27 Ekim 2010 Çarşamba

18 Ekim 2010 Pazartesi

Efsane

Del Piero hafta sonunda oynanan Lecce maçında attığı golle Juventus tarihine bir kez daha geçti. Zaten son 10 yıllık süreçte Juventus deyince akla gelen ilk şey Del Piero'dur benim için. Bu golle birlikte Serie A tarihindeki 178. golünü atan Del Piero kulübün bir başka efsanesi olan Giampiero Boniperti'yi yakalamış. Bir sonraki atacağı golde kulübün bu alandaki rekorunun da sahibi olacak. Del Piero zaten Juventus tarihinin en çok forma giyen (645) ve tüm kupalarda en çok gol atmayı başaran (277) oyuncusu. Bu rekoru da ele geçirdiğinde Juventus tarihindeki en önemli rekorların sahibi olmuş olacak. Bu rekorları da tekrar kırabilecek birinin olacağını sanmıyorum. Del Piero gibi oyuncular nadiren gelir bu dünyaya, o da bizim dönemimize gelen nadir oyuncuydu.

Bu arada Del Piero ile rekoru paylaşan Boniperti zamanında Juventus'da başkanlık da yapmış ve Del Piero onun başkanlığı döneminde Juventus'a transfer edilmiş.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Altyazisi Yok ki Hayatin... #1

Alkolluydum ve ne yaptigimi bile bilmiyordum. Ha, ne yaptigimin umurumda bile oldugunu sanmiyordum o an ama bunlari dusunebiliyordum.

Bezgin bezgin bakiyordu suratima, bir tatminsizligi oldugu belliydi fakat tatminsizligi beni o an kati suretle ilgilendirmiyordu. Yuzume bakmayi surdurdu, surdurdukce ben daha cok sinir oldum.

"Seks var ama gurultu yok" dedi...

Alicilarinin ayariyla oynamam gerekliydi, biliyorum, ama amacim kesinlikle daha fazla efor sarfetmek de degildi. Olsun ve bitsin istemistim, bununla yetinmeyecek gibiydi. Durdum...

Kapiyi gosterdim, "Defol git" dedim. Kapiyi gostermeden de defol git diyebilirdim, gostermeyi tercih ettim.

Zaten herhangi bir mantigin golgesinde uzanmak da degildi amacım.

Foto: Deviantart - Frosted Soul

cCc Nuri cCc


Nuri Şahin maç içinde kendisine 3-0 işareti ile geçen haftayı hatırlatan Podolski'ye hayatının ayarını son dakikada attığı galibiyet golüyle veriyor. Auf Wiedersehen Podolski.

14 Ekim 2010 Perşembe

Marvel - ESPN

ESPN Marvel Comics ile işbirliği yapmış, ortam şenlenmiş. Bunlardan daha vardır diye umuyorum, yakında karşımıza çıkar. LeBron illüstrasyonu süper. Orijinali için şuraya.

13 Ekim 2010 Çarşamba

Rus mu?

"Son yıllarda transfere çok para harcadılar, çünkü Rus sahipleri var."

"Türkiye şampiyonu ile ilgili çok maç izledik. Kardeşim Martin ve izleme komitesi başkanı Jim Lawlor Bursaspor'un iki maçını izledi. Oraya gidip oynamak için uzun bir yol gideceğiz; ancak son durumlarıyla ilgili bilgimiz var."

Taraftarı tipik Türk atmosferini sahaya yansıtıyor. Ancak takım son yıllarda transfere önemli paralar harcadı. Dört Arjantinli ve iki de Brezilyalı oyuncuları var. Kulüp transferler için Rus sahibe teşekkür etmeli."

Ferguson Bursaspor maçı öncesi Bursaspor hakkında kulüp dergisi Inside United'a böyle bir röportaj vermiş. Ferguson'un maçları izleyen yardımcısı Oğuz Çetin mi? Ruslar nerden çıktı ve ikinci Brezilyalı kim Bursaspor'da? Hüseyin Cimşir olabilir mi?

Sir'ler de kayar durmaz yerinde...

12 Ekim 2010 Salı

Audi A3

Fotoşop: Yaptım, oldu.

Sevdiğimiz Kadınlar: Isla Fisher

Başlık&Foto: Esquire

11 Ekim 2010 Pazartesi

Devil (2010)

Korku filmlerine olan merakım ve bu türün özellikle orta karar tadındaki vasat işlerine karşı fetişim, Shyamalan yağımcılığında çekilen Devil'i izlemem için yeterli bir sebep. İzlemem için belki ama sevmem için kesinlikle hayır...

Devil'in hikayesi Shyamalan'a ait... Bir iş merkezinin asansöründe 5 kişi mahsur kalır. İşin alengirli tarafı ise bu 5 kişiden birisinin şeytanın ta kendisi olmasıdır. Bu güzel senaryoya döken ise Brian Nelson. Kendisinin tanınmasını sağlayan ilk işi Hard Candy filmindeki ilginç çalışmasıydı ama sonrasında gelen senaryosunda, yine Devil gibi iyi bir hikayesi olan, çizgi roman uyarlaması 30 Days Of Night'ı yüzüne gözüne bulaştırmıştı. Devil'da ortaya çıkan dini bütün işin teması ne kadarı kendisine, ne kadarı koyu bir Katolik olan Shyamalan'a ait, o kadarını bilemiyorum...

Devil'ı izlerken aklıma fazlasıyla REC geldi. İlk film de, devamı da... İlk REC'in en başarılı yanlarından birisi ortaya çıkan tehlikenin kaynağı konusundaki muallaklıktı. Olan bitenin kaynağı dini bir güç mü yoksa bilimsel bir ihmal mi olduğu film bittiğinde dahi anlaşılmıyordu. İkinci filmde ise en büyük sorun bu gizemi açıkça, izleyenin gözüne soka soka açıklamaları idi. Devil'da da defo bu. Asansörde yaşanan cinayetlerin şeytanın işi olduğu konusunda sizi kesinlikle şüpheye düşürmeye çalışmıyor. Eğer senaryo biraz daha alengirli olmaya çalışsaydı da izleyiciyi yaşananların, şeytani bir zihnin ince düşünülmiş kurnaz bir planı olduğu konusunda ikilemde bıraksaydı, ortaya gerçekten geren bir film çıkabilirdi. Şu anda ise zaten filmin 20. dakikasında kalbi temiz bir iş merkezi çalışanı 'Bu şeytanın işi diye' avaz avaz bağırmaya başlıyor ve siz de polislerin ne zaman adamın lafını dinlemeye başlayacaklarını sıkıntıyla beklemeye başlıyorsunuz.
Filmin hayal kırıklığı yaratan detaylarından biri de merkezde yer alan cinayetlerin oldukça sıradan ve hatta pespaye işlenmesi. 2010 yılında dar alanda yaşanacak böyle bir korku hikayesini çekmeye karar verdiyseniz, ölüm sahneleri için iyi bir planınız olması gerekir. Devil'da gördüğümüz gibi ışıkların 10 saniyeliğine kararması ve tekrar yandığında, birisinin, elektirik kablosuyla asılmak ya da ayna kırığıyla kesilmek suretiyle öldürülmesi gibi yaratıcılıktan uzak bir çözüm yolunuz varsa, belki o filmi henüz çekmemeniz gerekir. En azından daha iyi bir fikir bulana kadar... İlk cinayetten sonra asansörde ne zaman ışıklar gidip gelmeye başlasa, birisinin daha vadesinin dolduğunu rahatlıkla anlayabiliyoruz.

Filmin din konusundaki tutucu söylemi net ve belli. Eğer başınıza kötü şeyler geliyorsa ya kötü bir insan olduğunuz içindir ve hak ediyorsunuzdur, ya da iyi bir insansınızdır ve bu durumda da fazla gürültü çıkarmadan kaderinize razı olmanız gerekir. Filmin ilerleyen dakikalarında asansörde mahsur kalan 5 kişinin de geçmişinin kirli olduğunu öğreniyoruz. Onları asansörden kurtarmaya ve neler olup bittiğini anlamaya çalışan ise karısı bir trafik kazasında hayatını kaybettikten sonra alkolik bir ateist olan dedektif... Yaklaşık 1,5 saat boyunca birisi şeytanın ta kendisi olan bu 6 kişinin tanrı ile olan imtihanını oldukça yüzeysel bir şekilde izliyoruz.

8 Ekim 2010 Cuma

Ryan Giggs

"As players, you just play for the club. I love Man United, I'm going to play for Man United, and that's what my focus is on."

Guardian'dan Simon Hattenstone imzalı, güzel bir Ryan Giggs röportajı. Giggs'in çocukluk yılları ve bu yıllarda yaşadığı problemler, Manchester United'a gelişi, Manchester United günleri ve Scholes, Neville, Nicky Butt, Beckham omurgalı treble kadrosu ve Giggs'in son yıllarda futbolculuktan daha farklı yönleriyle ortaya çıkan futbolculara ve futbol-para ilişkisine bakışları... Giggs'i sevmek için bir sürü daha neden, anlayacağınız. Röportaj için; tık.

7 Ekim 2010 Perşembe

Inception by Hitchcock!



http://www.youtube.com/watch?v=b5EBvRjh63Y&feature=player_embedded

Muassır medeniyetlerden kafası çalışan, hayal gücü yüksek, vakti bol biri bu yılın en sansasyonel işi Inception'a Alfred Hitchcock'vari bir fragman hazırlamış. İnsan merak etmiyor değil...

Ya Inception'ı Hitchcock yönetseydi? Peki Nolan bu çağın Hitchcock'ı mı?

6 Ekim 2010 Çarşamba

Resident Evil: Afterlife (2010)

Uyarı: Bu yazı, Resident Evil: Afterlife hakkında kalp kıracak denli spoiler içerir.

Paul Anderson 2002 yılında yönetmen koltuğunda başlattığı seriye, 2010 yılında serinin 4. filmiyle yeniden yönetmen olarak dönüyor. Aradaki 2 filmin yapımcılığını yapan ve Alien vs. Predator ile Death Race gibi vasat filmleri yöneten Anderson, Afterlife'ta ne yazık ki Resident Evil serisinin en kötü filmini çıkartıyor. Genelde sevmediğim filmler hakkında yazmayı sevmem, bu yüzden burada da lafı fazla uzatmamaya çalışacağım.

Öncelikle Afterlife, eğer fragmanına ve 3. filmin bıraktığı yere göre oluşturduğunuz beklentilerle gittiyseniz, büyük bir yalan. Doğru kelime bu; yalanın ta kendisi. 3. filmin sonunda Alice, Wesker'a, klonlarını kastederek birkaç dostuyla beraber yola çıktığını söylediğinde ve bu filmin fragmanında Alice, 'Saklandıkları yerde güvende olduklarını düşünüyorlar ama yanılıyorlar' dediğinde, eminim çoğu kişi benim gibi bu filmin bir intikam hikayesi olduğunu düşünmüştür. Bu beklenti kısmen doğru. Filmin ilk 10 dakikası kadar... O etkileyici 10 dakika içinde Alice ve klonları Umbrella'nın Tokyo merkezini basıyorlar, tozu dumana katıyorlar ve sadece gerçek Alice hayatını kurtarmayı başarıyor. Geriye kalan 1,5 saat boyunca ise Alice, Claire ve yeni dostlarının (aralarında Claire'in abisi Chris de var ki bu ikisinin karşılaşmaları saçmalıklar tarihinin jackpot'ı) Arcadia isimli bir gemiye ulaşma ve kefeni yırtma çabalarını anlatıyor. Tabii ki gemide de bi yamukluk var ama oraya ulaşana kadar manasız bir çok engelin içinden manasız bir çok atraksiyonla kurtulmaları gerekiyor.

Dediğim gibi öncelikle filmin vaat ettiği ve sahip olduğu arasındaki fark Darko Milicic'in draftı gibi... Bu yeterince sinir bozucu değilmiş gibi, mevcut olarak sahip olduğu da popcorn filmlerde iyi vakit geçirme uğruna sabrettiklerinizden bile kötü... Ben her zaman şu 'popcorn' tarzı macera filmlerini ve vaat ettikleri eğlenceyi sevmişimdir ama Afterlife benim bile hoşgörü sınırımı zorladı. Bu bütçeye sahip bir filmden beklenilmeyecek ölçüde zayıf dövüş ve aksiyon sahneleri ve kareografisi, lineer anlatım, sürprizsiz yapı ve Uwe Boll yazmış izlenimi veren bir senaryo... Anderson büyük ihtimalle bu filmi bir oyunu yazar gibi yazmaya çalışmış ama bir oyun ile bir film arasındaki fark tabii ki burada kontrolü elimizde bulunduramıyor olmamız ve bu filmin defolarını yoklayan sorunlardan biri de bu... Apocalypse ve Extinction her ne kadar klasik olmasalar da asla bu kadar sıkıcı ve tahmin edilir bir hale gelmiyorlardı.

Bir de son dönemin modası 3 boyut özelliğiyle gösterime girdi film biliyorsunuz. Avatar sonrası filmleri stüdyolarda sonradan 3 boyutlu hale getirme acuzeliği sonrası Afterlife teknik olarak daha iyi bir sonuç veriyor ama bu da izleyici ye mütemadiyen kameraya doğru uçan objeleri izlemek zorunda kalma mecburiyeti içinde bırakıyor. Anderson gibi iyi kötü bir kariyeri olan yönetmenin aksiyon sahnelerini böyle bir ezberle çekmiş olduğunu görmek çok acı.

Peki hiç mi iyi bir şey yok derseniz; filmin fragmanında çalan The Perfect Circle'dan Outsider büyük ihtimalle soundtrack'in nasıl olacağı konusunda bir fikir vermiştir. Tomandandy müziklerde harikalar yaratmış. Çoğu elektronik ağırlıklı olan bu şarkılar çoğu sahneyi farkında olmadan bir şekilde çekilir yapıyor. Filmin sonunda Outsider'ı yeniden duymak ise çok iyi geliyor. Milla Jovavic ve Ali Larter hala çok güzeller. 3. filmdeki Alice'ın hırpani halini çok tuttuğumu söyleyemem. Bu filmde alımı, çalımıyla beraber geri dönmüş. Alice demişken Milla Jovavic'in oyunculuğuna da değinmek zorunda hissediyorum kendimi. En iyiler arasında olduğunu falan söyleyecek değilim ama Ukraynalı bir eski model olduğunu göz önüne alırsak, şu anda fantastik bir çıkarıyor gibi duruyor. Özellikle ilginç bir gerilim filmi olan The Perfect Getaway'deki oyunculuğuna doğru okları yönlendiriyorum.

Belli ki Resident Evil'ın 5. filmi de geliyor ve tahminim 6. filmle bitirecekleri yönünde. Açıkçası kaç film süreceği sorun değil. Ne kadar sorunları olursa olsun şu anda bilgisayar oyunları uyarlamaları içinde en başarılı olan ve büyük ihtimalle en fazla tatmin eden iş, Resident Evil'ın ilk filmi ve devamı oldu. Bu yüzden devam etmesinde sorun yok ama zaten çok yüksek olmayan çıtanın altına da bu filmdeki gibi bu kadar bariz düşmenin anlamı yok. Daha da doğrusu mantığı yok. Paul Anderson, çok umutlu olmayarak çocuk yaşta başına oturduğum Mortal Kombat ile beni çok şaşırtmıştı. Etrafta film için söylenen tüm şu saçmalıklar umurumda değil. Mortal Kombat bir film için çok fazla malzeme veren bir oyun değildi ve Paul Anderson takdir edilecek bir seyirlik çıkarmıştı ortaya. Yaşımı başımı aldığım zaman izlediğim Event Horizon ile Anderson'ın, Mortal Kombat'tan çok daha fazlası olabileceğini düşünmüştüm. Event Horizon halen en sevdiğim bilimkurgulardan biridir ama sanırım artık Anderson için aynı umutları taşımıyorum. O filmi çeken adam nasıl olur da Alien vs. Predator gibi bir projeyi fiyaskoya çevirir, Death Race gibi anlamsız bir yeniden çevrim yapar ve Afterlife'ta 4 filmlik bir serinin en kötü işini çıkartır anlayamıyorum.