30 Nisan 2010 Cuma

Whopper Virgins



Burger King, McDonalds'ın sağlam düştüğü son bir kaç senede, kaliteyi arttırıp yükselmek yerine kendi de işi batırmayı tercih edince bir çok sevenini kaybetti. Misal, ben. Yani arada hala gider Double Cheese Whopper'ımı yerim ama, o da adına olan hürmetimden. Yoksa Burger King'e karşı sevgi bağlarım azaldı.

Burger da daha fazla seven kazanmak ve "Bakın Mc'ten hala iyiyiz hacı" şeklindeki argümanlarını kabul ettirmek için, dünyanın -onlara göre- burger girmemiş yörelerini Whopper'ı ve Big Mac'i götürerek bir lezzet testi yapmış. Ha götürdün de ne oldu, insanların ağız tadı mı değişti? Hayır, sen gittikten sonra güzel güzel etini balığını yiyecek herif.

Amerikan emperyalizmi filan...

Fifa World Cup 2010 (Wavin' Flag by K'naan)



Biraz önce hiçbir parça Cup of Life gibi olamadı dedim ama Wavin' Flag'in müziği ve sözlerini de yıllar sonra hatırlarım herhalde. Video mükemmel yalnız, zaten o yüzden koydum. Twitter'dan Memir paylaştı sağolsun. Kaynak yok, kim yapmış bilmiyorum, anonim diyelim.

Oymak Başı

Hahahahah Arshavin... 200 küçük Arsenal taraftarı, 14 Mayıs gecesinde Emirates stadının çimlerinde kamp yapacak, oyuncularla birlikte. Oynak beyi geldi direk aklıma, Şener Şen, Kemal Sunal... Hocu ama çok komik poz vermiş lan herif hahahaha.

“I’m not one for singing around the campfire, that is more Nicklas Bendtner’s style, but I’m sure the Junior Gunners attending will have really good fun on May 14.”

Kaynak: MirrorFootball

Ricky Martin - The Cup Of Life



Dayı World Cup 2010'un parçalara bakarken denk geldim, herif ibne mibne ama 1998 parçası hala heyecanlandırır beni. Her 4 yılda bir de hatırlarım, bunun tadını yakalayamadım hiçbir turnuva parçasında. Yılı hatırlamıyorum da (çok kötü hafızam var, sayılarla iyi anlaşamıyorum) 5. sınıf bitip orta okula geçecekken, yıl sonu gösterisinde bunu yapmıştım, çocuğuz tabi, ama ortam kopmuş ve ısrarlara dayanamayıp tekrarlamıştım, pehey. La Copa de la Vida isteyen de, buraya.

Beşiktaş-Türk Telekom

Bu hafta şu maça gitmek için kastım resmen, Ricky Davis'e sataşmak vardı işin ucunda. Gün boyunca, benim ve Şaban'ın elinde tuttuğu pankartları hazırlamakla uğraştım, dörder adet A4 kağıdın önce ayrı ayrı basılıp, pritt ile yapıştırılıp ardından da bantla sağlamlaştırılması... Bildiğin alın teri var. Çağrı baba da kendi emeğini koymuş, almış kartonu girişmiş. Sonundaki ekleme de güzel. Salona girer girmez Telekom benchinin karşısına konuşlandık. Kısa tereddütler, maçta mı açsak derken "Ricky" seslenmeleri başladı bizden. Önce bir göz ucuyla baktı, sonra tekrar döndü. Zannediyorum ki triple double kısmını görünce, duyamadığımız ama bozuk suratla söylediği kısa biz sözcük küfür içerikliydi, amacımıza ulaşmıştık. Bir güvenlik görevlisi ve amiri hızlı adımlarla yanımıza doğru geldi. Görevli elimizdekileri almak için hareket ederken, sağ alt çaprazda oturan, benim uzun zamandır maçlara gitmesem de Akatlar'dan tanıdık gelen birinin işaretiyle bıraktı. Amiri geldiğinde, ben direk "Hocam küfür yok içinde. Takılıyoruz, hikayesi var." tarzında şeyler söyledim. Amir'den ise; "Çocuklar, şimdi ben orada ne yazıyor bilemem ama ceza almayalım gözünüzü seveyim." yanıtı geldi. Olay tatlıya bağlanıp amir gidince kopuş oldu tabi. Maç da "Ricky! Are you player?" esprileri ve pankartların zaman zaman kaldırılmasıyla geçti.Şu pankartlar Ricky'i maçtan kopardı resmen aga, biz görevimizi yaptık ama sen Lamayn Wilson'ı tutamazsan biz ne yapalım? Neyse geyik bir yana, pankartın hikayesi için şuradan saflar başlığının ilk paragrafını okumanız yeterli. Bu arada, maçtan sonra Beşiktaş Çıtır'da Caner Eler, Orkun Çolakoğlu, Alim Karasu, Çağrı Turhan, Sam Pekdogru ve Şaban'ın katılımıyla, Liverpool-Atletico Madrid maçı bahanesiyle başlayan ama muhabbetin tavan yaptığı saatler de keyifle geçti, ne kadar Forlan'ın golüyle bitse de. Şimdi San Antonio-Dallas'ı bekliyorum, gece henüz bitmedi.

PS: Şaban tam bir Ulvi yalnız.

29 Nisan 2010 Perşembe

"Finalde Görüşürüz Bro!"

Fotoğraf: Reuters

Bu Maç Evde İzlenir OST #12: Sebastien Bassong!


1. Summer Skin By Death Cab For Cutie
2. Zalim By Sıfır Km.
3. Ele Güne Karşı By MFÖ
4. Are You Gonna Be My Girl By JET
5. Dreaming Of You By The Coral
6. Joy Ride By The Killers
7. No Phone By Cake
8. Hang Me Up To Dry By Cold War Kids
9. Today By Smashing Pumpkins
10. Jezebel By Iron & Wine
11. Birdhouse In Your Soul By They Might Be Giants
12. Kuru Kuru By DANdadaDAN
13. Whisky In The Jar By Irish Rovers
14. Yellow Sun By The Raconteurs
15. Nine In The Afternoon By Panic At The Disco
16. You Gotta Be By Des'ree
17. Nutshell By Alice In Chains
18. Equus By Blonde Redhead
19. Fucking In The Bushes By Oasis
20. Arjantin By Yasemin Mori

Whiskey In The Jar'ın bu versiyonu Cem'e, Fucking In The Bushes aramızdaki en seksi, en çapkın insan İsmail'e, Kuru Kuru Şaban'a, No Phone Gürkan'a manidar olsun, Nine In The Afternoon Şansal'a fabrikası da size... Hadi bakayım, dağılın şimdi.




















Nasıl soktum ama lafı?





Ehe!

Kazanan ve Kaybeden

Klasik bir fotoğraf. Aynı kare içinde bir tarafta kaybeden, bir tarafta kazanan var. Chivu ve Sneijder finale çıkmanın sevinciyle yerde sarmaş dolaş, Krkic ise elenmenin verdiği üzüntüyle...

Fotoğraf: Reuters

Bojan

Pique'nin golü öncesinde, Messi'nin kestiği ortada vurduğu kafa kalenin dibinden dışarı çıktı. Ben izlerken gol diye ayağa kalktım, dışarı çıkınca yıkıldım. Bojan'ın halini de en iyi bu fotoğraf anlatabilir herhalde.

Fotoğraf: Reuters

Ali Cengiz Busquets

Reuters, Getty ve AP ortak yapımı; Ali Cengiz Oyunları: Busquets vs Motta

27 Nisan 2010 Salı

Skills Challenge

Squad 6

Squad 6, Milwaukee Bucks'ın, aslında Bogut'un ortaya çıkardığı bir taraftar grubu. Gerçi bu fotoğraf 100 kişiden oluşan Squad 6'e mi ait, onu fotoğraf bilgisinden çıkaramadım ama hoş bir kare. Bradley Center'da, serinin 4. maçı başlarken Atlanta Hawks oyuncularının anonsu sırasında hiç oralı olmuyorlar. Beklentilerin çok çok üzerine çıkan takımda, Jennings ve Ersan dışında sempati duymamı sağlayan bir oluşum oldular. Sadece bu kare değil, sağda solda 3. maçtan beri büründükleri haller ve açtıkları pankartları görünce daha da hoşuma gidiyor. Şu paragraf nasıl biter bilmiyorum o yüzden fotoğraf AP diyerek bitireyim.

25 Nisan 2010 Pazar

"It's Not About Borders!"

An Old Story

İddaa'daki orana baktığımda, "Ulan bu maç United için bu kadar kolay geçmez" demiştim... Öyle de başladı zaten karşılaşma...

Penaltıların ikisi de penaltı, ilkinde Evra'nın penaltıyı göstermek için biraz kolpadan yattığını itiraf edebilirim ama hakemin gözünün önde rakibine o şekilde bodoslama girersen "niye penaltı vermedin?" diyemezsin. Assou-Ekotto da zaten itiraz etmedi gördüğüm kadarıyla.

Güneşi Gördüm...

Nani için düşüncelerim ne yaparsa yapsın değişmiyor, belki de ben biraz fazla beklenti içerisindeyimdir. Yine de 80 dakika tam bir kara delik işlevi gören bir oyuncunun sonradan parlaması beni kesmiyor. Bir insan hiç mi istikrar yakalayamaz? Hadi bugünü kurtardı, yarın ne olacak? Daha kaç kere maç kurtarabilecek?

Nani'nin uzaktan vurduğu şutlar için yorumu Ertem Şener'e bırakıyoruz, "Yerden sikim gibi şutlar"...

Rafael'in yediğimiz golde yine pozisyon hatası var, bir adım ileri atayım diyince çizgide topu çıkarma şansından oldu. Zaten top çizgiyi geçtiği gibi VDS'nin "Ne yaptın amına koyayım?" tepkisi vardı. Ama genel itibariyle ben bugün beğendim yine Rafael'i...

Berbatov..?

Flight Number 301

"Evra dünyanın şu andaki en iyi sol beki" diyenlere kızıyordum, "O kadar da abartmayın" diye ama şimdi düşünüyorum da, haklılar sanırım.

O değil de, maçta Evra da Nani de kustu sahaya, ne yedirdiniz ulan maçtan önce bu heriflere?

Giggs ne kadar övülse, ne kadar onore edilse yetmez. Şu yaşında sol kanat-forvet oynarken bile yorulmadı koşmaktan. Attığı penaltılar ise "Sol ayaklılar penaltı kullanamaz abi..." diyen dünyanın en basmakalıp adamlarına kapak olsun. Yemişim istatistikleri, köşelere köşelere bıraktı adam, daha ne yapsın?

Tottenham'ın en iyi ismi kesinlikle Gareth Bale'di bugün... Modric ve Bentley'den ise daha iyi bir oyun bekliyordum. Hayal kırıklığı oldu...

Tottenham kadro kalitesi düşmüş, hasbelkader ilerleyen, Rio Ferdinand ve Rooney gibi iki bayrak adamı da oynamayan bir United'ı da yenemiyorsa kusura bakmasın, nikaha aldık sayıyorum artık...

23 Nisan 2010 Cuma

United'a Kazık Çaktım!

The 68-year-old has been United manager for over 23 years but last year said he would step down if his health or hunger for the job ever deteriorated.

Inter Milan boss Jose Mourinho and Everton manager David Moyes have been touted as potential successors.

But Ferguson said ahead of United's crucial game against Tottenham: "It is rubbish, there is no truth in it."
Biz emekli olacaktır artık diye beklerken herif saçmalığın daniskası, yok öyle bir şey demiş. Gitsin istediğimden değil de, ulan Old Trafford'da kalacak bir gün, taş kesilecek. Zaten heyecanlı adamsın... Gerçi onca senenin ardından orada ölmek istese kimse neden diye sormaz ama...

Yalnız BBC'nin bahsettiği söylentiler bizim blog menşeili olabilir, şüphelenmedim değil.

Eskilerden Kim Kaldı?

Daha var, daha var ama artık yavaaaş yavaş yollanıyor hepsi öteki diyara ya da bambaşka bir yere. Moğollar'dan geldi bu sefer kayıp haberi... Moğollar'ın kurucularından, grubun da bateristi olan Engin Yörükoğlu hayatını kaybetmiş akciğer kanseri sebebiyle...


Bizim dönemin sanatçıları değiller, anca böyle babadan amcadan duyarak öğrendik bazı şeyleri ama Zeytinli'de ve BarışaRock'ta kendilerini görme fırsatım olmuştu. Hâlâ kitleleri etkileyebiliyorlar fakat bunun sebebi yılların ardından duyulan saygı değil, pozitif enerjilerini saçıyor olabilmeleri.

Bir şeyleri haketmiş insanların ölümleri üzüyor insanı. Toprağı bol olsun, Jazz Stop'da bu hafta sonu kesin anarlar. Moğollar gecesi olur, kovalamak lazım.

Sola Scriptura!

Dünya'da ateizm görüşüne ilgi ve görüşün peşinde sürüklediği insanlar katlanarak artıyor. Bunun sebebi kutsal kaynaklarda alt metinlerde anlatılan kıyametten önce inançların sorgulanması mıdır, "ulan ya 2012 doğruysa" çılgınlığı mıdır yoksa Zeitgeist bugüne kadar hiçbir anarşist düzenin, yayının olmadığı kadar samimi ve mantığa dayanan kurgusu mudur bilinmez ama entellektüel kesimler, halka düşünsel anlamda yön veren insanlar da artık yavaş yavaş bu olgunun bayrak tutanı olarak görülmeye başlanıyor.

Hazır Zeitgeist demişken ucundan dokundurayım, sessiz sedasız çok geniş bir kitle oluşturdular ve oluşturulan bu kitle yine aynı şekilde sessiz sedasız büyümeye devam ediyor. Facebook grupları takip edilebilir, ilginç paylaşımları oluyor, hoşunuza giderse terazilerine tıklayıp rep verebilirsiniz. Türkiye - Global

Bir de şöyle bir grup var ki grubun adı ve sağa sola verdikleri reklamlara ben çok gülmüş ve hakkında da Gençsubaylar'da bir yazı yazmıştım. Grubun adı There Is Probably No God, alt metni ise Now Stop Worrying and Enjoy Your Life...

En son bir hafta/on günlük bir süre öncesinde İngiliz yazar Richard Dawkins'in Papa'ya karşı açtığı dava yabancı basınlarda yer alıyordu... Richard Dawkins ve bir diğer İngiliz kökenli Amerikan yazar arkadaşı Christopher Hitchens.

Haberi ben yabancı bir kaynakta görmüştüm ama NTV'de de yer almış o yüzden uzun uzun anlatmama gerek kalmadı, NTV çevirmiş, haberi yapmış oradan okuyabileybıl vaziyete getirmiş. "Bir dini lidere, hem de ağır bir suçlama ile dava açacaksın, göt ister." diye düşünmüştüm o zaman, belki şimdi siz de öyle düşünmüşsünüzdür. Düşündünüz mü? Doğruyu söyleyin!

Bu haberi de yabancı bir kaynakta buldum ama Euronews Türkiye bunu haberlerinin arasına taşımış. Yalnız bir nokta var, onu belirteyim de ona göre okursunuz. Bilen biliyordur gerçi ama haberde önce şöyle;

Vatikan’a karşı ilk kez gerçekleştirilen bir girişimle,
John Doe adlı mağdurun avukatı tazminat değil, Vatikan tarafından saklı tutulan dokümanların açığa çıkmasını istiyor.

yer alan ve daha sonrasında da aynı hatayı takip eden yerlerde John Doe, Amerika'da kimliği tespit edilemeyen (genelde ölüm vakalarında) kişilere verilen ad. Bayanlar için Jane Doe kullanılıyor. Fakat, bu tür davalarda da davacıyı korumak için, "adını vermek istemeyen seyirci" anlamında da kullanılmakta. Mr. & Mrs. Brown gibi bunlar, Jane ve John Doe...

Papa'ya yapılan bu iki suçlama da ağır, özellikle ateist elemanlar işin her türlü olurunu araştırmışlar ve çıkar yolunu da bulmuşlar. Söz konusu da İngiltere ve oradaki adalet sistemi olunca (gerçi bu tür durumlarda ne kadar adil kalabileceklerini de göreceğiz) insan neler göreceğini ciddi ciddi merak ediyor. Ha adam tam ateistlerle uğraşayım derken bir de bu çıktı mesela başına... Yakında Almanya merkezli bahis skandalı ve Deniz Feneri davalarının ucunun da Papa'ya dokunacağını düşünmedim desem yalan olur.

Fakat, bu salt hümanist bir kaygıdan ötürü açılmış gibi değil bana göre... (Taciz vakası ayrı bir konu, ondan bahsetmiyorum) Biraz daha ağır, ateistlerin Hristiyanlığa oklarını çevirmesi gibi görünüyor. Benim görüşüm tabi bu, öyle olmayabilir de fakat Zeitgeist'in amatör belgesellerinden o uzun belgesellerine kadar varan, Michael Moore'un da ince ince dokundurduğu "halkı uyuşturma sanatı olarak dinler" konusundan sonra son olarak bunun gelmesi bana göre bir tesadüf değil. Kaybedecekleri bir şey de yok ortada, Papa'nın dokunulmazlığı şayet önplana çıkarsa ona göre tavır alıp ona göre fikirlerini deklare edeceklerdir, "bakın bakın, gördünüz mü neler oldu?" şeklinde, şayet asıl istedikleri olan Papa'nın yargılanması, bir şekilde ceza alması gerçekleşirse o zaman göreceğiz neler olacak.

Fotoğraflar: AP, PA

Nöbetçi Golcü

Lügatımıza Semih'le birlikte giren iki kelime, sonradan oyuna girip bol bol skor üreten, galibiyet getiren futbolculara genel olarak verilen ad!

Bir United taraftarı olarak buna gereğinden fazla doğal bakıyorum zira bu takım Teddy Sheringham'ı da, Ole'yi de gördü. Yeni nesilden de bir Macheda bu role soyunacak gibi duruyor ama hadi bakalım...

Real Madrid'te de bir Higuain örneği var gerçi son zamanlarda göze çarpan.

Varsa dahası aklına gelen, beri gelsin...

Çetruuulet Çet Çet Ruuulet Çetrulet!

Şu geyiğe bulaşmadım daha, götüm de yemiyor aslında. Yalnız arkadaşlar bol bol anlatıyor, çok güldüklerinden falan bahsediyorlar.

Bir tanesi anlatıyor geçen, küfürleri sansürlemeden geçeceğim kusura bakmayın şimdiden.

"Geçen girdik X'le maksat geyik olsun diye, her tür insan çıkıyor karşına. Türklerin Türk olduğunu direk anlıyorsun zaten de yabancılar da bir acayip, yalnız değilmişiz bu gezegende. Ama biz millete nah yapıp, el kol çekip gülüp eğlenmeye girdik zaten. Bazı hatunlar vardı, iki parmağın arasına dil falan sokuyorlar, çok komik. Hepsini geçtim de oğlum biz bu kadar siki taşşağı bir arada görmedik. Millet masturbasyon yapıyor lan kamera karşısında!"

Aslına bakarsan MIrc vakasının bir benzeri, Facebook'un yandan yemişi, ICQ'nun kankası, tüketim toplumu, endüstriyel futbol hatta!

Fakat bana kalırsa asıl olay kamera. Kamerayı gören insan sapıtma eğilimine giriyor, benim de çokça yapmışlığım vardır böyle eleştirdiğime bakma. Kamera karşısında neler yapmadım ki! (Her şeyi değil tabi...)

O kamera denen alet, çok acayip bir alet. Şeytan icadı, almış götürmüş, satamadan getirmiş şimdi bizi sikiyor. Ayık olun, globalizasyon bu işte!

Liverpool Iııh Iııh

Maçtan önce favorim Atletico Madrid'ti... Bu sebepten iddaa'da da Madrid'in üstüne koydum bahsi. Fakat daha zevkli bir mücadele olacağını düşünüyordum, skor olarak da 2-1 ya da 3-1 gibi gollü bir mücadele beklentim vardı, pek öyle olmadı.

Forlan'ın golü dünyanın en gerizekalı gollerinden biri olabilir fakat pozisyon içerisinde bir çok tesadüfü barındırıyor, gol olmayabilirdi de.

Liverpool bir türlü tam kadro çıkamadı bu sene hiçbir maçına. Cem'in de yazısında değindiği çok güzel bir nokta var aslında Liverpool'a dair; "...sağ beki 17 milyon değerinde olup forveti sakatlanınca David N'Gog'a kalan Liverpool nedir?" acı bir tablo. N'Gog'un iyi ya da kötü futbolcu olması da değil olay, Torres'in yokluğunda ondan umulan katkıyı da verememiş olması, nihayetinde kimse Torres gibi oynamasını beklememiştir. Kulübün satışa çıkışı, iyi birinin eline geçtiği takdirde, Liverpool adına bir ivme olabilir ve eski günlerine geri dönebilirler. Bir kaç iyi transferle de en azından bu tür durumlara karşı alternatif sahibi olabilirler. (İyi birinin eline geçtiği takdirde ne demekse artık... İnsanlık için kullansınlar Liverpool'u!)

Fotoğraf dünyasında da türlü ibnelikler olmuyor değil. Sanki Gerrard "bir şey görememiş de" ona gülüyor gibi...

Az çekmediler sakatlıklardan ve belirli aralıklarla bir Gerrard'ı bir Torres'i kaybettiler, en son ikisini birden kaybettikleri nokta da Mortal Kombat diliyle söyleyecek olursak Fatality oldu. Tam, "Tamam, döndüler. Belki tamamen değil ama biraz da olsa götü toparlar Liverpool..." dediğimiz anda da Torres'in sezonu kapattığı haberi bizim Gürkan'ın olduğu yerde çömüp ağlarını ören kadere isyanına sebep oldu. Bütün yük de kaptanın omuzlarına bindi. Pek sesini çıkartmıyor ama içten içe kavrulduğu televizyonlara, gazeteler yansıyan görüntülerinde kolayca görülebiliyor. (Bu fotoğraftan görülmüyor tabi, bundan başka bir şey görülüyor sanırım. Tam Berk fotoğrafı yalnız, alsın koysun. Dayı naber? Dayı Leite!)

Atletico ve Liverpool bu sene benzer performanslar sergiliyorlar aslında, ligde kötü ama Avrupa'da yoluna devam eden bir çizgide oldular, birbirleriyle eşleşene kadar. Sanırım hakikaten tecrübe benim düşündüğümden daha fazla etkiye sahip.

İkinci maça dair düşüncem ise şu, biraz fazla abartı olacak ama, Liverpool'un hızlı bir şekilde 2-0 öne geçeceği, Benitez'in bunu yeterli görüp üstüne yatmaya çalışacağı, bu sebepten maçın boktan geçeceği fakat Atletico'nun araya dereye yine bir gol sıkıştırıp turu atlayacağı yönünde.

Bu arada, Reyes'i de eskisi gibi yetenek parıltıları saçarken görmek güzel oldu, fazla uzun sürmez gerçi bu hali tavrı...

Fotoğraflar:

Forlan: Reuters
Gerrard: Reuters
Carragher - Gerrard: AP

22 Nisan 2010 Perşembe

Visitors by Referrals

Naçizhane emek verdiğimiz, bir şeyler paylaşmaya çalıştığımız blogumuza Google'da "sex evde maçi bak" aramasıyla ulaşan arkadaş, naber?

Kullanılan kelimelerin bir anlam ifade etmiyor oluşu bir yana, sevişirken aynı anda maç izlemek hatta bira içmek çok zevklidir, eğer kastettiğin oysa. Bir kere nail oldum o şerefe, bir daha olur muyum bilmem, tıpkı bunu niye yazdığımı bilmiyor olmam gibi. Aslında biliyorum, blogu takip eden olası bağyan şahıslara, "Hey, I'm fuckin' cool. Nağbeer şeker, ben Berç bu arada..." mesajı vermek istediğimden yazdım. Neyse...

Sanırsam bundan sonra blog içerisinde kullandığımız kelimlere dikkat etmemiz gerekecek!

Ya da gerekmeyecek, çok komik oğlum! Acayip acayip tipler geliyor lan, neler neler ararken uğrayanlar var aklın durur!

Meme
Popo
Sexs
Makat

NBA TV için yeni umut: Tivibu

Bildiğiniz gibi, yaklaşık birkaç senedir normal uydu kullanıcıları NBA TV'den mahrum durumdaydı. Gerçi Şubat ayında, birkaç hayırsever arkadaş 2-3 haftalığına da olsa bu keyfi tekrar bize yaşattılar ama sonrasında yine şifre kondu. Şu anda NBA TV'yi izleyebilmeniz için iki yolunuz var:

1) Kablo TV almak. Kablo TV ucuz ama hizmet alanları belirli. Şehir merkezlerinde olup izleyemeyen var. Evine Kablo TV bağlatmak istediğinde ise, karşına sanki HBO bağlatıyormuş gibi şartlar sunuyorlar. Yok apartmanın yüzde kaçının imzası, yok bağlantı masrafı vs. Yani ulaşması zor.

2) NBA TV'li Digiturk pakedi almak. Buna ulaşmak tabi daha kolay ama fiyatlara baktığımızda durum öyle değil. NBA TV'nin dahil olduğu en düşük paket olan Sinema Paketi'nin 12 ay taahhütlü aylık fiyatı 47.90 TL. Ki Digiturk alıyorsun, bunun içine Lig TV'si filan da girince "Adamın götünden kan alırlar Kamil, kan"

D-Smart filan zaten hak getire. Aldığıma pişman durumdayım. Gerçi Inter-Barcelona filan havamı atıyorum ama orada da basketbola yönelik bir kanal yok. ESPN America var, NBA yok.

Ben de bu noktada yeni bir öneri sunmak istiyorum. TTNet'in "bilgisayarda televizyon izleme servisi" Tivibu.

Şimdi "TTNet'e kafam girsin" diyebilirsiniz, hak veriyorum. Ben de TTNet'in çoğu sorunundan muzdaribim. Ama Tivibu beklentilerimin üzerinde çıktı kesinlikle.

Tivibu'da en güzel olay, görüntü kalitesi. 8 mb bağlantıyla, abartmıyorum, televizyondaki kadar net görüntü alıyorum. Ayrıca, Türkiye'deki bütün ciddi kanallar mevcut. Bunun yanında Eurosport ve Eurosport 2 var. (D-Smart'ta Eurosport 2 yok) National Geographic, National Geographic Adventure, El-Cezire, CNN Int, RTL, TV5 ve en önemlisi SAT-1 var ki, Türkiye'de geniş ekran Şampiyonlar Ligi ve Uefa Avrupa Ligi izlemenin en rahat yolu bu bence.

TV kanalları dışında film arşivi de gayet güzel. Son dönem Türk filmlerinin birçoğu mevcut, ayrıca çok fazla sayıda kısa film de var, benim açımdan gayet güzel. Yabancı filmler içinde de tırto filmler yok, hepsi bi şekilde az çok ismi duyulmuş filmler. Filmlerde donma filan yok, ileri-geri sarma mevcut.

Bir diğer güzellik de, dizilerin tekrarlarının eklenmesi. Geniş Aile'yi filan burdan takip ediyorum sürekli.

Bu kadar yağlamadan sonra sadede gelelim.

NBA TV'nin kitlelere açılmasının önündeki en büyük engel neydi? Mutlaka paralı bir platform olması. Bence Tivibu, bu "paralı platform" zorunluluğunu karşılayabilecek bir sistem. Çünkü paralı. Sadece TV kanallarını alırsan aylık 1 TL, filmler filan hepsini alırsan aylık 4 TL. "Kirala-İzle" denen bir olay var, orada da bazı filmleri 1-2-3-4 TL karşılığında kiralıyor ve 48 saat süresince seyretme hakkına sahip oluyorsun. Bütün bu ücretler hep internet faturasına ekleniyor.

Dolayısıyla Tivibu, NBA TV'nin bulunması için uygun bir platform olmuş oluyor. Belki parası biraz "ucuz" bulunursa, Kablo TV seviyesinde fiyatlarla (o da 8 lira oluyor galiba) bir NBA TV pakedi kurulabilir.

Bu sistem de Doğuş Yayın Grubu için yabancı bir sistem değil. Daha önce çıkarttıkları ama bir türlü doğrultamadıkları Sipru adlı web-tv bazlı sistemde, çoğu insanın hatırlayacağı gibi, NBA TV de mevcuttu.

Ben Tivibu-NBA TV birlikteliğinin olası olduğunu düşünüyorum. Çünkü Doğuş Yayın Grubu, gerçekten NBA TV'yi insanlarla buluşturmak istiyorsa, uydudaki şifre sıkıntısını da göz önüne alırsak, Tivibu tarzı platformlar en rahat yol gibi gözüküyor. Türkiye'de NBA takip eden insanların çoğunun evinde bilgisayar vardır ve bu bilgisayarların da çoğunluğu büyük ihtimalle TTNet üzerinden internet alıyordur. Dolayısıyla, NBA TV olanağı sunulduğu anda, Tivibu'ya olan talep artacaktır. Bir çeşit win-win durumu var ortada.

Saat gecenin 4'ü olduğu için, henüz Doğuş Yayın Grubu'na veya TTNet'e mail atma durumum olmadı, ama bu düşüncelerimi onlarla da paylaşma niyetindeyim. Açıkçası, böyle bir olanağın olasılığı hakkında okuyucuların ne düşündüğünü de merak etmekteyim.

Bu Dünya Kupası ESPN'de İzlenir...

İsyanım Var Ülen!

Fotoğraflar: Reuters, Getty Images

20 Nisan 2010 Salı

Eli İşte Gözü...

CLEVELAND - APRIL 19: LeBron James #23 of the Cleveland Cavaliers winks at his girlfriend Savannah Brinson during a break in the action against the Chicago Bulls in Game Two of the Eastern Conference Quarterfinals at The Quicken Loans Arena on April 19, 2010 in Cleveland, Ohio.

Fotoğraf: David Liam Kyle/NBAE via Getty Images

Hayırdır İnşallah...

Rüyamda iki salak hırsızı suç üstünde yakaladıktan sonra polise teslim ederken küfür etmem yüzünden bir yıl süreyle hapise atılmamla başlıyor gelişen aptal saptal olaylar silsilesi...

Aynı iki hırsızla aynı kodese düşüyoruz, içinde de iki bayanla birlikte! Tabi doğal olarak bayanları etkileme, üçümüzden birini saf dışı etmek için en çok puanı toplayıp play-off'lara çıktıktan sonra da güzel olanı kapma yarışı başlıyor...

Ben okumuş, görmüş, bilmiş adamım ya! Önce başlıyorum olayların gelişimini anlatmaya... Araya da gayet yavşakça, hiçbir artısı olmayan, "Gözleriniz kadar güzel olmasın..." - "Elleriniz kadar yumuşak..." minvalinden şeyleri sokuyorum ki avantajımı iyi değerlendireyim...

Rüyanın bu bölümünden Polis Karakolu'na gitme kısmına atlıyorum. Hapishane Gezisi! var, herkesin giyindikten sonra karakola gitmesi gerektiği söyleniyor. Ulan o nasıl hapishane? Açıyorsun kapıyı, en yakın karakola gidiyorsun. Girişler-çıkışlar serbest... Nasıl da namusluyuz tabi, biri de "kaçayım ben, oh!" demiyor.

Bi' komiser buluyorum, "Buyur, ne baktın?" diyor... Ya diyorum ben en son gezi otobüsünü kaçırdım da bir dahaki kaçta acaba? Ring seferi koymuş herifler!!!

Sonra yaşlı bir amca var, yemekhanede elinde sürekli kitap... Onla arkadaş oluyorum, bir kaç gün beraber takılıyoruz. "Kızım var dışarıda, ayarlayayım mı sana?", "Nasıl, güzel mi?" diyorum. Sanki çirkin olsa söyleyecek! "Onu bırak da kaç günümüz kaldı bey baba, ondan haber ver" diyorum. "Daha 51 hafta var senin çıkmana" diyor, "hay amına koyayım, geçmek bilmedi be!" diye bağırırken kapı ziline uyanıyorum.

Aras Kargo'nun ritmli kapı çalan kargo elemanları var bu arada, sanki babasının evinin kapısını çalıyor!

Charlie-Kilo-Alfa-Sistem-Dört-Beş

Balkona çıkıp havayı kontrol ettim, birazcık esintili ama yine de fena değil, kalın giyinmeye gerek yok. Zaten sırtımda bir sivilce çıktı ki birinin kafasına o sertlikte bir şey düşse kafası yarılır. O deli gibi kaşındırırken bir de sıcaktan kaşınmanın alemi yok...

Evdekiler Karadeniz gezisine gittiler, kardeşimle yalnızız. Sıkıldığım için dışarı atasım var kendimi ama biraz da tedirginim kardeşim yalnız kalacağı için, ne olacağı belli değil tabi. Öyle şeyler duyuyorsun ki, paranoyak olmaman için paranoyak olup paranoyalarının farkında olmaman gerekiyor. Tıpkı "ben sarhoş değilim!" diye iddiada bulunan bir sarhoş gibi.

Tabi bi' de asit yağmuru, kül bulutu gibi geyikler var. İsim tamlaması! Sıfat da olabilir gerçi, unutmuşum hep. Neyse ne artık, tehlikeli işte artık!

"Kapıyı kitlersin ben çıkınca, bir şey olursa babaannem karşıda. Habire kadının kapısını çalıp rahatsız etme..." dedim. "İyi be öf!" dedi, yeni nesil biraz huysuz oluyor... Gerçi küçükken de böyleydi bu, okuldan eve her gelişimde çantamı karıştırıp defterimi kitabımı yırtardı. Severim yine de kendisini, kardeş ne de olsa...

Kafamda biraz sonra üzerine bahis yatıracağım maçları tartıyorum, öyle bir duruma geldik ki zira, oynadığımız maçlardan hangilerinin yatacağının üzerine bile bahis koyacağız neredeyse! İddaa diye film senaryosu yazabilirim aslında... Bir bayi içerisinde beslenen umutlar, yatan kuponlar, gözyaşları bile görmek mümkün! Herif maaşını alıyor, zaten 600 lira kazanıyor, 200-300 lira tek maça giriyor... Böylesini döveceksin harbiden! Üzülüyor bir de herifçioğlu, gitti çocuğun rızkı diyor, kendi rızkından da kesmiyor!

İddaa bitecek akabinde de her zaman yaptığımız şeyi, oturup kahvede muhabbet ederken çay-sigara döndürmeyi, akabinde de kağıt oynamayı yapacağız. Yakında kumarbaz olup çıkacağım... Batak, 51, King ve türevlerinde artık ustalık mertebesine eriştik sayılır. Gel gör ki ne zaman, "E baba hani brici öğretmeye devam edecektin..." desem, "Hmrmnnmnrmn" cevabını alıyorum... Batak, King, 51'e devam.

***

Kahve ortamı da çok değişik, cidden çok değişik, elimde olsa hepinize o ortamı yaşatmak isterim. Ne cins adamlar var bir görseniz... Geçen bağırıyordu bir tanesi diğerine, eşli ihale oynuyorlar, "Papazın üstüne bey atılır mı! Battık senin yüzünden, yere geçeri öldürdün!" diğeri de cevap veriyor garibim, "Ama abi yükseltmek zorunlu..." Yükseltmek zorunlu da be kardeşim, adam sorunlu... Bu adamın çığlıklarını her gün mutlaka bir sebepten ötürü duyuyoruz. Geçen de bağırıyordu, tahminen partiyi kazandılar; "Heheyt be! Nerede oturuyorum ben? Ustanın koltuğu, ustanın! Ustanın koltuğunda oturuyorum, hey yavrum hey!" Aslında yapacak hiçbir şey olmadığından ötürü biz de kahveye gidip oyun oynuyoruz işte. Büyük adı verilmiş kişilik sorunu yaşayan küçük şehirlerde yaşam çok sıkıcı... Düşün, kahveye tek alternatifin gidip bir yerde Play Station oynamak!

Bir de veledimiz var, arkandan gelir ana avrat küfreder, "gel lan buraya" diyince kaçar gider... Anasında, babasında kabahat! Hayır mesela sevgili RTE, bu ana baba 3 çocuk yapsa ne olur? Kime ne faydası olur? Neyse...

Toplumdan tepki de alıyorum aslında kahveye gidip oyun oynuyorum diye, "Emekli memurlar gibi oldun, üstelik çalışmıyorsun da bu aralar..." deniyor. Tamam da evde oturunca da bilgisayarın başında olduğumdan yakınılıyor. Bazı bazı annem ya da babam şakayla karışık sitem ederler, "Eve geldiğin gibi geç o bilgisayarın başına, bok var sanki! Hiç ailemle vakit geçireyim, biraz sohbet edeyim yok..." Bir gün düşündüm, "Lan hakikaten ben hiç vakit geçirmiyorum galiba ailemle adam gibi, uzun zamandır..." Üzüldüm de tabi... Aileden önemli şey var mı yahu dünyada? Bugün dostum deyip sırtını dayadığın adama dönüp baktığında yerine kütük bırakmış, başına çorap örerken bulabiliyorsun. Biraz internete baktım, mailleri kontrol ettim, salona doğru gittim... Gidiyorum ama aklıma yüzlerce şey, ne konuşacağım?..

Biliyorum çünkü konu, "İşe başla tekrar..." - "Dersler nasıl gidiyor?" - "Yurtdışında okul araştırıyor musun?" - "Önce dil kursuna mı göndersek?" - "Bak mezun olamazsan 15 ay askerlik" gibi yerlere çekileceğinden, her an muhabbeti değiştirmek için bir şey bulmam gerek...

Kafamda planı kurduktan sonra, daldım içeriye. Konuyu değiştiremesem bile, savuşturmak için yeterli materyali depoladım kendimde... "Eee ne yapıyorsunuz gençlik?" gibi üzerinden şapır şapır yavşaklık damlayan bir cümle kurduktan sonra aldığım, "Sessiz ol, şşş, şşş!" ihtarıyla Bihter'e kitlenmiş bir aile portresini yaşamam bir oldu.

"Sonra niye vakit geçirmiyorsun bizle diye bıdı bıdı edersiniz" gibi tonlarca sitem dolu cümleyi içimde Melih Gökçek'in balonları misali patlata patlata tekrar bilgisayarın başına kuruluyorum tabi...

***

Samed aldı kuponu elimden, "Newcastle'a deplasmanda handikaplı mı girdin? Oha bir de Kaiserslautern'e vermişsin..." dedi. Oğuz atladı oradan, "Kaiserslautern'den oğlum gelecek, çıkın evimdeeeeeeen..." dedi. "Borişyamönşıngladbahtan oğlum gelecek çı-kın-e-vim-deeeeeen..." diye karşılık verdim ben de, Sen Hiç Ateş Böceği Gördün mü? oyununu andık.

Ben de onların kupona baktım, ikisi de Liverpool'a handikaplı girmişler, "Torres sezonu kapattı lan, manyak mısınız?" dedim. Üstüne Samed bir de Trabzon maçına 4-6 gol oynamış. Vücudum attı, tutmaz bu kupon dedim. 15 dakika sonra da Trabzon maçı baladı...

İlk yarıda Samed'in başında saç, saçında baş, gözünün üstünde kaş kalmadı yolmaktan. Trabzon öyle goller kaçırdı ki Guiza kaçırsa üstüne şarkılar şiirler yazarlardı. Zevkli maçtı ama yine de, Yılmaz hoca Sakarya'dan çıkma olunca onun da geyiğini çevirdik bol bol doğal olarak. Ha bu arada Kocaeli de Sakarya'nın yanına geliyormuş sene, bekleriz... Gerçi bana ne oluyorsa? Delikanlı kesildik hemen iki dakikada, çok da sikimde sanki Sakarya-Kocaeli "derbisi"...

"Erken dönmem lazım, kardeşim evde yalnız" dedim. Bunu derken yarın kursta da hocaya aynı mazereti uydursam da eve erken gitsem diye plan kuruyordum aslında... Hesabı ödedik, kuruşu kuruşuna... Bizde yamuk olmaz, üç eksik - beş fazla çıkmaz! Oğuz'a gittik oradan, bir nescafe içtim yanında dört beş tane sigara eskittim... Kafamdaki orantıya göre bir/iki nescafe daha içersem o gün oradan cesedimin çıkabileceğini düşünüp eve doğru yollandım.

Kardeşimi aradım önce yoldayken, "Var mı bir terslik?" dedim. "Yok yok..." diye cevap aldım. "İyi, yarım saate evdeyim ben" dedim, "Tamam" dedi. Gayet olağan bir konuşmaydı, biri kafasına silah dayamış ve hiçbir şey çaktırmamasını istemiş olsa anlardım, öyle bir durum söz konusu değildi. Nedense üstüme istemediğim bir sorumluluk yüklendiğinde böyle oluyorum... Başkası arabasını verdiğinde de öyle olurum mesela. Normalde almam ama bazen zorunlu olarak alıyorsun, elin ayağın titriyor. Durumu niye kendimden çıkarıp ikinci tekil şahıs görünümlü çoğullara sevk ettim bilmiyorum. Size öyle olmuyor olabilir, bana oluyor.

Yaprak sarması var evde, daha içeri adımımı atarken onun hayalini kuruyordum zaten... Annem de kuruntuludur biraz, neredeyse bir koca tencere yaprak sarması bırakmış... İki tabak yedim, çok afedersiniz iğrenç bir örnek olacak ama, iki gündür bol bol yedim artık bütün halinde sıçıyorum, deforme olmuyorlar bile içeride!

Vakit biraz geçkindi, kuponda oynadığım çoğu maç başlamış ve bitmek üzere olmalıydı... Önce Liverpool maçını gördüm, "Vay be tuttu" diye geçirdim içimden... Handikaplı olmuş hem de, Samed ve Oğuz'a yatar dememe rağmen. Sonra Kaiser'i gördüm, hemen altta Newcastle'ı da görünce şoka girdim. Halbuki daha geçen gün "Newcastle'a deplasmandayken oynamam" deyip hemen üstüne handikaplı oynayarak kendimle çelişmişim, o ikisi de tutmuş. Tutankupon'un laneti, Cannes maçında gösterdi kendini... Bu sefer fazla üzülmedim, alıştım zira artık.

Hayat sistemli bir iddaa kuponu beyler bayanlar, bankoları seçmeli...
Tuttu mu sistem maçları, kaçmasını bilmeli...
Hadi eyvallah. (Dünyanın en spastik şiiri)

Magpies Are On Fire...

Aslında hiç hazzettiğim bir takım değildir Newcastle, birazcık saygım varsa o da Shearer'dan öte Shearer'dan ziyade...

Yine de Premier Lig'de onları görmek ayrı bir zevk...

Bunun yanı sıra, apaçilik bu ya, sözü yine United'a getireceğim... Geçen Gürkan'la konuşuyorduk da dikkatimi çekti, City'i yendik neredeyse Şampiyon olmuş kadar sevindik. Üzerine Tottenham'in Chelsea'ya sürpriz yapmasından sonra coştuk, coşturduk, caddelere, meydanlara aktık. Fakat...

Biz bu hafta Tottenham ile oynuyoruz. Daha geçen hafta en kral "ikinci" takım Tottenham'di bizim için ama bu hafta "küme düşsün ibneler" modunda olacağız. Chelsea'ye sürpriz yapan takımın bize sürpriz yapması da hiç sürpriz olmaz aslında, değil mi sürpriz yumurta?

Akabinde benim içeride oynayacağımız Tottenham maçından daha çok çekindiğim bir Sunderland deplasmanı var... Nedense bu maça dair kötü bir his taşıyorum içimde, hayırlara vesile olsun.

Biz bunlarla boğuşurken Chelsea önce kendi sahasında Stoke City'i ağırlayacak, sonra da Anfield'da Liverpool'un konuğu olacak.


Benim tahminim bu iki haftanın şampiyonu belirleyeceği doğrultusunda, aradaki fark bir puan... Aslında tüm diyeceğim, pek umudum yok'tan ibaret ama neden şu postere 19 League Titles - Rooney/Scholes ve 2010 eklenmesin ki?

Premier Lig tarihinin en başarılı ekibi olarak, bir de şu rekoru kırsak, hem de Sir başımızdaken, fena mı olur?

Fotoğraflar:

Newcaste - Getty Images
Darren Gibson - Reuters
18 League Titles - ManUtd.com

19 Nisan 2010 Pazartesi

Play-off Sakalı

"I won't say any names, I'll just say No. 18, we made a pact that we were going to grow the beards out for the playoffs and we'd see how many guys we could recruit in, and lo and behold, two days into it, he shaved. I'm left with the scruff, but I'm going to hold on and hopefully some guys will join in."

Fisher Lamar Odom'un yıllardır sürdürdüğü bir play-off geleneği olan "play-off sakalı" olayına girmiş. Vujacic ile sözleşmişler fakat 2 gün sonra Vujacic sinek kaydı gelince Fisher kalakalmış öylece. Adam Sharapova'nın koynuna giriyor tabii, Fisher'ın değil. Şimdilik Fisher'a her zamanki gibi Odom katılmış, bakalım ilerleyen günlerde bu sayı artacak mı? Artest tam bu işlerin adamıdır aslında ama ona göre fazla sıradan gibi duruyor. Artest daha extrem şeyler deneyecektir mutlaka. Bu tip durumlarda da aklıma istemsiz bi şekilde de olsa hep 2002'deki milli takımımızın hali geliyor, "sarı civciler" şeklinde. O yüzden Fisher'a; saçı, sakalı bırak da topuna bak diyorum.

Newcastle United - The Great Comeback

Kazı Çalışması

Bizim mahalleye alalım, asfalt çalışması falan lazım, bir el atsın. Eh be Bobo, keşke dışarı atsaydın da şu görüntü o zaman daha bi anlam kazansaydı.

18 Nisan 2010 Pazar

Stoke City Sıtmaya Karşı



Stoke City oyuncularının yapmayı planladığı gol sevinci. Lakin dünkü Bolton maçında golü Dave Kitson atınca yapamadılar, zaten Stoke City de kaybetti, zehir oldu.

17 Nisan 2010 Cumartesi

batug.com Magazine Playoffs 2010 Edition

Sezon başında yapmıştık ilk kez, takım takım değerlendirmelerle başlamıştık. Tüm sezon yattıktan sonra şimdi playoff için özel site ve dergiyle karşınızdayız. Site için buraya, dergi için de buraya.

Killing Spree

If you hold back anything, i'll kill ya.
If you bend the truth or i think you're bending the truth, i'll kill ya.
If you forget anything, i'll kill ya.
In fact, you're gonna have to work very hard to stay alive, Nick.
Now, do you understand everything i've said? 'Cause if you don't, i'll kill ya.

Mr. Breaker

Hocu Ne Yaptınız Ya?!!

Bu noktadan sonra tek temennim işin içine dil girmemiş olması... Görüntüye bakılınca eller günahkâr da, diller... Aman abi, aman...

Fotoğraflar
: Getty - AP

Heartbreaker

Manchester City için bu maç; uzun zamandır ilk kez bu kadar iddialı çıktıkları bir derbide rakibin şampiyonluk umutlarını bitirmek ve 4. sıra için yarışı devam ettirmek demekti. Formsuz ve moralsiz United'ı bundan daha iyi yakalayamayabilirlerdi. Fakat gidip gelen ve berabere bitmek üzere olan maç bu sezonki Manchester derbilerinin klasiği haline gelen son dakika golüyle bitti. Ligin ilk yarısında Owen 90+6'da, league cup rövaşında ise son dakikada Rooney United'ı kazanan yapmıştı. Bugünse gün Scholes'un günüydü. Evra'nın ortası gelirken, bu maç da son dakika biter mi acaba diye düşünürken, cümlemi bitirmeye kalmadan gol geldi. Scholes usta işi bir kafa golüyle zehiri bıraktı City ağlarına.

United bu galibiyetle farkı bir maç falzasıyla bir puana indirdi. Şampiyonluk umutları devam etti. Akşama Tottenham'ın Chelsea karşısında galip gelmesini bekleyecek Manchester'ın kırmızı yakası. Tottenham da bu maç da aynısını United'dan bekliyordu aslında. Tottenham City'nin mağup olması ile 4. sırayı kapma şansını yakaladı. Yani United kıyağını yaptı, sıra Tottenham'da bir nevi.

Tutankupon'un Laneti

Dün şöyle bir kupon yapmıştım,

Bursaspor - Gaziantep 1
Arles - Guingamp 1
Brest - Bastia 1
Köln - Bochum 1
Inter - Juventus 1 (Handikaplı)

3 lira bastım, 65 lira alacaktım ki hayallerimi yıkan takım Arles oldu...

Bugün ise şöyle bir kupon yapacağım, bakalım Tanrı Tutankupon parmağını hangi maça uzatacak da hangi maçtan yatmama sebep olacak...

Sunderland - Burnley 1
Gillingham - Leeds 2
Sociedad - Albacete 1
Auxerre - Lorient 1
Espanyol - Barcelona 2 (Handikaplı)

Avro İkibinonaltı

BBC'nin internet sitesinde spor blogu tutan Dan Roan adlı kişi Türkiye'nin 2016 adaylığını irdeleyen bir yazı yazmış, şuradan okuyabilirsiniz yazıyı...

Ben böyle bir yazının BBC'de çıkmasından Mahmut Özgener ve ekibinin iyi çalışmalarının ses getirmeye başladığı sonucunu çıkardım. İyi çalışmadan kastım ise EURO 2016 planının iyi planlanmış olması değil, lobi çalışmalarından bahsediyorum.

Dan'in (kankam olur) yazısı artısı ve eksisi ile Türkiye'yi gösteren bir yazı olmuş fakat belli oluyor ki Türk Holigan, Barbar Türkler kavramlarını kafalardan silememiş hala İngilizler, kolay da silinecek gibi durmuyor. Türkiye ile ilgili her muhabbette holigan lafı geçmese olmuyor. Kaldı ki İngiliz holiganların ünlerini de biliyoruz. Merak ettiğim ise o gün öldürülenler Leeds taraftarları değil de Galatasaray taraftarları olsaydı, acaba bugün kimler nelerden konuşuyor olurdu? Temcit pilavi gibi her İngiliz makalesinde bu konu önümüze konur muydu?

Yine de görüyoruz ki kendine taraftar diyen üç-beş çapulcunun yaptıkları hâlâ karşımıza sorun olarak çıkabiliyor...

Yazıya gelenler yorumlar da ilginç, ortodoks bir Yunan vatandaşının hemen araya "Ermeni katliamını, Yunan sürgününü kabul etmiyorlar" laflarını sıkıştırması mı dersin yoksa nicki Amoo_kurdistan olan birinin "Bu turnuvayı düzenlemeyi düşünebilirler ama PKK ve TAK'nin de söylecekleri olacak..." yazmasını mı?

İşin ilginci Türk olduğundan şüphelendiğim birinin de (Türk değilse de çok dikkatli bir takipçi olduğunu söylemek yanlış olmaz) Euro 2016 takviminin Ramazan'a denk gelmesinden bahsetmesi...

Okudum yazıyı, yorumları da okudum, "biz yapmayalım bu işi abi, hiç bulaşmayalım..." dedim. Neresinden tutsan elinde kalıyor. Hayır altı tane, yedi tane stadın parası da bizden çıkacak işin garibi...

Ve hatta bir duralım, bir nefes alalım... Modernleşeceğiz, batılı medeniyetlere yetişeceğiz diye daha da dibe çekilmiyor muyuz yoksa benimki sadece kuruntu mu? Muhasır medeniyetler seviyesine ulaşalım demiş de Atatürk, böyle de rezil rüsva vaziyette dememiş ki... Erdoğan iki halka seslenişinden birinde bu sözü alıntılıyor diye söylüyorum bunu da. Sadece Erdoğan da değil, uzun süreden beri türlü yolsuzluğu idealist politika göstermedeki çarşaf söz oldu çıktı bu da, kendimden utanıyorum.

Yıllar önce iki taraftar üç-beş kafası güzel tarafından öldürüldü de bunlar hâlâ önümüze konuyorken, daha biz kendi İl Emniyet Müdürlerimizi, bürokratlarımızı, yazarlarımızı, aydınlarımızı suikastlerden, kim vurduya gittilerden koruyamazken olası bir holigan çatışmasının, olası bir *ramazan'a denk gelmesi vesilesiyle* din çatışmasının, herhangi bir terörist saldırının izini nasıl sileriz?

Bu iş benim kafama hiiiiç ama hiç yatmadı, bence bu işe hiç girmeyelim. Biz en iyisi bu işi sssssssssiktir edelim abi, boşver.

A Nightmare Of The Cookie Monster

Dolmuş

Uzun uzun anlatabilmek istedim seni defalarca...
Uğruna onlarca satır yazı sildim buralardan...
Eğer bir gün ağaçlar boşa harcanan kağıtlar için birilerine lanet okuyacaklarsa onların başında ben olacağım senin yüzünden...
Burada olmayınca, orada da denemiştim seni...
Tam üç yıl boyunca beklerken ve yazıp yazıp silerken seni, biliyordum bir gün tekrar sileceğimi.
Ya hiç açılamadan arkadaş kalınan bir ilişkinin ardından,
Ya denenmiş ama randıman alınamamış bir ilişkinin ardından,
Ya da mutluluğa ermiş, ölüme uzanan günlerin ardından...
Hiçbiri olmadı, ne olduğuna dair de en ufak bir fikrim yok!
Fakat yoruldum,
Seni anlatan, senden ne kadar hoşlandığımı dillendiren şeyler yazamadım ayan beyan, tıpkı sana konuşamadığım gibi...
Gel gör ki anlayabileceğini umduğum sana dair, öznelerini gizlediğim bir çok şey yazdım, okudun, ruhun duymadı...
Sildiğim o yazıların hiçbirinde seni onlara yakıştıramadım, seni senin kadar güzel anlatamadığıma inandım.
Böyle satır satır yazdığıma da bakma, yazı yazamadım dediysem şiir yazıp da onun da içine sıçacak değilim hoş, içimden böyle yazasım geldi, satır satır, zırvalaya zırvalaya...
Eh biliyorsun, uyku sorunum her zaman olmuştur, yine var gördüğün üzere.
Dün sabahtan beri ayaktayım.
İşin garibi, sana seni sevdiğimden hiç bahsedememiş olmama rağmen bu yazıya başlamamın sebebi artık bu üç seneyi doldurup dörde giden senede ciddi anlamda yorulmuş ve senden bir nevi ayrılmak yani seni kafamdan atabilmekti...
Fakat yazının ortalarına doğru, takriben yedinci ya da sekizinci satırda, farkettim ki böyle bir amaçla yazı yazıyor olmak bile seni her ne kadar kafamdan atmak istesem de atamayacağımın bir göstergesi.
Muhtemelen yine gizli öznelerimin gizi sen olacaksın ileride, bu duygusal problem nihai bir sonuca bir şekilde kavuşana dek.
O yüzden ben şu an müsait bir yerde bu yazıdan inmek arzusu içerisindeyim.
Olurda buralara uğrar da görürsen şu saçmalıkları, insaf et be!
Ya da etme, muhtemelen senin neler olduğundan haberin bile yoktur...

Kaçınılamayan Başlık: Sex Bomb!

16 Nisan 2010 Cuma

Otobüse Binerken Bessssssssame Mucho Diyorum

İddaa sağolsun ne kadar acayip lig varsa hepsinin müptelası oldum lan! İngiltere'nin envayi çeşit liginde banko gördüğüm takımlar var. Misal, Stevenage, bir oyuncusunu sorsan bilmem ama galibiyet istatistiklerini ezberledim. Acayip de saplantılarım oluştu, Newcastle deplasmandaysa asla üzerine bahis koymam, gibi... Belçika'dan da Zulte Waregem bir çok kuponumda beni hayal kırıklığına uğratmadı. Valencia ise küme düşsün, mali krize kurban gitsin, adı batsın pezevenklerin. Böyle de bir bakış açım var... Ha Beşiktaş'a da ne zaman ilk yarı 0 verdiysem tuttu!

Danimarka'da yaşayan, aslen İsrail'i bir elemanın Türk olduğumu öğrendikten sonra duygulanması ve sempati duyması gibi bir ihtimal de varmış... Dedeleri Auschwitz'ten kaçtığında Türkiye'nin onlara kucak açtığını ve Türkiye sayesinde dedelerinin İsrail'e geri döndüğünden bahsetti. Demek ki o dönemki politika ve iyi niyet ile şimdiki hâlimizin farkı cidden büyük bir uçurummuş... Şimdi de her kesime kucak açıyoruz ama bu sefer oraya oturtmak için, Türkmüş/değilmiş, farketmiyor hem de!

The Pacific'in içindeki Türkiye karşıtı olduğunu söylenen diyaloğa karşı yapılan eylemin NTV'deki sayfasını görünce aklıma geldi, sonra Ekşi Sözlüğün Star'ın Şampiyonlar Ligi kampanyasına dair kendi içindeki yazarlarca yapılan eylemin başlığını görünce doruğa ulaştı bu fikrim... Bu tür eylemlerde olay anlatıldıktan ve tepki konulması gerektiğinin söylenmesi de belirtildikten sonra genelde alt metinde yer alan "Şikayet Mektubunun" şikayet edilecek kuruma yüzlerce, binlerce, ya da kaç kişiyse işte, kişi tarafından gönderilmesi komik değil mi? Mesela ben HBO ya da Star TV yönetiminde olsam, iplemem lan bunu... "Bu ne lan? İnsanlar kendi düşüncelerini yazmaktan aciz, bir de gelmişler neyi şikayet ediyorlar" diye düşünüp siktir ederim, kaale almam.

Bir de şu var ki, bir çoğuna da katılmış olmama rağmen, kafamı meşgul eden; internet üzerinden insanların adlarını, mesleklerini falan alıp bir nevi imza kampanyası yapıyorlar ya, ne kadar geçerli ki bu? Bilen var mı? Hani yazıyoruz ama... Ne?

An itibariyle United'ın mevcut genç kadrosunda gelecekte en çok yararlanılacak isimlerden biri olacağını düşündüğüm Zoran Tosic, Köln formasıyla Bochum'a golü geçirdi. Bu çocuğa dikkat, dikkat bu çocuğa...

Bir yılbaşında, bir de 1 Mayıs'ta Taksim'e çıkmayacaksın, kalan zamanlarda gayet huzur içinde çıkılabilir.

Şu "-lılık duruşu" kavramına da ziyadesiyle ayar olmaktayım. Taraftar Arda'ya tepki koymuş, hemen Bülent ve Hakan zıplamış, eski yöneticiler/başkanlar "hop!" demiş... Hıncal Uluç her zaman olduğu gibi zaten! Neymiş? Taraftara Galatasaraylılık duruşu vesaire vesaire başlayan cümleler silsilesi! Koyulan tepki ama doğrdur, ama yanlıştır farketmez, taraftar da kulübe en az başkan kadar, yönetici kadar ya da o formayı yıllarca taşımış ve terletmiş biri kadar dahildir.

Ha bak hadi Beşiktaşlılık duruşu denen bir şey var ki Seba ile doruğa çıkmış, bir çok kesim tarafından da saygı duyulmuştur da Galatasaraylının duruşu nedir allasen? Varsa da bilelim, ona göre konuşuruz...

Öğlen NtvSpor'u izlerken Basscat'in tanıtımıyla karşılaştım, iki dakika dinledim, kanalı değiştirdim. Yok kafası hilal şeklindeymiş, Cat kedi demekmiş, amaaaaaaaaaaaan!

Yekta Kopan'ın programında da (Gece-Gündüz idi sanırım) Aslı'nın "Büyümek" ile ilgili boş konuşmalarına şahit oldum. Bir kuple okuyayım istiyorsanız aklımda kaldığı kadarıyla, öhm öhm...

"... Büyüyor muyuz yoksa orta yaşa doğru mu ilerliyoruz diye düşündüm."

Düşünme.

Single olayının abartılması da komik değil mi? Bir zamanların kupon furyasına benziyor... Mega Kupon, Ultra kupon, Maxi Single...

Geçen gün bulmacanın birindeki "Neden Bilim" sorusuna "Nerden Biliim?" yazdım, o an cezai ehliyetten yırtma şansım vardı, kullanmadım.

Geçenlerde İngiltere'de Üniversite programları ile bilgi almak için Kadıköy'de bir acentaya gittim. Annem televizyonda görmüş, gidip konuşayım dedim ben de. Firmanın adını vermeyeceğim ama firma gerçekten güzel, belgeli melgeli resmi olarak danışmanlık veren ve danışmanlıktan da ücret almayan bir firma. (Bir cümle içerisinde yüzlerce kez firma demek...) Anlattı adam, aradığım şartları, benim not ortalamalarım ile bulabileceğim okulları, dil kurslarını falan anlattı... Sonra dedi ki, herhangi bir sorun için ben MSN adresimi veriyorum, istediğiniz her vakit herhangi bir sorunla karşılaştığınızda bana ulaşabiliyorsunuz ve biz o sorunu halletmek için oradaki yetkililer ile irtibata geçerek size yardımcı oluyoruz vs. vs. MSN'i açtı, isim kısmında firma adı ve yanında da şu yazıyordu, "(Y)Bir masum MOR MENEKŞE ağlıyor mu ne?(Y)" tebessüm etmeyeydim de ne edeydim, nasıl nasıl edeydim?

Berç ismi benim için inanılmaz bir şok olmuştu, Aybers diye isimle de karşılaştım. E ne duruyorsunuz? Vurun, öldürün beni... Aybers ne ya? Berk biliyordur gerçi, Buca'da bir lisenin de adıymış. Aybers...

Samed ile dışarıda ne zaman Arsenal maçı seyrediyor olsak Nasri ekrana gelince, "Berk... ehehe..." diyip izlemeye devam ediyoruz.

Geçenlerde sevgili Şeker abi ile karşılaştık, hemen aldık teyzenin kıraathanesine, bir çay ısmarladık, döktü. "Bu ne ya?" dedik... "Bu ne laubalilik kardeşim, ağabey dedik, bağrımıza bastık yaptığın şeye bak" dedik... Aldık araya, bir sağdan, bir soldan, bir sağdan, bir soldan... Nasıl indiriyoruz ama, yumruk, tekme, aparkat, kaçakkat, sakatat, antrikot, diz kapağı, çapraz yan bağlar... Kayhan abi geldi, sakinleştirdi de öyle kurtuldu elimizden. Bak nasıl titriyor ellerim hâlâ.

Manchester derbisinden ümitliyim, yeter ki Bayern karşısına çıktığımız kadro ile çıkalım sahaya...

Bayern maçından sonra Evra'nın Rafael'e sahip çıkması çok hoşuma gitti, "that's the spirit lan! woo-hoo!" diye bağırmak vasıtasıyla doksan derecelik açıyla hizalanan sağ kolumu, elimi de yumruk şekline soktuktan sonra kendime çektim. Gözlerim sevinçten sıkılmak vasıtasıyla büzüşük ve kapalı, vücudum da ana rahmine olan özlemi sembolize eder vaziyetteydi.

Liverpool da resmen satışa çıkarılmış, Liverpool'lular için takımı geri almak adına bir şans... Bizim Glazer'lar satmıyorlar ki!

Yitiiiiiik sevdam, gidiiiiiik aşkım...

Eyvallah.

Love 90's

Yazının ana teması geçenlerde VH1'ın 90'lar derlemesinde karşıma çıktığı anda yüzümde gerizekalı bir tebessüme neden olan şarkı... Scatman John'ın Scatman şarkısından bahsediyorum. Scatman'in şarkılarındaki gereksiz gözüken bidi bidi bap baplara bir anlam katan bilgi ise kekeme oluşuymuş. John Paul Larkin'i (nam-ı diğer Scatman John) de böylece anmış olalım zira kanserden hayatını kaybedeli 11 yıl olmuş, ben yeni öğrendim mesela...

Ha bir de ben bu adamı zenci sanıyordum, beyaz çıktı lan. Klibini hiç görmemiştim... Hemen yetkili mercileri mail yağmuruna tuttum yaşadığım hayal kırıklığına dair, "Zenci sanıyordum, beyaz çıktı lan!" dedim, forumlara da postladım.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Mickael "Fatma Akçiçek" Pietrus


Bu Maç Evde İzlenir!

Kumandanım Hüsamettin


-Yakala!
-Yakaladım!
-Kaldır!
-Kaldırdım!
-Yürü!
-Yürüyemiyorum!
-Ben de!

Ahan da devamı.

Ukteyi veren: Hafif Müzik

13 Nisan 2010 Salı

Bu Maç Evde İzlenir OST #11: Ispanak Böreği


Baktım, bayağıdır OST yapmıyoruz. Hazır Batı Avrupa ve Amerika nostaljik, saykodelik, çıldıray Türk şarkılarını yeni yeni tanımaya başlamışken bi liste patlatayım dedim. Ahan da liste:

  • Mustafa Özkent - Zeytinyağlı Yiyemem
  • Moğollar - Alageyik Destanı
  • Selda Bagcan - Yaz Gazeteci Yaz
  • Barış Manço - Dağlar Dağlar
  • Siluetler - Lorke Lorke
  • Erkin Koray - Yagmur
  • Ersen ve Dadaşlar - Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm
  • Beyaz Kelebekler - Sen Gidince Bak Neler Oldu
  • 3 Hürel - Ağlarsa Anam Ağlar
  • Esin Afşar - Zühtü
Bu da bonus, Cem Karaca, 1993 Gülhane Parkı Konseri, doğal olarak Ceviz Ağacı.

Türkiye'nin Anayasa'yla İmtihanı

Darbe sonrası bahşedilen ve son 26 senedir başımıza musallat olan her yobaz belada baş rolü oynayan 1984 Anayasa'sı sonunda değiştiriliyor. Ama kim tarafından? Öğrencileri darağacında asarak, öğretmenleri içeri atarak coğrafyaya postal izini bırakan askeri yönetimin anayasasını, eşcinselliğin hastalık olduğunu düşünenler, Cumhurbaşkanını, soyunu Ermeni olmakla suçlayanlar, Hrant Dink'i çok fazla konuşmuş olmakla itham edenler değiştiriyor.

Bir katilin suçu cezasız kaldığında, bir ormanın yerinde hilkat garibesi bir otel yükseldiğinde, bir öğrenci okula cebinde bıçakla gelebildiğinde bu bir yasanın sorunudur. Bir meczup Osmanbey'de sokak ortasında bir Ermeni'yi öldürmenin vatan borcu olduğunu ve bunun yanına kalacağını düşündüğünde, bir belediye başkanı "Emek Sineması'nı kurtarmak için yıkmamız gerek" dediğinde, bir öğretmen öğrencisini, Alevi olduğu için dövdüğünde ve "Bütün Kürt'ler PKK'lıdır" dediğinde... bu bir anayasa sorunudur. Size tutacağınız tarafı, sıklaştıracağınız safı, seçeceğiniz cepheyi söylemeye çalışmıyorum. Sadece kulak kesilin, ilgi gösterin, dikkat edin...


KANUN ÖNÜNDE

Kanun önünde bir kapıcı durmaktadır. Bu kapıcıya taşradan bir adam gelir, kanundan içeri girmek ister. Ama kapıcı, kendisini şimdilik içeri koyveremeyeceğini söyler. Adam düşünüp taşınır, ileride girip giremeyeceğini sorar: 'Belki', der kapıcı 'ama şimdi giremezsin.' Kapı her zamanki gibi açık durduğundan ve Kapıcı o sırada kenara çekildiğinden adam eğilir ve kapıdan içeri bakmak ister. Bunu fark eden Kapıcı gülerek der ki: 'Madem bu kadar istiyorsun, olmaz dememe aldırma, bir dene bakalım. Ancak unutma ki, ben güçlü bir kapıcıyım ve kapıcıların da yalnızca en küçüğüyüm. Ama her salon başında bir başka kapıcı vardır, biri de ötekinden güçlüdür. Daha üçüncüsünü görmeye ben bile dayanamam.' Taşralı adam böylesi güçlüklerle karşılaşacağını ummamıştır. Nihayet 'kanun kapısı herkese ve her vakit açık bulunması gerekir', diye düşünür. Ama üzerindeki kürk paltoyla Kapıcı'yı daha bir dikkatle süzüp onun iri ve sivri burnunu, uzun ve seyrek kara tatar sakalını görünce, en iyisi giriş iznini koparıncaya kadar beklemeye karar verir. Kapıcı bir tabure uzatır adama ve onu kapının yanıbaşına oturtur. Günler ve aylar boyu burada oturur adam. Pek çok kez içeri koyverilsin diye uğraşır, yalvarıp yakarmalarıyla usandırır Kapıcı'yı. Kapıcı, adamı sık sık küçük çapta sorgulamalardan geçirir; ona yeri yurdu ve daha başka konularda sorular sorar, ama büyük kişilerinki gibi bir kayıtsızlıkla sorulan sorulan sorulardır bunlar ve her sorgulamanın sonunda Kapıcı, adama henüz kendisini içeri koyveremeyeceğini yeniden açıklar. Bu yolculuğa koyulurken yanına bir sürü şey alan adam, Kapıcı'yı rüşvetle kandıracağım diye, pek değerli olmalarına bakmayarak bunların tümünü çıkarır elden. Hani Kapıcı verilenlerin hepsini alır, ama bir yandan da: ' Bunları alıyorum ki, bak şu yola da başvuracaktım, unuttum sanmayasın' der. Taşralı Adam yıllar yılı, neredeyse aralıksız, gözetler durur Kapıcı'yı. Öteki kapıcıları unutur da bu ilk kapıcıyı kanundan içeri girmesine tek engel gibi görür. Onu karşısına çıkaran uğursuz rastlantıya ilk yıllar yüksek sesle lanetler savurur; derken yaşlanır giderek, kendi kendine homurdanıp söylenir. Zamanla çocuklaşır ve yıllar yılı Kapıcı'ya bakıp dururken, onun paltosunun kürk yakasındaki pireleri de keşfettiğinden, pirelere bile kendisine yardım etmeleri, Kapıcı'nın gönlünü yapmaları için dil döker. Sonunda gözlerinin feri zayıflar; çevresinin gerçekten mi karanlığa gömüldüğünü, yoksa sadece gözlerinin mi kendisini yanılttığını bilemez olur. Ama buna karşılık bir parıltı fark eder karanlıkta; öylesine bir parıltı ki, bütün görkemiyle kanun kapısından dışarı vurmaktadır. Artık pek bir ömrü kalmamıştır adamın. Ölmeden önce, kapı önünde geçen bütün zaman içindeki yaşantıları kafasında toplanıp şimdiye kadar Kapıcı'ya sormadığı bir soruya dönüşür. Giderek taşlaşan vücuduyla doğrulup kalkamadığından, Kapıcı'ya el eder. Aradaki boy farkı zamanla Taşralı Adam aleyhine bir hayli değiştiğinden, adama doğru iyice eğilmek zorunda kalır Kapıcı: 'Hala nedir öğrenmek istediğin bakalım? ' diye sorar. 'Amma da açgözlüymüşsün!' der. Adam bunun üzerine: ' Benim bildiğim herkes kanuna varmak için çaba harcar. Peki, nasıl oluyor da, bunca yıl benden başkası girmek istemedi bu kapıdan?' diye sorar. Kapıcı, adamın artık son anlarını yaşadığını görür. Onun gittikçe sağırlaşan kulaklarına sesini işittirebilmek için var gücüyle haykırır: 'Bu kapıdan senden başkası giremezdi, çünkü yalnız senin içindi kapı. Gideyim de kapayayım artık.'

FRANZ KAFKA