29 Mayıs 2010 Cumartesi

Sevdiğimiz Kadınlar: Michelle Monaghan


Başlık&Foto: Esquire

28 Mayıs 2010 Cuma

İsyan

Tasvip ettiğimden değil, ama komik...

Eskerrik Asko! *

Birçok yerde denk geldim, en güzel açıklamayı da Ekşibeşiktaş yapmış. Athletic Bilbao efsanesi Etxeberria'nın jübile töreni için, büyük takımlar büyük yıldızlar yerine Athletic Bilbao as kadrosu, Athletic Bilbao altyapısındaki kızlı erkekli 100 çocukla karşı karşıya gelmiş. Belki 11'e karşı 100 oynamışlar (!) ama görüntüler o kadar güzel ki, ister istemez yüzünüzü bir gülümseme kaplıyor! Herhalde bundan daha unutulmaz bir jübile olamaz.



*"Eskerrik Asko", Baskça'da "Teşekkürler" demek oluyormuş. Sözlüklerin yalancısıyım.

27 Mayıs 2010 Perşembe

ESPN 2010 FIFA World Cup Illustrations



Illustrations: ESPN

Yankees

Garrett Reisman isimli astronotun ilk ay yürüyüşü, kolunda NY Yankees arması dikili. Fotoğraf için Volkan Güçler'e eyvallah.

Fotoğraf: www.hln.be

26 Mayıs 2010 Çarşamba

Sevdiğimiz Kadınlar: Mary-Louise Parker

Başlık&Foto: Esquire

Sen Ağlama, Dayanamam...

Only Beast

Illustration: Alexandre Trevisan

25 Mayıs 2010 Salı

THANX

Fotoğrafı yeni gördüm. Aslında 3 Mayıs'tan kalma. Adı Everton ve Aston Villa ile anılan Wigan oyuncusu Paul Scharner, takımdan ayrılacak ve taraftarı önünde Hull City'e karşı son maçına çıkıyor. 82. dakikada taraftara teşekkürünü belirttiği saçıyla oyuna giren Scharner, 90'da Gohouri'nin maçı 2-2 yapan golünün pasını veriyor.

Fotoğraf: Joe Giddens/Empics Sport

25 Mayıs 2005

Fotoğraf: Christian Liewig

Rooney the Shrek

Fotoğraf: Getty

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Venus

Venus Williams, Avustralya'da giydiği ten rengiyle aynı renkte olan tayttan sonra Fransa'da bir kez daha çığır açtı. E, neticede modanın başkenti Paris.

23 Mayıs 2010 Pazar

Gaziosmanpaşa İçin Bir Ağıt

İlkokul üçe veya dörde gidiyordum, dolayısıyla sene 1996 veya 1997 olması lazım. 2. Lig'in 5 grupla oynandığı zamanlar. Televizyondan ve gazeteden futbolu takip ediyorum ama, maçlara gitmeye başlamış değilim henüz. Stad çok uzak değil ama, illa birinin beni götürmesi lazım, yaşımız ufak. Çevrede öyle beni stada götürecek abiler filan yok, çingene mahallesi sayılır hafiften. Babam da spor yapmaktan veya izlemekten pek hazzetmeyen bir insan. Ama Okan Bayülgen gibi entelektüel olma ihtiyacından doğan bir gerzeklik değil bu, keyif almıyor adam. Gençliğinde, Bulgaristan'da sık sık maçlara giden babamın Türkiye'de niye maçlara gitmediğini de anlamam zaten.

Neyse, bir pazar günü evde oturuyoruz, ben her zamanki gibi Radyo-1'i açmışım, dedemle birlikte maçları dinliyorum. Birden babam ayaklandı, "Maça gidelim" dedi. Benim "futbolun katili" olarak bildiğim babam, üç-beş sokak aşağıdaki stadla aramdaki en büyük duvarı kendisi kaldırmış, elimden tutup maça götürmüştü.

O zamanlar Gaziosmanpaşa Stadı'nda belli bir bilet parası alınırdı ama çoluğuyla çocuğuyla gelenlere hafif iltimas geçilirdi. Biz de o iltimastan faydalanıp stada girdik. Babamla birlikte sahayı rahat görecek bir şekilde oturduk. Bense çim kokusunu doya doya içime çekmeye başlamıştım, heyecandan altıma edecektim neredeyse. Öyle ki, TFF'nin sitesini hatim etmeme rağmen rakibin kim olduğunu bir türlü hatırlayamadım.

Tek başıma, daha doğrusu arkadaş ortamıyla maça gitmeye başlamam ise ortaokulu bulur. Dolayısıyla o günü daha net hatırlıyorum. Sene 1999. TFF'nin sitesinden öğrendiğime göre gün de 8 Aralık Çarşamba. Ortaokulda sabahçıyım. Bizim okul, Kadriyörükoğlu Ortaokulu (lise oldu şimdi), Gaziosmanpaşa Stadı'nın hemen yanında. Hatta kapalı tribünün duvarları, bizim okulun bahçe duvarı. Bizim okulun tam yanında da Gaziosmanpaşa'nın ara ara antrenman yaptığı bir halı saha vardı. Camdan bağırarak okul sonrasına maç alırdık o halı sahadan.


İkidir konuyu dağıtıyorum, neyse. O gün öğleden sonra ikide Konya Endüstri'yle (Mobellaspor olmuş) maçımız var. O an erteleme maçı diye hatırlıyordum ama, galiba normal fikstür bu şekildeydi. Bizim ortaokulda da insanlar gaza geldi, "Okuldan sonra bir yere ayrılmayın, maça gidiyoruz" diye. Ben de o dönem, yaşın ufak olması etkisiyle biraz yancı moduyla takılıyorum, hemen kaynadım gruba. Sözleştik, birbuçukta herkes stadın önünde olacak. Ben de o dönem -aynı şimdiki gibi- kofti Gaziosmanpaşa'lı sayılırım. Teletext'ten skor ve puan durumuna bakıyorum ama ilk 11'i say desen sayamam. Hatta ilk 11'i bırak, kaleci Armağan ve forvet Salim dışında kimseyi bildiğim yok. Daha sonradan baktığımda, aslında güzel isimler varmış o dönem kadroda. Şu an Galatasaray'da olan Mustafa Sarp ve yolu bir dönem Galatasaray'dan geçen İbrahim Yavuz, ilk 11'de başlamış o gün. (Kutay naber ya!)

Dediğim gibi kadroyu sayamam, ama heyecanım var. Okuldan sonra hemen eve gidip üstümü değiştirdim, ekmek arası birşeyler yiyip çıkacağım. O arada aklıma televizyondan izlediğim maçlar geldi. İnsanlar yüzlerini filan boyuyorlardı, "Ben niye boyamıyayım lan?" dedim kendi kendime. Açtım Monami pastel boya setimi, en koyu kırmızıyı aldım. Bir de en çok sevdiğim boyam olan, kullanmaya kıyamadığım nane yeşili renginde bir pastelim daha vardı. "Gaziosmanpaşa'ya feda olsun" dedim, attım montun cebine.

Stadın önüne geldim, bizimkiler yavaş yavaş toplanmaya başlamış. Ben biraz ıkına sıkıla boyaları çıkardım, yüzümü boyamaya başladım. Herhalde o gün herkes kafayı yemiş olacak ki, kimse yadırgamadı. Hatta tribün abileri diyeceğim tipler, elimden boyaları aldı, birbirlerinin yüzlerini boyamaya başladı. Ben en azından yeşil pastel geri gelsin diye çabaladım, olmadı tabi, buruldum biraz. Yine de maç başlayınca unuttum. Pek tezahürat filan da bilmiyorum o ara, bağıran abilerin yanına sokulduğumuz için onlar ne derse onu diyoruz. "Kırmızı şimşekler, ananızı s..ecekler" diye bağırıyoruz son ses. O arada gol yiyoruz, herkes susuyor haliyle. Ben de bağıran gruptan ayrılıp, biraz daha aşağıya iniyorum, oyuncuları daha güzel göreyim diye. Beraberlik geliyor devre bitmeden. Konya Endüstri 3. grubun en güçlü takımı, ama inancımız sağlam, tribünde "Yeneriz abi" ler dolaşıyor. İkinci yarı bir tane daha sıkıştırıyoruz, alıyoruz maçı. Gittiğim ilk maçı kazandığımızdan dolayı, kendimi uğurlu sayıyorum, pasteli filan unutuyorum.

Foto: Tribün Dergi - Filistinliler

Infected Mushroom - Bust A Move

Sevdiğimiz Kadınlar: Vera Farmiga

Başlık&Foto: Esquire

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Batarken Güneş Ardında Tepelerin Zillerine Basıp Kaçardık Talat Abilerin

Yıllarca önce bir arkadaşım bize kalmaya gelmişti. Çocuk kafası işte, salak salak şeyleri merak edersin ya, o da merak etmiş ve bana sormuştu; "Lan oğlum, kimbilir dünya'da kaç kişi şu anda sevişiyordur lan?" (Tabi orada sevişiyordu değil de argo bir söz kullanıyordu ama göğsümde yumuşattım da yazdım.) Sonra bunu tartışmıştık, uzun uzun... Uyumayıp da geç saatlere kadar dırdır ettiğimiz için de dayak yemiştik. Daha doğrusu yemiştim, misafiri dövecek değildi ya annem... Sonra arkadaşım bana üzülüp; "Sen de bana vur da bari ikimiz de dayak yemiş olalım." demişti. Hehehe gerizekalı...

Mahallede devam eden bir inşaatın önüne kum yığını dökülmüştü ve biz de mahallenin en salak çocuğunu kandıracağız diye tepesinden dibe doğru bi kuyu kazıp üstünü naylonla örtmüştük. (Çizgi film kafası) Ama işte hayat çizgi filmlerdeki gibi olmuyor kardiş, nım nım nım. Çocuk; "Hassiktirin lan" diyip gitti. Belki o da bir yerlerde bu tarz bir yazı yazmış ve bizden "Mahallenin salak kabadayıları..." diye bahsetmiştir. Zira sonrasında "O kadar uğraştık amına koyayım!" diye sızlanıp çocuğu döve döve çukura sokmuştuk.

Mahallede top oynamışlıkları olanlar bilirler, ya arabanın altına kaçar top ya da balkona, bahçeye... Mahallede top oynamak iyidir ama atan-alır kanunu meclisten geçtiği günden itibaren o top oynamalar işkenceye dönüşebiliyordu. Bizde de adamcağızın şansına top hep aynı balkona, o adamın balkonuna kaçardı. Adamcağız eşini kaybetmiş, iki tane kızıyla beraber yaşıyor ama kızları pek gözükmüyorlardı etrafta. Bir gün arkadaşlardan biri o balkona kaçan topu almak için su borusundan tırmandı, balkona atladı ve "Allaaaaaaaaaaaah, memelere geeeeeeeel!" diye bağırdı. Yaklaşık olarak 2-3 ay 'Sokak kapatma cezası" aldık. Resmen oynatmadılar bize o sokakta okullar kapanana kadar. Ulan meme işte, ne bağırıyorsun pezevenk!

İlkokul 3. sınıftan üniversiteye girene kadar her günümüzü, her anımızı birlikte geçirdiğimiz bir arkadaşım vardı. Arasıra tren garına giderdik onunla beraber... Önceleri hareket edecek trenin yoluna para koyup tren üzerinden geçtikten sonra o paranın ne olduğunu görmekti amacımız. Sonrasında ise "Acaba koşarak treni geçebilir miyiz lan?" oldu o amaç... Kalkışa yeni başlayan trenin sonundan 2-3 vagon ileri gidebildik diye bütün okula "treni geçtik oğlum!" diye anlatmıştık.

Bütün okulu "Sergen Yalçın benim amcam, onun da dayısı. Akrabayız biz zaten." diye inandırdığımızı hatırlarım. Biri de "Ulan bu nasıl akrabalık, anlamadım gitti." diye sormamış bak şimdi düşününce.

Aynı arkadaşımla bir zamanlar Sakarya'da faaliyette olan Arçelik Voleybol Okulu'nun idmanlarına gidiyorduk. (Voleybol okulu olmayabilir adı, onun gibi bir şeydi...) İdmanların dönüşünde de bir ev kestirmiştik gözümüze hem muhabbet ediyor hem de o evin camına taş atıyor, camda hareketlenme olunca da kaçıyorduk. Yine bunun gibi bir gün, camda hareketlenme olunca bir süre kaçıp sonra normal tempoya saldık kendimizi ve konuşa konuşa ilerliyoruz. Arkada, biraz uzakta koşan bir adam gördüm, aklıma o evde yaşayan biri olabileceği geldi ama pek ihtimal vermedim ta ki; "Sizi orospu çocukları sizi!" diye başlayıp "Bir daha taş atın da göreyim" şeklinde biten konuşması süresince dayak yiyene kadar koca adamdan.

Şimdilerde şehir dışına çıktığımda eğer annem arıyorsa öf pöf çekerim... Telefonu açar; "Ya anne iyiyim ben, niye durmadan arayıp kontrol ediyorsun?" diye de azarlarım. (İnsan annesiyle öyle konuşur mu eşek! diyenleri duyar gibiyim, haklısınız. Sonra ben de üzülüyorum.) Fakat sevgili anneciğim hiçbir zaman da şu anlatacağım olayı yüzüme vurmaz;

5-6 yaşlarındayım. İzmit'ten anneannem geldi trenle, 3-4 saat oturup bizimkileri falan görecek sonra da beni alıp gidecekti güya. Vakit geldi, annemle babam bizi istasyona kadar bıraktılar, trenin kalkış düdüğü çaldı ve benim o an annemi isteyesim tuttu. Anneannem bırakmadı tabi doğal olarak, "Manyadın mı evladım? Tren hareket ediyor... Evin yolunu nereden bulacaksın hem" dedi. Anneannemin kucağından fırlayıp trenden atladığım gibi, "Böhüeee anneeaaaaaaaa!" diye anıra anıra eve koştum. Cidden uzun yoldu lan şimdi düşünüyorum da... Nasıl buldum evi bir yana, o arada koşarken insanlar neler düşünmüştür kim bilir... Anneannemin yüreğine inmiş tabi, o zamanlar cep telefonu falan yok. Kadının bütün yolculuğunu zehir etmiş, ana kuzusu moduna girmişim. (İnsan anneannesine öyle yapar mı eşek! diyenleri duyar gibiyim, haklısınız. Hâlâ üzülüyorum.)

Yaz ayı, insanlar tatile gitmiş, leş gibi sıcak ve biz mahallede üç tane gerizekalıyız... Canımız sıkıldı, hava çok sıcak olduğundan dışarıda bir şey yapamıyorduk. Akranım olduğu halde at yarışı oynayan biri vardı mahallede, "Gel dedi x'i kekleyelim, paralarını alıp dondurma alalım." Oyunun adı; "Altılıcılık" Çocuğa evdeki boş kuponlardan birini verdik, o da doldurdu kafasına göre rakamları. Ben bahisçiyim, bana getirdi kuponu. Ben de kafasından koşuları anlatacak arkadaşa gösterdim. 6. ayağa kadar çocuğun bütün tahminler tuttu da altıda kaldı gariban. Bahse koyduğu parayla biz de dondurma aldık. Çocuk olayı nasıl anlayamadı, ben de hâlâ onu anlayamıyorum.

Müstakil bir ev/apartman vardı mahallede. 3 katlı aile apartmanı. Dedenin iki çocuğu, iki katta eşleriyle falan gibi bir durum işte. Onların çocukları da benim akranım, arkadaşlarım. Bir de bahçeleri vardı, arka tarafında tente, oturacak yerleri falan olan... Orada Karate Kid'çilik oynardık. Bunların üçü akraba, oyunu kuran onlar olurdu. Bana hep Miyagi-San olma rolü düşerdi. Dayanamadım bir gün, "Ya amına koyayım niye ben hep Usta bilmem kim oluyorum" demiştim, "Sana yakışıyor" demişlerdi. Bir daha soramadım o soruyu. Patronundan zam isteyemeyen ezik adam gibi... (-Artık bir zammı hakettiğimi düşünüyorum patron! -Sana bu maaş yakışıyor. -Eyvallah patron...)

Böyle geçen bir çocukluk... Şimdi, en azından buralarda, pek mahalle arkadaşlıkları kalmadı. O zamanlar beraber oynadığın mahalleden arkadaşlarını şimdi senin gibi büyümüş görünce şaşırıyorsun. Bazısı evlenmiş, bazısı yurt dışında hayat kurmuş arada tatile geliyor, bazısı hapise girmiş de çıkmış haberin yok... Türlü türlü hikayesi olan bir dünya çocuk, fakat hepimizin ortak noktası bir dönemler saçma sapan şeyler yaptığımız bir çıkmaz sokak, bir okul, bir tren garı vesaire... Görünce şaşırıyorsun, "Vay Tulum! Naber ya?" diyorsun, çocukluğunu hatırlıyorsun.