25 Mart 2010 Perşembe

Zil Sesi Melodimle Bile Fark Yarattığımı Hissediyorum

3-4 Nisan'da Açıköğretim Fakültesi'nin vizeleri var, büyük bir aksilik olmazsa ben de orada olacağım. Blogumuzun genel yayın yönetmeni Gürkan Menteş beni oraya gönderip izlenimlerimi yazmam için görevlendirdi, "Bu işin üstesinden anca sen gelirsin Doug, hazır gitmişken sınava da gir" dedi.

O bunu söyledikten sonra kafama dank etti, "Harbi lan sınava gireceğim, bu sene de kalırsam askere gideceğim lan... İyisi mi biraz ders çalışayım." dedim. Çalıştım mı? Kendimi kandırmak istemiyorum, ucundan kıyısından çalıştım... Hatta bir gün sırf bilgisayar yüzünden ders çalışamıyorum diye aldım kalemi ve kitapları, sadece misafir geleceği zaman kölöröförünü açtığımız salona gittim. (Malum, ekonomik kriz...) Buz gibi salonda ders çalıştım. Sonra gözüme babamın kendine ayırdığı şarapları ilişti, "Lan bir iki kadeh içeyim de içim ısınsın" dedim ki demez olaydım...
"Ya geçemezsem dersleri de askere gidersem. Hadi gittim ve hayırlısıyla bitti o dert, ondan sonra ne olacak?" diye içim içimi yemeye başladı. Takdir edersiniz ki şarap, rakıya dönmeye başladı ince ince. Babam hep der ki; "Asıl askerliği bitirip de geri döndüğünde göreceksin hayatının nereye gittiğini ve ne kadar boş olduğunu. Kendini doldurmaya o fasıldan sonra başlayacaksın, hayatın sana bugüne kadar attığı tokatların ne kadar sevecen olduğunu o okkalı tokattan sonra anlayacaksın." Bu da geldi mi aklıma? Ders çalıştım dediğim şey o andan itibaren, "Bi kadeh daha alayım, bi sigara daha içeyim..." şekline döndü.

"Ne yaparım acaba? Ne olacağım, kim olacağım?" diye düşünmekten alamadım kendimi... Kafamda o an bir çok şey vardı...

İnsanların bir çoğu kendinin yaşlandığı zaman nasıl olacağını büyük ihtimalle hayal etmiştir. Hani şu; "Tonton bir dede olacağım, emekliliğimde alırım sahil kenarı bir köy/kasabadan ev, kendi sebzemi-meyvemi ekerim..." noktasından yola çıkan hayaller. Pek çoğu da o kısımlara gelene kadar ne olacağına dair bir düşünce içerisine girmez, özetinde çok da siklerinde olmadığını, finalinde bunlara ulaşılabilecek minimum bir yaşam arayışında olacaklarını ama fazlası olursa da hayır demeyeceklerini belli eder.

Ben de o güne kadar pek düşünmemiştim açıkçası, fakat askerlikten sonra hakikaten ne yapabileceğime dair bir kaç şey düşündüm. Okulunu okuduğum Turizm İşletmeciliği ise bunlardan biri olmayacak gibi gözüküyor şu an için. Hani derler ya; "Altın bilezik..." diye diploma için, o ayarda bana. Çok başım sıkışırsa bozdururum ne yapayım?

İhtimallerden biri selebritilerin arasına bir şekilde dahil olmak. Nasıl olacağına dair en ufak fikrim yok ama bunun o kadar zor olmadığı da gayet aşikâr. Şimdi bile bir dergiyi arayıp, "İyi günler yazı işleri müdürünüzle görüşecektim, ben Douglas McGiven, sanat için soyunabileceğimi bildirmek için aramıştım. Var mı herhangi bir imkan, hemen soyunayım?" desem ne kadar absürt olursa olsun bir şeyler yapabilirim diye düşünüyorum. Taşak geçme ihtimalleri de var tabi, taşak geçme ihtimalleri halinde bile ünlü olabilme ihtimalin var bir de... Düşünsene beni bir derginin kapağında çıplak vücuda estetik bir şekilde dağıtılmış ipek örtüyle, konu başlığında da; "Sanat için soyunurum dedi, soyduk! Tamam da bu kim lan?" yazıyor.

Ya da ne bileyim bu sosyal paylaşım siteleri de selebrityler dünyasına atılım için yeni bir kaynak, birinden kendimi salabilirim o ortamlara. Ne bileyim hani en basitinden bir "mençıstır yunaytıd yazarı aranıyor" diye bir şey görsem direk sazanlarım lan. Apaçiliğin de babasını yaparım her türlü, ne kadar rakip varsa alayını karalarım, mençıstırı da karalarım. "Sir Alex menajer değil, teknik direktör lan o. Kavram kargaşası var... Hadi onu geçtim East Strlingshire'da, Saint Mirren'da, ne yapmış da yunaytıd'da başarı elde edecek? Onun yerine Adnan Aybaba'yı da koysan bu takım zaten bunları manuel olarak yapar..." diye yazarım. Hafif sivri olurum, hem severim hem döverim edebiyatı yaparım, boynuma da fular takarım. Sonra gerisi geliyor zaten, modaya ayak atar, güzel kızları bacaklarından yalar, aleme caka satarım.

Bu sosyal paylaşım sitelerinden müzik piyasasına da atılımlar yapabilirim diye düşünüyorum. Eh, ucundan kıyısından müzikle uğraşmışlığımız var. Bestelerim bile var be, peheeey. Ama talihsizliğim hep sikko ve geleceği olmayan gruplarda varlık göstermem oldu o da bir gerçek. Bir kaç tane yetenekli bulduğum arkadaş var, onları kafaya alıp önce akustik gitar sesinin önüne arabesk ama çakma, oradan buradan araklama sözler yapıştırıp, 17-18 yaşında gerçek aşkı arayan tiplerin duygularına derman olur sonra da rakçıyız biz diye piyasa çıkma konusunda ihtisas yapabiliriz mesela. Gerçi bugüne kadar dikkate almadığım da bir ayrıntı var lan, adım Doğuş benim. Vücut yapıp yolda yürürken kimsenin beklemediği anda üstümü çıkarıp iki takla, mekik, barfiks yaparken şarkı söylesem ünlü olurum. "Çakma Doğuş..." diye haberler çıkar, "Asıl çakma olan o! Gerçek adı Doğuş değil bir kere, benim gerçek adım lan bu!" der ve gündem yaratarak tekrar selebritiler aleminin sikko parçalarından biri olabilirim. Rakçı olduktan sonra ilk işim Teoman'la düet yapmak olur. Yazdırırım sıraya kendimi, elbet bana da düet yapar. Herifin düet yapmadığı insan kalmadı gibi bir şey. Sıra çabuk geliyor.

Tabi daha bir çok yöntemden bahsetmek mümkün. Benim asıl saplantılı düşüncem ünlü olduktan sonraki aşamamda ortaya çıkıyor.

Ünlü oldum, belli bir miktar kazandım, arasıra televizyonda çakma gündem oluşturarak birilerini zengin ettim ve ekstra gelir olarak oradan da payımı aldım... E ne oldu? Rezidıns, iki üç araba, gayri menkuller, Ruslar, Almanlar, Finlandiyalılar, e geriya hâlâ para artıyor. İşte o zaman Doug adında bir dergi çıkaracağım.

Bilmiyorum ya da hatırlayamadım ama Türkiye'de kendi adına dergi çıkarmış bir başarılı erkek örneği yok. Çıkarmışsa da pek kayda değer bir şey oluşturmuş olan yok bu konuda.

Derginin adı Doug, orası kesin.

Erkeklerin seks hayatı...
Kadınınızı nasıl kendinize bağlarsınız.
Bağladığınız kadını nasıl kendinizden çözersiniz.
"Neden küçük kızlar orospudur?" dedi ama tepki görmedi... (Cüneyt Arkın röportajı)
Bekar evinizi dekore etmeniz için tüyolar. (IKEA oturma odası takımı 10.000 YTL - Hede hödö bambu balkon seti; Sandalyeler: 1.500 ytl Masa: 3.750 YTL)
Prostatı önceden anlayabilme yolları...
Hepimiz yapıyoruz, televizyon izlerken pantolondan/eşorfmandan içeri el sokma hadisesi. (Haydar Dümen anlatıyor, okuyan okusun)

gibi, daya gitsin. Memlekette konu mu yok boşa vakit harcamaya? Bir de okuyucu köşesi çakarım. "Doug abi babamla seni okuyoruz hep, seni çok seviyorum. Bana imzalı bir fotoğrafını gönderir misin? Büyüyünce senin gibi olmak istiyorum, o kadar tatlısın ki kim bilir kimlerin kimlerin kalbini kırıyorsun, puşt seni. Senin gibi olucam ben de ehe mehe" diye mektuplar gelir onları yayınlarım, "Canımın içi, sen ne tatlı şeysin öyle. Tabi ki yollarım fotoğrafımı, kurbanın olam" diye de samimiyet dolu samimiyetsiz cevaplar veririm. "Ulan göt oğlanı, ne sanıyon lan kendini sen götveren! Adresin bu derginin adresi mi? Dur bekle orada, geliyorum ağzını burnunu kıracam senin!" diye gelen mektupları ise yayınlamam, yayınlarsam sevilmeyen insan izlenimi oluşur, toplumu etkiler, dergi satmaz.

İstiyorum ki kadınlar tarafından aksesuarları özenle seçilen misafir tuvaletlerindeki (gerçi sadece misafir tuvaletleri değil ama ama konu o şimdi, ses çıkarma...) dergi kutucuklarında sıçarken okuyabileceğiniz Hülya, Seda, Elle, Dokındır, Marie Claire gibi dergilerin yanında erkekler için de bir şey olsun. Boxer, FHM falan koyulmuyor, koyulursa konu başka yönlere kayıyor doğal olarak. O yüzden daha mülayim, daha hislere tercüman olduğu hissiyatı veren bir şeyler yapmakla kendimi yükümlü hissediyorum.

Tabi bunları yapabilmem için önce açık öğretimi bitirip, Oxford'ta da MBA yapmam lazım yoksa babam izin vermez.

Gerizekalı yazıma gerizekalı bir anonim sözle son vermek istiyorum, esen kalın.

Okuyun oğlum okuyun, öğrenciliğinizin kıymetini bilin, sonra çok canınız sıkılacak. Hayat çok zor...

Not: Fotoşop için sevgili Menteş'e teşekkürler...

2 yorum:

Saban dedi ki...

Bence Dööüg, ıslak kıvılcımların kuru çöllerdeki metamorfozu. Ben Hüseyin Çağlayan.

D.McGee dedi ki...

bi sen anladın beni şaban, bi sen anladın. bir daha seninle muhabbet ederken kulaklık takmayacağım lan! hatta ilk gördüğüm yerde alnından öpüzleyezeğim seni.

Bence Dööüüg sıcak kumlardan soğuk sulara atlamanın entellektüel kombinasyonu. Ben Hüseyin Çağlayan.