14 Aralık 2010 Salı

Şili'li Madenciler Old Trafford'da

Şili'de bir maden göçüğünde günlerce mahsur kaldıktan sonra kurtarılan maden işçileri dün gece Manchester United'ın özel konukları olarak Manchester'da ağırlandılar. Bu konuda daveti yapan esas kişi de babası da bir maden işçisi olan Sir Bobby Charlton'mış bu arada. Şili'li madenciler Arsenal maçı öncesi Manchester United idmanını ziyaret edip imza aldıktan sonra Old Trafford'da maçı izlediler. Adamlar kurtulduklarından beri gerçekten hayatları değişti.

Fotoğraf: Guardian

10 Aralık 2010 Cuma

En İyi 10 Sophie Ellis Bextor Şarkısı


Sophie Ellis Bextor'a olan sevdamı anlatmaya başlasam, blogu bir gün kapatmak zorunda kalırız. O yüzden müziğe kendimizi veriyoruz. Konserden önce ısınmalık.

10- Take Me Home (Read My Lips)
9- Today's The Sun's On Us (Trip The Light Fantastic)
8- Music Gets The Best Of Me (Read My Lips)
7- Me and My Imagşnation (Trip The Light Fantastic)
6- Bittersweet (Make A Scene)
5- Catch You (Trip The Light Fantastic)
4- Murder On The Dancefloor (Read My Lips)
3- Groovejet (Read My Lips)
2- Mixed Up World (Shoot From The Hip)
1- Get Over You (Read My Lips)

Bonus: Freemasons feat Sophie Ellis Bextor - Heartbreak Make Me A Dancer








9 Aralık 2010 Perşembe

Saras, El-Amin, Rubio


Fenerbahçe'nin Euroleague maçları benim için ilgi çekici hikayeler barındırmaya devam ediyor. Önceki hafta Saras'ın geri dönüşü ve El-Amin'i izlemek maç öncesi yeterince heyecan vericiydi. Bu haftanın menüsünde de Ricky Rubio'yu canlı izlemek var ki hem kendisi hem de o ne durumda olursa olsun müthiş heyecan verici bir olay bu benim açımdan (Derken maçtan önceki gün itibariyle oluşan bir durumdan dolayı maça gidemiyorum, oh shit denir ancak buna). Bunun sebebi de onun oyunculuğundan öte 8 Ocak 2008'de tanık olduğum o muazzam performanstan geliyor. O maça geçmeden önce Saras hakkında da iki kelam laf etmemek olmaz.

Hala içten içe kızgınımdır Jasikevicius'a, onun gibi çok özel birini beş senedir adam gibi izlemekten mahkumuz neredeyse. PAO ile belki tekrar Euroleague şampiyonluğu yaşadı falan ama onun değerinin gerçekten bilindiği bir yere gitmedi. Aynısını NBA'e giderken de yaşamıştı, onun rekabetçi ruhuna uygun, o zaman için başarıya daha yakın bir takım seçti kendine pek uygun olmasa da... Sonrası malum, onu kenarda her gördüğümde ben de bir of çektim derinden. Panathinaikos kararı bu kadar zamandır oynamayan bir oyuncu için kötüydü özellikle. Ona zirve yaptırmış bir coach ve oyun sistemini seçmedi ki yeşilleri Avrupa şampiyonu yapan adam olmasına rağmen ona hiç uygun olmayan bu ortamda ne yaptığını sorguladım sadece. Gerçi kendi içinde de yeterince karışıklığa her zaman açık, hatta ona zirve yaptıran coach Pini Gershon'un "Benim Jasikevicius'a ihtiyacım yok çünkü elimde Lynn Greer var." dediği bir ortama gitmemek de kendi içinde çok kötü sayılmayabilir başka bir açıdan bakınca. Onun Yunanistan serüvenine dair isteyenler şu leziz yazıya da bir göz atabilirler bu arada.

Kimilerine göre Euroleague'de binbir türlü sorunla uğraşan Cibona'dan sonraki en kötü takıma gitti birkaç hafta önce Saras, profesyonel kariyerine başladığı yere, en önemlisi de ondan yararlanmayı bilecek ve ona ihtiyaç duyan bir yere. Hiç hazır olmadan ve ligin en etkili dış savunmalarından birine karşı adam gibi süre aldığı ilk maçında yaptıklarından sonra o kaybettiğimiz yıllara tekrar yandım. Cemal Nalga'yı Petravicius'un gelişmiş modeli gibi gösteren bir adama ne denir ki? Iron Maiden'ın şaheserlerinden Wasted Years bile ne yazık ki bu noktada benim ihtiyaçlarıma cevap vermiyor. Rytas'a umut götürse de Saras, Top 16 için umutlar fazla değil ve sonraki aşamada başka bir takımla anlaşabileceğinden bahsediliyor eğer Rytas elenirse. Fazla vakti kalmamışken, onu seyredebildiğimiz her dakika önemli bir nimet artık, kıymetini bilecek bir yere gitmesini isterim Jasi'nin. Hepsinden önemlisi de Eurobasket öncesi kendini hazır tutsun istiyorum, oynaması lazım ülkesinde, en azından milli takıma güzel bir veda için. Zaten manitadan da ayrıldı, oynamaması için böylece benim gözümde tatminkar bir sebep de kalmadı. Yoksa tescilli dünya güzeli bir eşin varken, gelip üç ay kamp yapacaksın, sonra FIBA'nın keyfi düdükleriyle yolun kesilecek falan, ne işim var kanka ben de gelmem hani...


Rytas izlemek Saras kadar El-Amin'i izlemek için de bir şanstı. 2000'lerin ilk yarısındaki Beşiktaş'ın basketbolda baş kaldıran tavrının simgesidir herşeyden önce bu adam ki top oynayışına ayrıca hastasıyız zaten. Bu topraklarda aslında takımı oynatma özelliği bana göre kesinlikle skorerliğinin önünde de olsa atıcı guard olarak benimsenmiştir ki Telekom'daki anlatılmaz izlenir E-Sunt sistemi ile (tribute to Herr Pekdoğru) bunu çok anlamsız bulmasam da Beşiktaş'ta onu biraz olsun takip edenlerin benle aynı görüşü paylaşacağını düşünüyorum. Telekom döneminin zirve maçında da bulunmuş olmak ise unutamayacağım harika bir anı olarak kalacak bende. Herhangi bir ademoğlunun hayat enerjisini sömürebilecek akademik hayatımın en psikopat döneminin finallerinin ortasında gittiğim maçın beklentilerimi fazlasıyla karşılayabilmesinden nasıl bir maç yaşandığını tezahür edebilirsiniz sanırım. El Amin'in boş geçtiği ikinci yarıda attığı 33 sayı açıklanabilir bir şey değil. Tek başına o sezon ACB'yi de kazansa, Euroleague oynasa Final Four da yapsa sürpriz olmayacak, Kral Kupası'nı kazanmış, Avrupa'nın pek çok önemli takımını yirmilere yatırarak mağlup etmiş bir takımı nasıl darmadağın ettiğini görmek cidden paha biçilmezdi. Badalona'nın o sezon Avrupa'da kaybettiği tek maçtır ayrıca. O maça dair kafamdaki en unutulmaz an ise Barton'la Lavina'nın El-Amin'in bir basketinden sonra topu oyuna sokma sırasında birbirlerine biraz sinir, biraz şaşkınlık ama en çok da çaresizlik içindeki bakışlarıdır.

Batuhan, ilk maçında 90+5'de galibiyet golünü getirince sevinçten kendimden geçmiştim. Yalnız sevincim galibiyete değildi pek, daha çok Batuhan'ın çok önemli bir oyuncu olacağına inanmıştım o gün. Bazı özel isimler, mucizevi şeyleri yapabilecek şekilde yaratılırlar sanki, kariyerlerinin ilk parlama noktalarında da böyle özel şeylerin olduğu çoktur, o günkü sevincimin asıl sebebi de bu biraz batıl inanç tarzı yaklaşımımdı. (Batuhan'ın sonrasında geldiği konumu açıklayan en mantıklı komplo teorisi bana göre kendisinin o dönemler Gürkan Efendi'nin en sevdiği topçular shortlist'ine girmesidir.) Ricky Rubio da bu isimlerden biri sanki. İsmini ilk kez duyurduğu Avrupa Yıldızlar Şampiyonası'nda iki kez triple-double, bir kez de quadruple-double yapan, bununla da yetinmeyip final maçında 51 sayı, 24 ribaund, 12 asist, 7 top çalma ile oynayan ama daha da acayibi son saniyede orta sahadan maçı uzatmaya götüren basketi atan çocuktur o. O seviyede müthiş istatistikler yapanlar Enes Kanter ve Kosta Koufos örneklerinde de olduğu gibi genellikle pota altında oynayan kocaoğlanlardır. Bu sefer ise oyun kuruculuk meziyetleri diğer özelliklerinden çok daha fazla ilgi çeken bir oyuncunun olması büyük bir heyecan duymak için ziyadesiyle yeterliydi.



Son birkaç ay kendisi için pek iyi gitmese de ben hala çok büyük bir oyuncu olacağını düşünüyorum onun. Raul Lopez ilk çıktığında bile oyun kurucu pozisyonunda çok güçlü olacağı düşünülen İspanya'da onu geçeceği öngörülen Estudiantes'in fazla spektaküler çocuğu "İspanyol Çikolata" Sergio Rodriguez'den sonra ondan da üstün birinin ufukta görülmesiyle, bu kadar kısa sürede bu kadar çok muazzam guard'ın çıktığı bir yer olarak İspanya'nın basketbol tanrılarınca kutsanmış yer olduğunu düşünmememiz mümkün değildi. Sonrası ne olur orası ayrı bir konu ama geçen sezon adeta kusursuzluğu tanımlayan Barcelona'nın onun düşüşü sonrası geldiği durum bile onun değeri için bir gösterge.

8 Ocak 2008 akşamı salona finalden çıkıp uçarak gitmeye çalışmıştım, Badalona bench'inin arkasında oturup Rubio'nun tüm hareketlerini takip etmekti kafamdaki tek şey. Bir daha canlı izleme şansına erişip erişmeyeceğimin belirsiz olduğu özel bir adamı izlemek kadar kenara gelince nasıl high-five yaptığından (Murat Murathanoğlu'na rep bu arada, onun aksanıyla düşünün burada.), molada tahtaya çizileni nasıl takip ettiğine kadar her detay ilgi çekiciydi benim açımdan ki zaten bir spor seyircisi olarak özellikle de basketbolda sahada sürekli detayları kovalayan, bunlar üzerine düşünmekten ayrı bir zevk alan biri olarak onun konumu ilgimi biraz daha artırıyordu sadece. Ersan İlyasova'yı ilk kez izlediğimdekine benzer şeyler vardı aklımda öncelikle, Ulus'ta metro durağından çıkarken. Bilet baskısı yapan Ankaragüçlüler'e karşı bir daha sanırım hiç o günkü kadar umursamaz olmadım, o derece maçın heyecanı vardı bende. Salona girmemle beraber maç öncesi planlarımın patladığının farkına vardım, Telekom çevre okullardan topladığı veletleri oturmayı planladığım yere tıkıştırmış, yanlarında kadın öğretmenler de var, oraya sızmak mümkün değil. ULEB'in sitesinde görünen 2000 kişilik seyirci rakamına bile yetecek kadar çocuğun maç öncesi yaptığı gürültü sanırım öngörülmüş bir rakibi yıpratma planıydı ama daha çok onların dışında salona gelenleri bayıltmada başarılıydı. İstediğim yere oturmak mümkün olmayınca tam karşıya oturayım dedim, karşıdan izleyelim bu çocuğu. Şans da bu ki stretching'de tam önümüze denk geldi Rubio. Millet ısınırken, adam kenarda bacağına birşeyler sardırıyor falan, önce tırstık adam sakat mı acaba diye. Charlotte Bobcats'in sanırım Türkiye'deki tek temsilcisi Burak Davran'la haftalar öncesinde konuşmaya başladığımız maçın, sınavının saatiyle çakışması sonucu gelemeyişiyle o akşam, ahı tuttu adamın dedim içimden. Sonra suratındaki rahatlığı ve kendine güveni gördüm, rahatladım. İki dakika sonra da çıktı o da şut atmaya zaten. Şut atarken bacaklarının yerden ayrılmak bir yana fazla hareket etmemesi dış şutu ile ilgili defosunun sebebini açıklıyordu bir bakıma, çok çalışarak bile şutunu geliştirmesinin çok kolay olmayabileceğini söyledi maça beraber gittiğim arkadaşım ki yıldızlarda Ülker'de oynamış, Zaza Pachulia'nın gelişi sonrası basketbol kariyeri bitmiş biridir. Devre arasında bu maç bitti abi deyip, Tavacı Recep'e kaçtığı için hissettiği pişmanlıksa sanırın bir ömür boyu silinmeyecek. Neyse maç başladı ve 20 dakika boyunca salonda herkesin ağzı açık izleyeceği resital başladı. Eğer Ertem Şener maçı anlatıyor olsaydı, Ronaldinho'yu Rooney'i falan Erdem Türetken'i anlatıyor gibi anlattığını düşünürdünüz muhtemelen. Gerçi hala yıldız milli takımla Avrupa şampiyonluğunu nasıl yaşadığını çözemediğim, savunmayı boşver yeeeaaa, hızlı hücum yapalım, göze hoş gelen basketbol bu diye kafa ütüleyen Levent Topsakal'ın yorumculuğu da muhtemelen fazla aratmamıştır Ertem Şener'i.

Sahada olduğu ve olmadığı dakikalarda takımının oyunu bu kadar fark eden az adam bulunur ama böyle bir oyun zekasını ve saha görüşünü hayatım boyunca görmedim kesinlikle. Herşeyin bu kadar farkında, savunmanın yapabileceği hamleleri onun gibi düşünüp, tüm ihtimalleri değerlendiren, en iyi kararı alan ve tüm bunları saniyeden kısa bir sürede yapan birine tanık olmadım henüz. Gözler her saniye fıldır fıldır, yaptığınız en ufak bir hatayı bile anında cezalandırıyor. Daha da önemlisi o hataya sizi o kadar kolay zorlayabiliyor ki hayretler içinde kalıyorsunuz. O gün maçın gidişatını El-Amin'den çok onun faul problemine girmesi belirledi, özellikle El-Amin'in sazı eline almasıyla birlikte, o da dördüncü faulünü alıp kenara gelirken havluyu fırlattığı anda maçın nasıl sonuçlanacağına dair bir fikir sahibi olmuştuk. Sonrası ise yukarıda anlattığım hikaye... Bambaşka bir adam bu Ricky, Jasikevicius'ın bıraktığı noktada devralması gereken, herşeyden de öte büyük işler başarması gerektiğine inandıracak kadar özel, bir an önce düzelmesini çok istiyorum bu çocuğun bu yüzden de. Vamos Ricky!!!


5 Aralık 2010 Pazar

LeBron @ Cleveland


Daha fazlası için; kaynak.