeflerle çok ideal bir isim tüm bunları düşününce. Ancak Messina'ların, Ivkovic'lerin, Obradovic'lerin liginde bir oyuncu olabileceği henüz ispatlanmış değil. Ağır abilerin neredeyse bütün elit oyuncuları paylaştığı ve bir sürü yüksek egonun yönetilebilmesinin başarı yolu olduğu bir ortamda, onun pek taviz vermeyen sert yapısının ne seviyede uyum göstereceği biraz muallak şimdilik, özellikle gelecekte bu yönde bir gidişatı olabilecek Fenerbahçe için. Ancak Jasikevicius'un onun için önemli bir test olacağı da aşikar. Spahija hakkındaki son bir nokta da rivayetlere göre kadronun belirlenmesindeki bazı tercihleri. Sean May transferi ve Engin'in sakatlığında alternatif başka bir oyun kurucunun düşünülmemesi (bu tercih zirve seviye için yanlış olsa da geleceğe yönelik hedeflerin öncelik olduğu düşünüldüğü takdirde makul olarak da değerlendirebilir kanımca) de bir başka negatif unsur. Kadro olarak yeterlilikse daha büyük bir soru işareti. Fenerbahçe önemli ölçüde görev adamı kimliği ön plana çıkan ve hücumda takımı sırtına alıp taşıyan oyuncuların fazla olmadığı bir takım. Eğer devlerle boy ölçüşecekseniz sadece savunmanızın yapabilecekleri üzerinden yapacağınız bir kurgu muhtemelen yetersiz kalacaktır. Tecrübe açısından Mirsad, Ömer, Tomas gibi isimler kısmen önemli olsa da kadro görece genç ve tecrübe çok çok önemli bir faktör.

Saras'ın harika bir yılbaşı hediyesi olması ise onun hali hazırdaki kariyerinden çok Fenerbahçe'nin potansiyelini önemli ölçüde yukarı taşımak için ideal bir isim olmasından kaynaklanıyor bence. Mesela verim alınamayan Darius Lavrinovic, onun için harika bir pick&roll partneri ve sahadaki görüntüsü mutlaka değişecektir. Cemal Nalga'ya uzaylı müdahalesi yapılmış gibi hissettiren birinin hücumu kısıtlı Fener uzunlarına katacağı şeyler muhakkak ki ciddi bir seviyede olacaktır. Kinsey'i alley-oop bitirirken ya da Ömer Onan'ı bugünkü gibi hücumda ekmeğini üçlüklerden daha sık, on sene önce Efes'in 5+1.adamı olduğu gibi Ferrari haliyle Mulaomerovic'ten aldığı pasları alırcasına fast break turnikeleri atarken göreceğiz. Herşeyden önemlisi Ukic'in beceremediği oyun kuruculuk işinin en iyisi sahada olacak, savunma odaklı bir takımı müthiş koşturacak ve Fenerbahçe'nin hücum potansiyeli çok fazla artacak, hata yapanları anında uyarıp liderliğini ortaya koyacak, Ömer Onan'ın Edirne dışında pek etkili olmayan hakemlere itirazlarını takıma katkı sağlayacak şekilde yapacak, en nihayetinde sahada herkesin motivasyonunun artacağı pozitif bir sinerji hali olacak muhtemelen. Teknik taktikten öte Fenerbahçe'nin kadrosunda bulunmayan Euroleague zirve seviyesinde fark yaratacak, elini taşın altına sokacak, muazzam bir "winner" sahada olacak, resmi çok fazla yönden pozitif etkileyecek.

Jasikevicius'la ilgili soru işaretleri yok mu? Çok fazla. Ama şu fiziken çok kötü durumda olduğu ve geç başladığı bir sezonda Rytas gibi bir takımda yaptıklarına bakınca, Panathinaikos gibi hiç bir şekilde uymadığı, sırf taraftar şovu uğruna transfer edildiği bir yerde bile Avrupa şampiyonluğu için gereken o küçük farkları yaratabildiğine ve gittiği her yerde bir şekilde katkı yapıp, başarısız olmadığını düşününce Fenerbahçe taraftarları her açıdan heyecanlanmalıdır.


Takımdaki herkesin kendisinden çok şey öğreneceği, egosu takım içinde kabullenilebilir, sahadaki defoları kapatılabilir ve pek çok ihtiyacı karşılayabilir bir adam Saras. Sovyetler Birliği'nde doğduğuna inanamayacağınız kadar farklı, zor, dünya kadar kaprisini okuduğumuz bir karakter ama onun egosu hep kazanmak istiyor ve istediğini büyük ölçüde hep alıyor. Kötü Indiana Pacers ve Panathinakos tercihlerinde olduğu gibi hep iddialı bir yerde olmak istiyor ve Fenerbahçe de bence maddiyatın arka planda olduğu bir tercih. Rytas'ın Top 16 yapamaması durumunda daha iddialı bir takıma geçeceği dedikoduları varken, o takımı elenmeden potansiyel gördüğü bir yere gitmeyi tercih etti. Onunla geçinme konusunda fazla sorun yaşanmazsa belki çok yukarılara taşıyamaz ama oralar için ciddi bir aday yapacaktır Saras.

Yazıda genel olarak Fenerbahçe'ye dair eksiklerden bahsettik zira amaç Euroleague'de Final-Four yapan, şampiyon olan takımlar seviyesine giden yolu tartışmaktı biraz. Bu noktada haliyle daha çok eksikleri gündeme geldi Fenerbahçe'nin zira oradaki takımlar senelik değil sürekli olarak oraları planlayan, en üst seviyede ayıran o küçük farkları yaratmak için bütçe ve kadro olarak çok fazla şeyi ortaya koyan takımlar. Bu kadar komple olmanın ön planda olduğu bir ortamda, eksiklerinize acımadan saldırılırken, belli şeyleri iyi yapmak kadar komple bir takım olabilmek de ön planda. Hem Euroleague'in bu sezonki konumu hem de oluşan bu Jasikevicius fırsatı Fenerbahçe için ümit vaat etse de yol kolay değil, özellikle de Yunan'larla kapışmak kaçınılmazken. Aynı üç sezon önce play-off yapan takımda olduğu gibi Fenerbahçe kendini hazır tutmalı. O takım çok iyi bir takım olmamasına rağmen, biraz şansının yaver gitmesiyle yolunun açılması sayesinde ama en çok da eline fırsat geçtiğinde o fırsatı kullanabilir, kadronun maksimumunu kullanabilir oluşu ile o noktaya ulaşmıştır. Bu arada gerilimden her branşta pozitif bir enerjiyle çıkabilen Fenerbahçe ile o konunun uzmanı Panathinakos'un olası bir play-off eşleşmesi basketbol açısından müthiş şeyler vaat ediyor, taraftarlar bir yandan Obradovic'ten intikam alma fırsatına sahip olacak Saras başka bir yandan...


Belki en sevdiğim oyuncular kategorisine girmez Jasikevicius ama benim için en özel adamlardan biridir. Ve böyle birini ezeli rakibinizde görmek canlı izleme keyfinden çok daha fazla kıskançlık getiriyor açıkçası. Transferi öğrendiğim anda o anki ruh halimin de etkisiyle kendimi jiletlemek hiç de kötü bir tercih gibi gelmedi doğrusu. Allen Iverson şöhret ve isim olarak bu ülkeye gelmiş belki en büyük sporcu ama benim nazarımda Türkiye'ye gelen en büyük atlet Saras'tır.

9 Aralık 2010 Perşembe

Saras, El-Amin, Rubio


Fenerbahçe'nin Euroleague maçları benim için ilgi çekici hikayeler barındırmaya devam ediyor. Önceki hafta Saras'ın geri dönüşü ve El-Amin'i izlemek maç öncesi yeterince heyecan vericiydi. Bu haftanın menüsünde de Ricky Rubio'yu canlı izlemek var ki hem kendisi hem de o ne durumda olursa olsun müthiş heyecan verici bir olay bu benim açımdan (Derken maçtan önceki gün itibariyle oluşan bir durumdan dolayı maça gidemiyorum, oh shit denir ancak buna). Bunun sebebi de onun oyunculuğundan öte 8 Ocak 2008'de tanık olduğum o muazzam performanstan geliyor. O maça geçmeden önce Saras hakkında da iki kelam laf etmemek olmaz.

Hala içten içe kızgınımdır Jasikevicius'a, onun gibi çok özel birini beş senedir adam gibi izlemekten mahkumuz neredeyse. PAO ile belki tekrar Euroleague şampiyonluğu yaşadı falan ama onun değerinin gerçekten bilindiği bir yere gitmedi. Aynısını NBA'e giderken de yaşamıştı, onun rekabetçi ruhuna uygun, o zaman için başarıya daha yakın bir takım seçti kendine pek uygun olmasa da... Sonrası malum, onu kenarda her gördüğümde ben de bir of çektim derinden. Panathinaikos kararı bu kadar zamandır oynamayan bir oyuncu için kötüydü özellikle. Ona zirve yaptırmış bir coach ve oyun sistemini seçmedi ki yeşilleri Avrupa şampiyonu yapan adam olmasına rağmen ona hiç uygun olmayan bu ortamda ne yaptığını sorguladım sadece. Gerçi kendi içinde de yeterince karışıklığa her zaman açık, hatta ona zirve yaptıran coach Pini Gershon'un "Benim Jasikevicius'a ihtiyacım yok çünkü elimde Lynn Greer var." dediği bir ortama gitmemek de kendi içinde çok kötü sayılmayabilir başka bir açıdan bakınca. Onun Yunanistan serüvenine dair isteyenler şu leziz yazıya da bir göz atabilirler bu arada.

Kimilerine göre Euroleague'de binbir türlü sorunla uğraşan Cibona'dan sonraki en kötü takıma gitti birkaç hafta önce Saras, profesyonel kariyerine başladığı yere, en önemlisi de ondan yararlanmayı bilecek ve ona ihtiyaç duyan bir yere. Hiç hazır olmadan ve ligin en etkili dış savunmalarından birine karşı adam gibi süre aldığı ilk maçında yaptıklarından sonra o kaybettiğimiz yıllara tekrar yandım. Cemal Nalga'yı Petravicius'un gelişmiş modeli gibi gösteren bir adama ne denir ki? Iron Maiden'ın şaheserlerinden Wasted Years bile ne yazık ki bu noktada benim ihtiyaçlarıma cevap vermiyor. Rytas'a umut götürse de Saras, Top 16 için umutlar fazla değil ve sonraki aşamada başka bir takımla anlaşabileceğinden bahsediliyor eğer Rytas elenirse. Fazla vakti kalmamışken, onu seyredebildiğimiz her dakika önemli bir nimet artık, kıymetini bilecek bir yere gitmesini isterim Jasi'nin. Hepsinden önemlisi de Eurobasket öncesi kendini hazır tutsun istiyorum, oynaması lazım ülkesinde, en azından milli takıma güzel bir veda için. Zaten manitadan da ayrıldı, oynamaması için böylece benim gözümde tatminkar bir sebep de kalmadı. Yoksa tescilli dünya güzeli bir eşin varken, gelip üç ay kamp yapacaksın, sonra FIBA'nın keyfi düdükleriyle yolun kesilecek falan, ne işim var kanka ben de gelmem hani...


Rytas izlemek Saras kadar El-Amin'i izlemek için de bir şanstı. 2000'lerin ilk yarısındaki Beşiktaş'ın basketbolda baş kaldıran tavrının simgesidir herşeyden önce bu adam ki top oynayışına ayrıca hastasıyız zaten. Bu topraklarda aslında takımı oynatma özelliği bana göre kesinlikle skorerliğinin önünde de olsa atıcı guard olarak benimsenmiştir ki Telekom'daki anlatılmaz izlenir E-Sunt sistemi ile (tribute to Herr Pekdoğru) bunu çok anlamsız bulmasam da Beşiktaş'ta onu biraz olsun takip edenlerin benle aynı görüşü paylaşacağını düşünüyorum. Telekom döneminin zirve maçında da bulunmuş olmak ise unutamayacağım harika bir anı olarak kalacak bende. Herhangi bir ademoğlunun hayat enerjisini sömürebilecek akademik hayatımın en psikopat döneminin finallerinin ortasında gittiğim maçın beklentilerimi fazlasıyla karşılayabilmesinden nasıl bir maç yaşandığını tezahür edebilirsiniz sanırım. El Amin'in boş geçtiği ikinci yarıda attığı 33 sayı açıklanabilir bir şey değil. Tek başına o sezon ACB'yi de kazansa, Euroleague oynasa Final Four da yapsa sürpriz olmayacak, Kral Kupası'nı kazanmış, Avrupa'nın pek çok önemli takımını yirmilere yatırarak mağlup etmiş bir takımı nasıl darmadağın ettiğini görmek cidden paha biçilmezdi. Badalona'nın o sezon Avrupa'da kaybettiği tek maçtır ayrıca. O maça dair kafamdaki en unutulmaz an ise Barton'la Lavina'nın El-Amin'in bir basketinden sonra topu oyuna sokma sırasında birbirlerine biraz sinir, biraz şaşkınlık ama en çok da çaresizlik içindeki bakışlarıdır.

Batuhan, ilk maçında 90+5'de galibiyet golünü getirince sevinçten kendimden geçmiştim. Yalnız sevincim galibiyete değildi pek, daha çok Batuhan'ın çok önemli bir oyuncu olacağına inanmıştım o gün. Bazı özel isimler, mucizevi şeyleri yapabilecek şekilde yaratılırlar sanki, kariyerlerinin ilk parlama noktalarında da böyle özel şeylerin olduğu çoktur, o günkü sevincimin asıl sebebi de bu biraz batıl inanç tarzı yaklaşımımdı. (Batuhan'ın sonrasında geldiği konumu açıklayan en mantıklı komplo teorisi bana göre kendisinin o dönemler Gürkan Efendi'nin en sevdiği topçular shortlist'ine girmesidir.) Ricky Rubio da bu isimlerden biri sanki. İsmini ilk kez duyurduğu Avrupa Yıldızlar Şampiyonası'nda iki kez triple-double, bir kez de quadruple-double yapan, bununla da yetinmeyip final maçında 51 sayı, 24 ribaund, 12 asist, 7 top çalma ile oynayan ama daha da acayibi son saniyede orta sahadan maçı uzatmaya götüren basketi atan çocuktur o. O seviyede müthiş istatistikler yapanlar Enes Kanter ve Kosta Koufos örneklerinde de olduğu gibi genellikle pota altında oynayan kocaoğlanlardır. Bu sefer ise oyun kuruculuk meziyetleri diğer özelliklerinden çok daha fazla ilgi çeken bir oyuncunun olması büyük bir heyecan duymak için ziyadesiyle yeterliydi.



Son birkaç ay kendisi için pek iyi gitmese de ben hala çok büyük bir oyuncu olacağını düşünüyorum onun. Raul Lopez ilk çıktığında bile oyun kurucu pozisyonunda çok güçlü olacağı düşünülen İspanya'da onu geçeceği öngörülen Estudiantes'in fazla spektaküler çocuğu "İspanyol Çikolata" Sergio Rodriguez'den sonra ondan da üstün birinin ufukta görülmesiyle, bu kadar kısa sürede bu kadar çok muazzam guard'ın çıktığı bir yer olarak İspanya'nın basketbol tanrılarınca kutsanmış yer olduğunu düşünmememiz mümkün değildi. Sonrası ne olur orası ayrı bir konu ama geçen sezon adeta kusursuzluğu tanımlayan Barcelona'nın onun düşüşü sonrası geldiği durum bile onun değeri için bir gösterge.

8 Ocak 2008 akşamı salona finalden çıkıp uçarak gitmeye çalışmıştım, Badalona bench'inin arkasında oturup Rubio'nun tüm hareketlerini takip etmekti kafamdaki tek şey. Bir daha canlı izleme şansına erişip erişmeyeceğimin belirsiz olduğu özel bir adamı izlemek kadar kenara gelince nasıl high-five yaptığından (Murat Murathanoğlu'na rep bu arada, onun aksanıyla düşünün burada.), molada tahtaya çizileni nasıl takip ettiğine kadar her detay ilgi çekiciydi benim açımdan ki zaten bir spor seyircisi olarak özellikle de basketbolda sahada sürekli detayları kovalayan, bunlar üzerine düşünmekten ayrı bir zevk alan biri olarak onun konumu ilgimi biraz daha artırıyordu sadece. Ersan İlyasova'yı ilk kez izlediğimdekine benzer şeyler vardı aklımda öncelikle, Ulus'ta metro durağından çıkarken. Bilet baskısı yapan Ankaragüçlüler'e karşı bir daha sanırım hiç o günkü kadar umursamaz olmadım, o derece maçın heyecanı vardı bende. Salona girmemle beraber maç öncesi planlarımın patladığının farkına vardım, Telekom çevre okullardan topladığı veletleri oturmayı planladığım yere tıkıştırmış, yanlarında kadın öğretmenler de var, oraya sızmak mümkün değil. ULEB'in sitesinde görünen 2000 kişilik seyirci rakamına bile yetecek kadar çocuğun maç öncesi yaptığı gürültü sanırım öngörülmüş bir rakibi yıpratma planıydı ama daha çok onların dışında salona gelenleri bayıltmada başarılıydı. İstediğim yere oturmak mümkün olmayınca tam karşıya oturayım dedim, karşıdan izleyelim bu çocuğu. Şans da bu ki stretching'de tam önümüze denk geldi Rubio. Millet ısınırken, adam kenarda bacağına birşeyler sardırıyor falan, önce tırstık adam sakat mı acaba diye. Charlotte Bobcats'in sanırım Türkiye'deki tek temsilcisi Burak Davran'la haftalar öncesinde konuşmaya başladığımız maçın, sınavının saatiyle çakışması sonucu gelemeyişiyle o akşam, ahı tuttu adamın dedim içimden. Sonra suratındaki rahatlığı ve kendine güveni gördüm, rahatladım. İki dakika sonra da çıktı o da şut atmaya zaten. Şut atarken bacaklarının yerden ayrılmak bir yana fazla hareket etmemesi dış şutu ile ilgili defosunun sebebini açıklıyordu bir bakıma, çok çalışarak bile şutunu geliştirmesinin çok kolay olmayabileceğini söyledi maça beraber gittiğim arkadaşım ki yıldızlarda Ülker'de oynamış, Zaza Pachulia'nın gelişi sonrası basketbol kariyeri bitmiş biridir. Devre arasında bu maç bitti abi deyip, Tavacı Recep'e kaçtığı için hissettiği pişmanlıksa sanırın bir ömür boyu silinmeyecek. Neyse maç başladı ve 20 dakika boyunca salonda herkesin ağzı açık izleyeceği resital başladı. Eğer Ertem Şener maçı anlatıyor olsaydı, Ronaldinho'yu Rooney'i falan Erdem Türetken'i anlatıyor gibi anlattığını düşünürdünüz muhtemelen. Gerçi hala yıldız milli takımla Avrupa şampiyonluğunu nasıl yaşadığını çözemediğim, savunmayı boşver yeeeaaa, hızlı hücum yapalım, göze hoş gelen basketbol bu diye kafa ütüleyen Levent Topsakal'ın yorumculuğu da muhtemelen fazla aratmamıştır Ertem Şener'i.

Sahada olduğu ve olmadığı dakikalarda takımının oyunu bu kadar fark eden az adam bulunur ama böyle bir oyun zekasını ve saha görüşünü hayatım boyunca görmedim kesinlikle. Herşeyin bu kadar farkında, savunmanın yapabileceği hamleleri onun gibi düşünüp, tüm ihtimalleri değerlendiren, en iyi kararı alan ve tüm bunları saniyeden kısa bir sürede yapan birine tanık olmadım henüz. Gözler her saniye fıldır fıldır, yaptığınız en ufak bir hatayı bile anında cezalandırıyor. Daha da önemlisi o hataya sizi o kadar kolay zorlayabiliyor ki hayretler içinde kalıyorsunuz. O gün maçın gidişatını El-Amin'den çok onun faul problemine girmesi belirledi, özellikle El-Amin'in sazı eline almasıyla birlikte, o da dördüncü faulünü alıp kenara gelirken havluyu fırlattığı anda maçın nasıl sonuçlanacağına dair bir fikir sahibi olmuştuk. Sonrası ise yukarıda anlattığım hikaye... Bambaşka bir adam bu Ricky, Jasikevicius'ın bıraktığı noktada devralması gereken, herşeyden de öte büyük işler başarması gerektiğine inandıracak kadar özel, bir an önce düzelmesini çok istiyorum bu çocuğun bu yüzden de. Vamos Ricky!!!


20 Kasım 2010 Cumartesi

CSKA & Dule

Efes ile CSKA kaderlerinin birbirlerine bağlı olduğunu düşündüğüm takımlardır. Efes'in oldum olası CSKA'ya ters gelen yapısından dolayı da bu ikisinin birbirleriyle bağlantısı ilgi çekici gelmiştir bana; Mirsad, Langdon, Granger, Brown gibi Efes'ten sonra CSKA'da oynayan oyuncular keza. Hiçbir şey için olmasa bile sırf 98-99 ya da cCc Zalgiris cCc (Tyus Edney mi demeli yoksa?) sezonu olarak tanımlanabilecek o sezonda Zalgiris'in Abdi İpekçi'de Ülker'in fişini çekmesini takiben telefondan dinlediğimiz o efsane maç için bile ikisinin maçları her zaman farklı bir anlam ifade edecektir. İsmet Badem'in ekran başındaki mimikleri, telefon adlı cihazın handsfree özelliğinin belki de tarihteki en etkin kullanımı ve Murat Murathanoğlu'nun şaşkınlıkla mutluluğu bir arada aktaran sesi ve benim jenerasyonum için daha pek çok detay belki de...

90'ların sonunda ülkelerinin basketboldaki konumlarına paralel olarak biri yavaş yavaş Avrupa'daki konumunu sağlamlaştırırken diğeri aynı hızla geriliyordu. 2001'den sonra İstanbul'da bütçeler kısılır ve göreceli olarak mütevazi kadrolarla iyi işler yapılırken, Moskova'da Mirsad Türkcan ve Gordan Giricek imzaları ile temelleri atılan yüksek bütçelere karşı arzulanan noktaya erişilemeyen bir döneme girilirken 2005'te bir başka dönüm noktası gerçekleşti. İmkansızları başarabilen takım TAU'nun, CSKA'yı Moskova'daki Final-Four'da yenip, Ivkovic dönemini kapatırken, Messina döneminin başlayışı ve benim anlayışıma göre Avrupa'daki en doğru basketbolun oynandığı bir süreç. Sonuçta Moskova bu dört sezon boyunca iki kez kupayı alırken kalan ikisinde finalde Messina'nın panzehiri Obradovic'in Panathinaikos'una biri deplasmanda biri de verdiği bir devrelik avansı kapatmasına yetmeyen zaman nedeniyle daha iyi takım olmasına rağmen kaybediyordu. İstanbul'da ise aynı dönemde her sezon daha da geriye giden biracılarda coach değişiklikleri ve onları tanımlayan kelimelerden istikrardan yoksunluk göze çarpıyordu, Moskova'dakinin tam aksine. Hatta CSKA'nın Efes'e net bir üstünlük sağladığı tek dönem de bu periyoda dek gelmektedir. Messina sonrası kadrosu da bir kademe gerileyen CSKA'nın finale ulaşamadığı geçen sezon Efes iyice dibe vurup Top 16'e giremeyeşinin ardından yoğun şans faktörüyle en azından bu sefer ilk turda elenmiyordu. Bu sezon da şu ana kadar tersine dönen bu ivmenin devam ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Geçen iki sezonda oynanan basketbol itibariyle Perasovic, enkaz aldım dese gıkımı çıkırmam şahsen. Hal böyleyken Efes'in şu ana kadar fena gittiğini düşünmüyorum kazanılan Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı da varsayarsak her ne kadar zirve takımlarla boy ölçüşmek için ciddi defoları olduğunu düşünsem de. Bu ikili arasındaki tuhaf negatif korelasyonu doğrulayacak şekilde CSKA da tepetaklak gidişini sürdürdü bu haftaki mağlubiyetle. Şu ana dek sadece sezon başı grubun en zayıf takımı olarak görülen Union Olimpija'yı evinde farklı öne geçerek başladığı maçta sıkıntılı bir şekilde mağlup ederken, diğer tüm maçlarda farklı kaybettiler. Önemli eksikleri vardı belki ama sonuçtan da öte oyunlarının pek de iç açıcı olmadığı gerçeği var ortada.

Birkaç yıl önce Sırbistan'dayken oradaki arkadaşlarla mevzu Sırp basketbolundan açılmışken hepsi Vujosevic'in adı geçtiğinde onun yetersizliğinden söz etmişlerdi-otostop işareti yaparak aynı zamanda- ki bu oyun hakkında bilgili, mevzuya yaklaşımı Kazım Kanat düzeyinden uzak kişilerdi hepsi. Sırbistan-Karadağ'ın 2003'teki performansının da etkisi vardı belki -her ne kadar Ostojic'in önemli bir parça olacak kadar görece zayıf bir Yugoslav kadrosu ile İsveç'e gelseler de- ama üst düzey takımlar için uygun biri olmadığından bahsetmişlerdi. Partizan'daki performansı o modeldeki bir takım için harikuladenin de ötesindeydi malumunuz, özellikle geçen sezon artık iyiden iyiye birkaç takımın tekeline girmiş Final-Four'a da ulaşarak muazzam bir işe imza atmış biri kendisi. Ki bunda bile bu süreçte yaptığı güzel işlerden çok sonuç alması ilgilendirmiş olabilir, sahada kazanmak dışında pek az şeyi düşünen Sırplar için. Dule, ülkesinde hem çok sevilen hem de çok büyük saygı duyulan bir karakter, saha dışındaki hayatıyla da. Benim aklımda da her zaman yer edecek anlardan biri Boras'taki son dakikaya kadar kafa kafaya giden bir eleme maçında takımı lehine verilmiş bir hakem kararını düzelttirebilmesi olacak. Buna karşın CSKA'nın halini gördükçe Sırp dostlarımdan duyduklarım aklıma geldi ilk önce. Dev bütçesi daralmakta olan CSKA nispeten mütevazi bir takımdan da muhtemelen iyi verim alabileceğini düşündüğü bir ismi getirdi takımın başına ama Dule şu ana kadar sorunları çözmek bir yana kendisi de ayrı bir soru işareti. Kendisinin basketbol anlayışında pivotlar hatta size olarak da oldukça büyük adamlar kayda değer bir öneme sahip. Pek çok uzundan iyi verim alarak onları önemli takımlara yolladı Belgrad'tan. Özellikle de on sene önce Muratpaşa ile Konya'daki bir hazırlık turnuvasında gördüğüm Slavko Vranes'ten aldığı verimi ve onun o zamanki halini gördükçe kendisine şapka çıkarıyorum-bu adamı ayrıca NBA'de gördüğüm ilk seferde de kendimi bayağı cimdikletmişliğim vardır-. Partizan gibi takımlarda bu tip adamlar değer bulsa da CSKA gibi zirve hedefi olan bir takım için içerdikleri defektlerle sıkıntı kaynağı olmaları kuvvetle muhtemel. Marjanovic, genç bir potansiyel olarak yetiştirilmek için ideal bir aday gibi görünüyor ama hem o hem de Sokolov gibi fazla uzun ama ağır adamlar rakip için öldürücü olamadığı zaman size daha çok sıkıntı yaratabiliyor. Big Sofo'nun bile oynadığı takımların temel sistemlerinin bir parçası olmak yerine sistem dışı bir faktör olarak kendine bir yer bulması da bunun bir sonucu. Hal böyleyken CSKA'nın ve Vujosevic'in çözmesi gereken sorun bana göre ciddi görünüyor. Buna karşın kadrosunda Langdon ve Siskauskas (Litvanya'nın 2010 hariç, 2000'li yıllardaki iyi ve kötü milli takım performanslarının arasındaki fark nedir acaba? Hayır, Jasikevicius değil.) gibi hastası olunacak iki adamı henüz ve yorgun döndüğü Amerika turnesi dışında beş dakikada fazla bir arada oynatamamış bir takımın bu ikiliyle beraber işlerin biraz düzelmesini umması da doğal bir beklenti olarak karşılanabilir. Hem CSKA hem de Dule'nin geleceğini merakla bekliyor olacağım şahsen.