30 Haziran 2010 Çarşamba

Geleceği Yazamayanlar vol. 6

7 yıl sonra Wimledon finali Federer olmadan oynanacak. Wimbledon'u Federer'in evi olarak kabul ettiğimiz varsayılınca biraz öksüz bir final olacak demek yanlış olmaz. 7 yıl önce Sampras'i yenerek başlayan hanedanlık belki de ilk kez bu kadar zamanının geçmek üzere olduğunu işaret ediyor. Çeyrek finalde Ekselansları Federer'i 3-1'le geçen Tomas Berdych yarı finale çıktı.

Bu arada Federer'le birlikte Nike'ın "Write The Future" reklamında oynayan tüm sporcular birer birer dökülmeye devam ediyor. Ribery, Ronaldo, Rooney, Cannavaro, Drogba derken Federer de 6. kurbanı oldu reklamın. Ne uğursuz reklammış! Herkesi anlarım da Federer'i Wimbledon'dan eleyebildiğine göre bu reklamda büyü olmalı!

Nike: Geleceği Sen Yaz



LeBron Mania

Bak Onu İyi Dedin

Fotoğraf: Reuters

İspanya 1 - 0 Portekiz

Fotoğraf: Getty

Cristiano Ronaldo Biliyor!

Atamayana atarlar!

Güzel, seyirlik bir karşılaşma oldu. İspanya'nın golüne kadar olan pozisyonlar arasında gole en çok yaklaşılan ataklar hep Portekiz'den geldi. İspanya da o sıralarda Ramos ile kanatlardan yükleniyordu fakat kafaya yükselenler Xavi ve Iniesta olunca tabi ki sonuç hüsran oluyordu. Orta sahada baskılı, hakim ama hücumda etkisiz gözüküyorlardı gözüme.

Cristiano Ronaldo pek oyunda yoktu. Bu dünya kupası zaten hüsranların turnuvası oluyor. Favoriler eleniyor, iyi performanslar beklediğin oyuncular tel tel dökülüyor... Ronaldo da onlardan biriydi işte, yapacak bir şey yok. Sebebi ama teknik direktör ama Paris Hilton'dur, farketmez.

Atamayana atıyorlar böyle işte...

29 Haziran 2010 Salı

Paraguay Kaçar!

Güney Amerika tam gaz devam... Turnuvanın en sıkıcı maçlarından biriydi, belki de en sıkıcısı. En azından uzun zamandır görmek istediğimiz penaltıları izlemiş olduk. Paraguay kazandı ama işi uzatmalara götürerek tek kötülüğü benim mis gibi kupona yapmış oldu. Bir de şu yıllardır kaçan penaltıların üstüne hala penaltıyı doksana asıcam diye kaçıran adamları anlamıyorum. Lucas Barrios güzel insan.

Run Messi Run

Bkz. bokunu çıkarmak

Fotoğraf: Getty Images

Run Kaka Run

Fotoğraf: Getty Images

Run Lucio Run

Fotoğraf: Getty Images

Bilader Rahatsız Mısın?

Fotoğraf: AP

28 Haziran 2010 Pazartesi

Teşekkürler Şili

Şili beklenen etkiyi yapamadı. Grup maçlarındaki o güzel ve heyecan verici futbol bugün Brezilya karşısında sahada yoktu malesef. Bielsa ve o güzel futbolun heyecanına Şili'yi destekledik ama bir kez daha sevdiğimiz bir takımı uğurlamak zorunda kaldık. İspanya maçında cezalı duruma düşen Medel ve Pomce bugün önemli eksiklerdi Şili'de. Lucio'nun ortalığı temizleyerek Juan'ı rahatlattığı pozisyonda gelen golle moraller bozuldu ve hemen arkasından da Fabiano bu güzel hikayeye son verdi. Yine de Şili'ye ve Bielsa'ya sonsuz sevgiler, saygılar.

Brezilya takımının tek sıkıntısı (Sergen Yalçın effect) Dunga'nın kıyafet seçimleri. Koskoca dünya kupası oynanıyor adam hala mahallede camiden eve gidip gelen amcalar gibi giyiniyor. Brezilya federasyonu ya bu adama güzel bi İtalyan takım çeksin ya da Nike bi takım eşofman hediye etsin. Bu turnuva o kıyafetlerle bitmez Dunga.

Robben

Hollanda'da grup maçlarını pas geçen Robben 2.turda takıma döndü ve ilk maçta etkisini gösterdi. Hollanda her zaman bildiğimiz Hollanda'dan biraz farklı ama bu sefer yere daha sağlam basan bir takımlar. Slovakya'da da Ankaragücü'nün forveti Wittek turnuvanın yıldızlarından biri oldu resmen. Gökçekler sandığımızdan daha akıllıca bir hareketle sezon öncesi bonservisini almışlar. Turnuva sonrası iyi teklifler gelebilir.

Burda da fanatik Hollanda'lı arkadaşımız Oğuz Başkaya'nın amcasını görüyoruz. Her zamanki gibi Hollanda tribünlerinde yerini almış. Hup Holland hup!

Güney Afrika'dan Kareler

Grup maçları bitmiş, hatta ikinci tur maçları yarılanmışken Boston.com'un yayınladığı resimlerle devam edelim. Ben bu post için Paraguaylı ablamızı seçtim, evet.

Fotoğraf: AP

Halamın Bıyığı Olsaydı?

Almanya-İngiltere maçı sonunda skora bakıp da, İngiltere'nin verilmeyen boru gibi golünün sonucu değiştirmeyeceğini savunmak, "Halamın bıyığı olsaydı..." edebiyatı kadar saçma. Nasıl bir taraf gol verilseydi şunlar şunlar olabilir diyorsa diğer taraf da aksini söyleyebilir. Ama hiçbirinin olacağının garantisi yoktur. Burada konuşulması gereken çok net bir skandalın olduğu ve uzun yıllar unutulmayacağı. Soyunma odasına 2-2 girecek olan İngiltere, ikinci yarıya yenik değil dengede girecek ve buna göre sahaya çıkacaktı, ona göre oynayacaktı. Belki yine Almanya'nın galibiyetiyle bitecekti, bilemeyiz, bilemezsiniz. O maçta nasıl bir skandal olduysa, aynı gün bir diğer maçta da yaşandı, rezalet. Arjantin maç öncesi mutlak favori, kabul ama yine bir hakem hatası sonuca etki etmiş oldu. Pozisyonun tekrarı dev ekranda verildikten sonra bile kararından caymadı yan hakem, bravo. Halamın bıyığı yapayım; Guardado'nun nefis şutunda top dışarı falso almasaydı... Olmuyor işte, Meksika 1-0 öne geçtikten sonra neler olacağını biliyor muyuz? Sonuç ne olursa olsun İngiltere ve Meksika'nın hakkı yenmiştir. Burada Almanya ve Arjantin'in galibiyetleri küçümsenemez tabi ama bambaşka sonuçlar da olabilirdi... Ben bilemem, siz de bilemezsiniz...

27 Haziran 2010 Pazar

TV Is Not The Answer

Voodoo Bebeği Messi

Fotoğraf: AP

Arjantin 3 - 1 Meksika

Fotoğraf: Getty Images

Almanlık Ne Güzel #2

2001 Münih'in anılarıyla geçtik ekran karşısına. Maç sonu Lineker geyikleri her tarafı alıp götürmesin diye bile İngiltere desteklenirdi ama Rooney, Gerrard gibi adamlar varken kendi adıma zaten pek sevmediğim Almanya'yı destekleyemezdim. İngiltere elemelerdeki İngiltere değildi, Rooney'in sezon içindeki Rooney'le alakası yoktu vs. ama bu İngiltere de bir yerde patlayacak artık diye düşünüyordum. Bunun için de Almanya'dan daha güzel maç olamazdı heralde İngilizler için. Ama beklenilenlerin hiçbirisi olmadı İngiltere adına.

Tamamı Premier Lig futbolcularından oluşan bir takımın bu kadar temposuz oynamasını aklım almıyor. Daha doğrusu sahada premier ligdeki maçlarla en ufak bir alakası olmayan bir takımın olması benim canımı sıkan. Kaldı ki bu adamlar Premier Lig'in en iyi oyuncularından oluşuyor çoğunlukla. Tabii burdaki en önemli etken Capello sanırım. Bugüne kadar elindeki kariyere laf eden çarpılır ama şu turnuvadan ve özellikle maçtan sonra yerden yere vuracaklar kendisini. Premier Lig temposunun yanına bile yaklaşamamasını yine anlayabiliriz ama bugün yenilen goller de "E hani nerde kaldı bunun İtalyanlığı?" dedirtiyor. Maç 2-1 ve dakika 60 iken geride sadece bir adam bırakarak Lampard'ın kaleye şut atacağı dünden belli olan bir frikiğe topyekün gitmek Mehmet Özdilek ve Antalyaspor'un bile beceremediği bir iş. Yazık.

Tabii sadece Capello'ya laf etmekle geçiştirilemez bu kepazelik. Terry, Upson ve James üçlüsü, Almanya resmen gole giderken sarı kart uğruna adamı faulle durdurmayı akıl edemeyen Johnson diye gider. Yarından itibaren İngilizler ağır bombalayacaklar Capello'yu, Rooney'i, Terry'i ve tüm takımı. Bu mağlubiyet de sanırım en çok hakemin işine gelecek çünkü bu maçın ardından kendisinin üzerindeki ilgi bir hayli azalacak ama İngilizler'in onu da unutacağını sanmıyorum. Onun da sırası gelecektir ki gelmeli de. O gol verilseydi geyiklerine girmeye gerek yok ama Dünya Kupası 2.tur maçında yarım metreyi görmeyen hakem de olmaz.

Almanya bu galibiyetle iyi sükse yaptı fakat bir sonraki turda Arjantin 2006'nın hesabını görecektir diye umut ediyoruz.

Almanya 4 - 1 İngiltere

Fotoğraf: Reuters

Oops, System Error!

Foto: Reuters

26 Haziran 2010 Cumartesi

Kobe Bryant Afrika'da

Nba'de sezon biter bitmez oyuncular tatillerine başladı. Lakers'lı oyunculardan Sasha Vujacic sevgilisi Sharapova'yı izlemek için Wimbledon yollarını tuttu, Kobe Bryant da Amerika Milli Takımı'nı desteklemek üzere Afrika'ya ulaşmış bugün. Formasını da çekip tribündeki yerini almış. Yalnız şu an için pek uğurlu geldiğini söylemek zor, Gana 1-0 önde. Fakat 2008 Türkiye havası yakalayan "Comeback Kings" bu maçı alacaktır diye düşünüyorum.

Luis Suarez

Suarez'in golüyle Uruguay çeyrek finalde. Güney Amerika takımları tam gaz devam ediyorlar turnuvaya. Korkum şu ki; Şili Brezilya'ya karşı oynamak zorunda kaldığı için turnuvaya veda edebilir. Forza Şili.

Bu güzel fotoğraf da BBC'den.

25 Haziran 2010 Cuma

Fabio Capello



Slovenya maçından Fabio Capello görüntüleri...

John Isner vs Nicolas Mahut Vol. III

Fotoğraf: Getty

ESPN: NBA Draft 2010



Directed by Sammy Silver, Written by Natalie Jowett Antley Goose, DP By Jeff Sutch, ESPN/NBA/MRB Production/The Electric Elephant: Narration & Music by Michael Buble

24 Haziran 2010 Perşembe

Scudetto, Game Over!

Fotoğraflar: Reuters

John Isner vs Nicolas Mahut Vol.II

Foto: Alastair Grant/AP

Foto: Oli Scarff/Getty Images

Foto: Paul Childs/Action Images

Yukarıdaki kareler düne ait. Bir an hiç bitmeyecekmiş gibi gelse de 70-68'le skor tabelasında Isner, pek çok kişiye göre de iki tenisçinin birlikte kazandığı tarihi maç bugün sona erdi.

Resimler guardian.co.uk'den

23 Haziran 2010 Çarşamba

John Isner vs Nicolas Mahut

Wimbledon'da dün başlayan, bugün devam eden ancak havanın kararması sebebiyle yarına sarkan tenis tarihinin en uzun maçında, skorbordun bozulmadan önceki son hali. Yarın 59-59'dan devam edecek...

Fotoğraf: Reuters

Bill Russell

Foto: Dick Raphael/NBAE via Getty Images


Game 7, 1969 NBA Finals. The Lakers have lost six NBA Finals to the Boston Celtics, but for the first time in the history of the rivalry the L.A. guys have home-court advantage. Game 7 is being played in the Forum.

Lakers owner Jack Kent Cooke is so sure that his team is finally going to win a title that he orders the rafters filled with balloons. As soon as the Lakers win, Cooke wants the balloons released as his pep band plays “Happy Days Are Here Again.”

Celtics player/coach Bill Russell walks into the Forum before the game, looks up in the rafters and says, “Those balloons are gonna stay up there a hell of a long time.”

To this day, Jerry West remains furious over Cooke’s blunder. The owner had ceded the emotional edge to Russell and his Celtics, who promptly sealed the Lakers in their private hell despite West’s furious effort with 42 points, 13 rebounds and 12 assists.

Roland Lazenby

Goodbye My Lover, Goodbye My Friend

Basketbolla ilgilenen bir Beşiktaş taraftarı olarak son yıllarda takımınızı takip etmek ziyadesiyle can sıkıcıyken ilişkinizi koparmamak için kendinize bahaneler arıyorsunuz. Geçtiğimiz sezon bunlardan benim için en kayda değer olanı Engin Atsür'dü. Öncesinde de Beşiktaşlı olduğunu duyduğum için benim açımdan oldukça heyecan vericiydi onu Beşiktaş forması ile görmek. Basketbolcu olarak kendisine dair farklı görüşler mevcut olabilir ama karakter olarak herkesin takımında görmek isteyeceği biridir. Yönetiminizin işin finans yönünden çok kulübünüzün kimliğini zedelediği bir yerde böyle bir oyuncuyu takımınızda görmek daha da değerli hale geliyor.

Karakterden kastım sadece işine bakan biri olması ötesinde sahada herşeyini veren ama öncelikle kafasını kullanan biri olması. Dört yıl önce milli takım için Japonya'daki hoş sürprizlerden biri olmuştu Engin. Üst üste koyunca yarım oyun kurucu bile etmeyen adamlara rağmen dakika almadığı ilk iki maçtan sonra devrenin bitmesine yakın oyuna girdiği Brezilya maçında önce şu anda ACB'nin en önemli oyun kurucularından biri olan Huertas'a karşı yarı sahaya yakın bir noktada çok agresif bir savunma yapmaya çalışmış ve geçilmişti. Daha sonra hücum süresinin bitmesine az bir süre kala Ender Arslan'ınkilerden bile daha anlamsız görünen bir penetre yaptıktan sonra topu dışarı atmıştı. Normal şartlarda bu iki pozisyondan sonra, kendisinin heyecanlı ve acemi bir genç olduğunu düşünürsünüz. Gerçekten de o atmosferde böyle olmasını yadırgamayacağınız bir oyuncunun bunun dışında bir profil çizme ihtimali çok düşüktür. Engin Atsür'ü özel yapan da bu düşük ihtimali gerçeğe çeviren oyun zekası ve genlerindeki Almanlığın da etkisiyle sahip olduğu soğukkanlılığı. İlk pozisyonda geçildiği Huertas'ı maçın devamında top kaybına zorlayan, rakibinin zayıf noktasını görüp, onu sinirlendirerek oyundan düşüren ondan başkası değildi. Keza rakip savunmanın istediğini yapıyor gibi görünüp pota altına uzunların üstüne gider görünürken sol dipte boş olan arkadaşının boş olduğunu görüp, arkadaşı çizilen sete göre normalde olması gereken yerde olup, son saniyede anlamsız bir şekilde konumunu değiştirmese, ona boş bir şut atma fırsatını sağlayacak pası atan da. Turnuva genelindeki performansı ile ümit vaad ettiği kesindi, özellikle de Slovenya maçının son dakikalarındaki üçlükleriyle o günün unutulmayacak adamları arasına girmişti. Zor maçları ve zor dakikaları oynama becerisi zaten Wolfpack günlerinde de sıkça dile getirilen bir konuydu ama bunun gerçek olduğunu görmek de en az bundan ekmek yemek kadar güzeldi.

Fazla dakika alamadığı iki profesyonel sezonundan sonra saha içi organizasyonu zayıf, saha dışı organizasyonu ise rezalet olan bir takımda sürekli farklı roller üstlenirken zaman zaman zorlansa da bunların hep üstesinden gelen biri oldu. Belki yetenekleri üst seviyede değil ama üstün oyun zekası ile Avrupa'nın zirve takımlarında iyi bir rol oyuncusu olması her zaman mümkün. Akatlar'dan ayrılıp kafasının rahat olacağı bir yere gitmesini onun hayrı için ben de istiyordum ama bu kadar sevdiğiniz bir oyuncunun ezeli rakibinize gittiğini görünce üzülmemek elde değil. Galatasaray'la anlaşamadığına dair haberler çıktığından bir umut demiştim ama Fenerbahçe ile anlaştığını okuyunca, kulübünüzün kuyusunu bu kadar istikrarlı bir biçimde kazmayı beceren yöneticileriniz olduğu için sinirlenmemek elde değil. Yolu açık olsun...

You have been the one, you have been the one for me.

22 Haziran 2010 Salı

Wall-To-Wall



Kaynak: ESPN

20 Haziran 2010 Pazar

Yeni Açık 2010/11: Q7 İmza Töreni

Gelecek, gelmiyor, istemiyor derken Quaresma Beşiktaş'a geldi, töreni bile yapıldı. Geçen Pazar günü beklemediğim bir anda transfer haberini gördükten sonra karşılama törenini iple çekiyordum. Günler zar zor geçti, geldi çattı biz de İnönü yollarını tuttuk. O kadar özlemişim ki Beşiktaş'tan o yolu yürümeyi... Geçen sezon Yeni Açık tayfasından Mehmet Emir ve arkadaşı Mustafa ile önce kapalıya girmeye çalıştık. Kalabalığı görünce daral geldi, yan tarafa, eski açığa kaydık. Orada biraz takıldıktan sonra önümüzdeki demirliklere ve sıcağa dayanamayıp diğer tarafa, yeni açığa geçtik. Aşağıda tüm tören mevcut, daha doğrusu Quaresma sahaya çıkıp, tören bitene kadarki kısım. Sapıtışlar falan var tabi, olacak o kadar. Gelmek isteyip gelemeyenler, bilerek gelmeyenler ama yanımızda olsalar nasıl izleyeceklerini merak edenler için gelsin.

Törenden 1-2 aklımda kalan şeyleri de söyleyeyim.

- Beşiktaş'ta yemek yerken Memir; "Keşke Rıdvan'ı çıkarsalar sahaya 7 numarayı o verse." dedi. Rıdvan'ın sahaya çıktığını görünce çok sevindik. Ama Rıdvan'ı oraya çıkarmak ne kadar doğruysa sahadan çıkarmak da o kadar yanlış. Orada plastik sandalyeye değil, Quaresma'nın yanına oturtacaksın sahnede. Onu düşünen bunu da düşünsün!

- Tören sırasında açıklama yapıldı; aslında bir kaç şarkıcı gelecekmiş de konser verecekmiş. Şehit haberleri üzerine iptal edilmiş. İmza töreni yapıyoruz zaten, konsere ne gerek var. Şehitler için, başımız sağolsun...

- Beşiktaş'ta yeni bir mekanımız var. Sanırım daha önce kokoreç-midye falan yenen bir yermiş, sonra içki ruhsatı da almışlar. Kartal heykelinin olduğu meydanda, Külüstür'ün yan sokağında kalıyor, Kupa Cafe adı. Terası püfür püfür, midyesi ve kokoreci gayet güzel. Maç yayını da yapıyorlar. Çok da güzel iletişim kurduk çalışanlarla, rahat rahat takılıyoruz. Bu sezon maçlardan önce Çıtır'ı bırakıp burada takılacağımız garanti gibi neredeyse. İşte Kupa'da Memir ile otururken o kadar çok şey konuştuk ki, hani oradan ayrı bir yazı çıkar. Kulüp için yapılması gereken ama yapılmayan, acaba biz mi anormal düşünüyoruz, kimsenin aklına neden gelmiyor dediğimiz şeyler. Neydi onlardan biri; altyapıdan 2-3 gelecek vaad eden çocuk, hatta çok düşünme direk Muhammed'i çıkar otursun Quaresma'nın yanında. Yıldız getiriyorsun ama kendi değerlerini de göz önünde tut, sahip çık. Biz bunları konuşurken NTV Spor'da Sergen Orhan Gülle'nin yetiştirme parası karşılığında Gaziantep'e gittiğini söyledi. Ben duymamıştım haberi, üzüldüm gerçekten. Orhan'ı da profesyonel yap, ona da imza attır o sahnede, taraftar çıldırsın. Sezon öncesi A2 takımıyla A takımı oynat bakalım İnönü'de taraftarın önünde, o taraftar gencecik çocukları destekler...

- Robinho gelirse çıldırırım. Guti, Raul falan konuşuluyor. Hilbert de geliyor. Sapıttım, zıbıttım.

- Vuvuzela gelmiş İnönü tribünlerine. Sonumuz hayırlı olur umarım.

- Schuster'i, hatta Mustafa Denizli'yi görmek isterdim.

- Videolara geçerken, yeni aldığım kamerayı ilk kez denediğimi, acemi olduğumu ve izleyenlere Cloverfield etkisi yapabilme ihtimali olduğunu söylemek isterim. İkisi yaklaşık 30 dakika sürüyor, fotoğraf da Forza'dan. Hoşgeldin Quaresma...



Cemba Cemba Plastik

Vuvuzela by Umut Sarıkaya

Marcelo Salas

12 yıl sonra Şili, Dünya Kupası'na geri dönerken desteklediğim takımlardan birinin de onlar olmasının sebebi muhakkak ki şu adamdır. Keşke, sakatlıklar izin verseydi de onu üst seviyede daha fazla izleyebilseydik. Resimdeki forma da ayrıca hastası olduklarımızdandır ama arkasındaki adama bir türlü ısınamadık, resimdeki maça ait 9 numara da aşağıdaki gollerden favorimdir.

Prince of the Queensbridge

Ron Artest'in uzun vadede şampiyonluk hedefi olan bir takım için çok güvenilir bir oyuncu olmadığı aşikar. Buna karşın, sahada istatistiklere fazla yansımayan katkısını gözlemlemek için onun konsantre olduğu bir maçtaki savunmasını izlemek gerekir. Kafasını verebildiği vakit kesinlikle çok başka bir oyuncu. İstatistiklere yansımıyor demişiz de +40 ile final serisinin +/- istatistiğindeki en iyi ismi oldu bu arada. Yukarıdaki resimdeki "çocuklar gibi şen" halini görebilmek paha biçilmez. Maçtan sonra reklamını yaptığı son single için de şuradan buyrun.

Maçtan sonraki basın topantısını hala seyretmemiş olan varsa, o da ayrıca efsane kategorisini girdi bile.

19 Haziran 2010 Cumartesi

Sıçtık, Sıvayalım

Meksika maçının ikinci yarısında Domenech Anelka'yı oyundan almıştı hepimizi şaşırtarak. Şimdi de Anelka milli takım kampından uzaklaştırılarak evine gönderilmiş ve yapılan açıklamaya göre "bir daha milli takım formasını zor görür Anelka" demiş Fransız yöneticiler.

Tüm bu olayların sebebi ise Anelka'nın maçın devre arasında tüm futbolseverlerin ve Fransa halkının duygularına tercüman olması. Belki de dünya üzerindeki pek çok insanın söylemek istediklerini Domenech'e bizzat iletince milli takım kapısını yüzüne kapatmışlar Anelka'nın.

Domenech gider ayak Fransa'ya daha ne kadar zarar verebilir ben bilemiyorum. Kendisine hoca değil diyen Zidane'a da aynı muameleyi yapsın kolaysa Fransızlar. Adam güzelim takımı kanser sebebi yaptı yetmiyor, bir de Anelka gibi bir adamı milli takımdan faydalanılamaycak hale getiriyor. Ama Fransızlara da "oh olsun" demek gerek bir yandan da. Bunca zamandır şu heriften kurtulmayı akıl edemediniz gitti, daha çekeceğiniz vardır elbet. Antipati sınırlarını zorluyor artık Domench önderliğindeki Fransa.

17 Haziran 2010 Perşembe

Hanım Koş, Insua Geldi!

Yıllardır transfer haberlerinde manşetlerden düşmeyen, her transfer döneminde Galatasaray ile anılan ama bir türlü ülkemize gelemeyen Insua sonunda Türkiye'ye geldi. Bursaspor Riquelme falan derken Insua'yı çıkarttı aradan. Birkaç gündür haberler internette dolaşmaya başlamıştı ama ilk duyduğumda sanki yine o iki sene önceki Aimar, bu seneki Riquelme haberleri gibi gelmişti bana. Pek ihtimal vermemiştim bu transfere. Gerek yıllardır Galatasaray ile alınıp gel(e)memesinden gerekse de Bursaspor'un böyle bir transferi yapacağını düşünmediğimden.

Insua transferi konusunda da henüz net bir fikir sahibi değilim şu anda. Kendisini daha önce izlemediğimden iyidir, kötüdür diyemiyorum tabii hakkında. Fakat esas kafamı kurcalayan Bursaspor'un öncelikli ihtiyacı olan bir transfer olmaması. Orta sahamız Ergic, Bekir Ozan, Hüseyin Cimşir ve Kirita 4'lüsüne emanetken Insua'yı transfer etmek biraz garip geldi bana. Kaldı ki savunmada da Tuna'nın da ayrılmasıyla Ömer Erdoğan ve İbrahim kalmış durumda sadece. Öncelikli transferlerin bu bölgelere yapılmasını bekliyordum. Bu yüzden günlerdir konuşulan bir Servet transferi belki daha iyi olabilirdi bugün.

Fakat yine de ne olursa olsun Arjantin milli takımında kısa süre de olsa forma giymiş ve Boca Juniors ile birlikte önemli bir kariyer yakalamış oyuncu. Bu gözler adı sapı bilinmeyen Batalla'yı bile gördükten sonra umutlanıyor ister istemez. Insua'nın gelmesi herşeyden öte Bursaspor'un vizyonu için bile önemlidir. Yapmak istediğimiz diğer transferler için bile referans olabilir. Zaten söylenilenlere göre Napoli'li German Denis de yoldaymış. İyiden iyiye Arjantin takımı olmaya doğru gidiyoruz.

Insua transferi hakkında henüz net bişey söyleyemesem de güzel ve başarılı bir transfer. Tabii burdaki şartım gerekli olan bölgelere takviyelerin devam etmesi. Forvet geliyor deniliyor, orta sahaya mutlak transfer yapılmalı ve savunmaya da. Hatta Ali Tandoğan için bir yedek bile transfer edilmeli, seneye o kadar maçı kaldırması biraz zor gibi. Bursaspor şampiyon olurken ucuz ve maliyetsiz oyunculardan dengeli ve savaşçı bir kadro kurmuştu, umarız bu karakter bozulmaz. Gerisi önemli değil.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Şok! Şampiyon Caja Laboral!

Barcelona'nın futbol takımının geçtiğimiz sezonki görüntüsü bu sezon basketbol takımındaydı. Kral Kupası'nı, Euroleague'i rahat kazanan takım sahasında kaybettiği iki maçtan sonra deplasmanda da uzatmada 79-78'lik skorla kaybedince şampiyonluk Caja Laboral'e gitti. Bu sezon tüm sporlar içinde yaşanan en büyük sürpriz belki de.

15 Haziran 2010 Salı

Ergin Ataman Nereye?

Erman Kunter, Cholet ile Fransa şampiyonluğunu kazanarak uzun süredir elinde bulunan en saygın faal Türk coach konumunu iyice sağlamlaştırdı. Geniş açıdan değerlendirdiğim zaman benim de en beğendiğim Türk coach kendisidir ancak en çok heyecanlandıransa başka bir isim…
1996-97 sezonu, ilk head coaching sezonu aynı zamanda kendisinin. O zamana kadar kayda değer bir başarısı olmayan bir başkent takımı vasat kadrosuyla Koraç şampiyonu, Final-Four’un en önemli adaylarından biri olan Efes’e kan kusturuyor. Ankara’daki maçta Efes Pilsen’in maçın başında yediği 17-2’lik seri herkesi şoka uğratıyor. Kontrol basketbolunun belki de son noktası olan Efes Pilsen’i bir daha hiç görmeyeceğim şekilde dağılmış, kontrolü kaybetmiş duruma sokan o takım bunun sinyallerini sezon başında verirken, o gün de uzatmada kaybetmişti. Bir süre lider de götürdüğü sezonda kısıtlı kadrosuyla şampiyonluğa gücü yetmese de o takımın finale ulaşması dahi müthiş bir başarı. Ama en önemlisi o günden beri bu ligde sürekli belli bir iddia sahibi olmayı başarmış bir Türk Telekom var artık.

1999-2000, Karşıyaka sezona 6’da 6 ile girerken önce potansiyelinin farkına varmakta gecikmese Selanik’te Panathinaikos’un yerine Avrupa şampiyonu olabilecek Tofaş’ı ve Final-Four oynayan Efes’i yenerken oynadığı basketbolla ciddi bir şampiyonluk favorisi olduğunu gösteriyor. Hatta, birbirinden ayrılmaz denilen Efes Pilsen-Aydın Örs birlikteliğine bile son veriyor. Ertesi hafta, ligin favorilerinden Ülker’i farklı mağlup eden Karşıyaka’da taraftarlar sevinemiyorlar bu sefer. Çünkü, Ataman o akşamdan itibaren İstanbul’un yollarına düşecek. Ataman’ın gözyaşları ve tribündeki duygusal anlarla birlikte bu toprakların spora dair gördüğü en güzel hikayelerden biri yaşanmıştır o gün İzmir’de. Eğer Ataman İzmir’de kalsaydı, Karşıyaka neler yapardı sorusu ise hala akıllardadır…

Sezonun devamı ise bambaşka bir sınav vaat ediyor. Kendi muhafazakar yapısı içinde oldukça radikal değişiklikler yapmış Efes Pilsen sıra dışı bir takım haline geliyor bir anda. İlk maçta fark yediği Caja San Fernando’yu dağıtan takım, ertesi hafta İtalya’da namağlup lider, Avrupa’da da şampiyonluk için favorilerden Fortitudo’yu 36 sayılık farkla geçerken sürklase etmek kavramına farklı bir yaklaşım getiriyor adeta. Sezon sonunda yıllardır arzuladığı Final-Four’a ulaşan Efes, adeta deplasmanda oynadığı yarı finalde, sezonun başından beri en büyük favori olarak gösterilen Panathinaikos’a fazla diş gösteremese de maça dair aklımda kalan noktalardan biri de genç antrenörün maçtan sonra “Çok üzgünüz, çok genç bir takımız, özür dileriz.” derkenki halidir, sonuçtan daha can acıtıcıdır belki de.

2001-02, o zamana kadar adı pek duyulmamış bir takım İtalya’da harika işlere imza atıyor. İtalya Kupası’nı Euroleague şampiyonu Messina’nın Kinder Bologna’sına son topta kaybederken, Saporta’yı kazanıyorlar. Altı yıl önce asistan coach olarak yaşadığı bu sevinçte bu sefer baş aktör. Tribündeki yeşil beyaz ay yıldızlı posterler bu noktalara alışık olmayan taraftarların Türk coacha duyduğu şükranın göstergesi. Ertesi sezon, Euroleague’de Siena mucizevi(!) 63 sayılık Buducnost galibiyeti sonrası elenmenin kıyısından dönüp, tam bir İtalyan takımına yakışır şekilde Final-Four’a ulaşmaya başarırken bu seferki yarı final mağlubiyeti üç sene öncesinden çok daha can acıtıcıydı. Müthiş bir hücum takımı olan Messina’nın Benetton’ına kabus gibi bir başlangıcın ardından 19 sayılık farkı kapatıp öne geçen Siena’da bu fantastik geri dönüşün bedeli maç sonunda hali kalmayan vücutlar ve basit hatalarla elden uçup giden bir final oluyordu. Siena’ya bıraktığı en önemli miras ise şüphesiz ki Ankara’daki gibi farklı bir çehre kazandırdığı kulüptür. Siena bugün İtalya’da şampiyonluklara ambargo koyan, Euroleague’in saygın ekipleri arasında yer alan bir ekip haline geldiyse onun etkisinin ciddi bir payı vardır.

Ergin Ataman’ın son iki sezondaki performansını açıklayacak en uygun kelime “felaket” olur sanırım. Dev bütçelerin karşılığında alınan sonuç, Efes Pilsen tarihinin Euroleague’deki en kötü iki sezonundan ibaret. Bunlardan daha da beteri ise pek çok kişinin gözünde sahip olduğu başarısız ve kötü bir coach imajı. Peki gerçek Ergin Ataman profili bu mu? Bu soruya cevap vermeden önce, onun kariyerine bir göz atmakta fayda var.

Fazla iz bırakmadığı Ülker ve Fortitudo’nun ardından geldiği takım onun da kariyerini ayağa kaldırması için önemli bir şanstı zira ne Efes’ten ne de Siena’dan ayrılışı tercih etmeyeceği bie şekilde olmuştu. Yine Türk Telekom, Karşıyaka ve Siena gibi bir orta sıra ekibi, bu onun en başarılı olduğu model. Bu yapıda onu başarılı kılan unsurlardan biri takıma ciddi bir itici güç kazandıracak bir taraftarın varlığı ise diğeri de kariyerindeki tüm takımlarda yaptığı gibi yönetimleri daha fazla yatırıma ikna edebilmiş olasıdır. Beşiktaş’ta da sadece hedefin küçülmediği aynı zamanda taraftarın da küstürüldüğü bir sezondan sonra harika işler yaptı, ne yazık ki tek eksiği bu sezonun meyvelerini alacağı maçlardaki kötü performans buna engel oldu.

Peki nasıl oldu da kendisi tekrar çıkışa geçmişken ve yetiştiği kulüp olan Efes Pilsen de onun gibi çıkış ararken, ortaya çıkan sonuç büyük bir hayal kırıklığından ibaret oldu sadece. Temel olduğunu düşündüğüm sebep Ergin Ataman’ın basketbol anlayışının ta kendisidir aslında. Ataman, sistem basketbolunun bir temsilcisi, yani doğal olarak daha riskli bir tercih özünde. Sisteminizin içindeki her unsurdan iyi verim alarak bir sinerji oluşturamadığınız vakit elinizdeki kadrodan alacağınız performansın verim alamadığınız bireylerin eksiliğinden çok daha azı olması muhtemel bir sonuç. Bu yüzden de sistemi hem bütünsel hem de parçalar bazında çok iyi tasarlamanız gerekiyor. Ergin Ataman, daha önce bunu yapabileceğini gösterdiği için özel bir coach’tu ancak bu iki sene zarfında ortaya çıkan negatif görüntü ne yazık ki sadece saha içinde olanlardan ibaret değil ki yazının sonunda bunlara da değineceğiz.

Yazının başına dönelim, Ergin Ataman niye heyecan verici bir teknik adamdır? Öncelikli olarak onun yolunu çizen sistem basketbolu tercihi olmakla birlikte o uyguladığı sistemlerde de oyunun hücum yönüne bambaşka bir ağırlık vermiş, onu asıl farklı kılan unsur da bu olmuştur. Karşıyaka’da pivot tercihini Mirko Milicevic’ten yana kullanırken ribaundlardan feragat ederek takımın hücum seviyesini yukarı çekmek olarak açıklamıştır ki hızlı hücumun ön planda olduğu bir takım için yaptığı bu riskli tercih sonunda zaman onu haklı çıkarmıştır. Sezonun devamını getirdiği Efes’te ise kadroyu kendisinin planlamamış olmamasının da ötesinde kurulan kadronun onun felsefesine pek de yatkın olmayan biri tarafından kurulduğunu göz önünde bulundurunca, o takımın Euroleague gibi bir seviyede sezonunun geri kalanında, hücum süresinin 30 saniye olduğu zamanlarda 80 sayı ortalamasını geçmiş olması dahi o Efes Pilsen’in nasıl muazzam bir hücum takımı olduğunu anlatmaya yetmez. Keza yönetiminin sürekli baltaladığı Beşiktaş’ın da 2000 yılının Tofaş’ından beri Türk basketbolunun gördüğü en komple takım olması da onun planladığı hücum organizasyonunun neticesinde gelmiştir. Efes Pilsen’e maç vermeden şampiyon olan Ülker’de sezonun devamında ayarlamaları iyi yapan Murat Özyer kadar onun da payının olduğunun kanıtı Murat Özyer’in kendi kurduğu Galatasaray ve Türk Telekom’un oynadığı vasat basketboldur kanımca. Ülkedeki en iyi coachların genellikle “cin” kategorisinde sayılabilecek isimlerin olması ve daha kolay oturtulabilecek savunma anlayışlarının çoğunlukla rağbet gördüğü, sabretmenin çokça anlamsız bulunduğu bu topraklarda kalıpların dışına çıkan bir anlayıştı onunki. Sistem basketbolu böyle bir şey, riski yüksekse getirisi de yüksek.

Gel gelelim kariyerine dair önemli anekdotlardan biri Avrupa’nın en elit coachlarından biri için aday noktasına ulaşmış olmasına rağmen yukarıya doğru bir adım atmak yerine gerilemiş olmasıdır. Bundaki en önemli sebeplerden biri oyuncularıyla iyi ilişkiler kurmaktaki sıkıntısı muhakkak, özellikle de zor oyuncuları idare etme konusundaki başarısızlığı. İlk Efes dönemindeki sistemin en kilit dişlisi Mulaomerovic’i sezon içinde göndermeyi istemiştir mesela. Mula, belki Dünya’nın en iyi takım oyuncusu değildi ama ertesi sezon da devam ettiğine göre o kadar kolay vazgeçilecek de bir oyuncu da değildi demek ki. Bu sezon Rakocevic’le kenarda birbirlerine girecek kadar ileriye giden sürtüşme de kariyerindeki istisnalardan biri olmasa gerek. Bir başka nokta da şüphesiz ki sezon sonlarını iyi getirmekteki başarısızlığıdır. Saporta’yı alan takım kimilerinin şampiyonluk favorisiyken daha play-offta ilk turda maç bile almadan elenmesi, sezonu lider bitiren Beşiktaş’ın vasat Türk Telekom’a elenmesi ve favoriyken ULEB Cup çeyrek finalinde Galatasaray’a elenmesi özgeçmişinde hiç de iyi durmayan bölümlerden bazıları.

Son iki sezonki felaket ise iyi işlemeyen bir sistemle açıklanamaz elbette. En vahimi de ilk Efes döneminde sonunu hazırlayan şişkin kadro hatasına tekrar düşerken, eksikliği çok hissedilen pozisyonların bulunabilmesidir elbette. Ama asıl kötü olan şeyler sürekli şikayet eden, daha önceki takımı şu anki takımı karşısında 2 sene önce Türkiye Kupası’nda hakem katliamına uğrarken ve takımına karşı hakemlerin yıllardır süren hoşgörüsü mevcutken konuyu sürekli federasyon başkanıyla olan ilişkisine getiren, saha kenarındaki sürekli gergin görüntüsüydü herhalde. Bu süreçte kimseyi tatmin etmeyen açıklamalarıyla doping olayının üstesinden gelemeyen kulübünün de git gide antipatik hale geliyor oluşunun da payı yadsınamaz elbette.

Fatih Terim tarzı iddialı ama daha çok rakibi motive eden demeçleri, Ülker’de habire yeni bir oyuncu transfer edilirken kadrodaki eksikliklerden yakınan tavrı, hatta Ülker’den ayrılmasına sebep olan bir dönemki çalkantılı özel hayatı vesaire, vesaire… Ergin Ataman’a dair bulunabilecek pek çok negatif nokta var ama hala eldeki en önemli coach potansiyeli bence kendisi Türk basketbolu adına. Birkaç sene önceki Türk milli takımı kadrosunda maç içi hamle yapma becerisi olan Tanjevic’in yanında takımın hücumunu kurgulayan beyin olarak o yer alsaydı nasıl olurdu diye düşünürüm hala. Artısıyla eksisiyle önemli bir isimdir, her şeyden önce de sıradaki takımını doğru seçerek, yaptığı hatalardan ders almış olarak bunu kanıtlayarak, umarım…